<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Zekeriya Çavuşoğlu &#187; Bir Öpücüğe Barış</title>
	<atom:link href="http://www.degisim-sanat.com/tag/bir-opucuge-baris/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.degisim-sanat.com</link>
	<description>Değişim-Sanat</description>
	<lastBuildDate>Sun, 05 Feb 2012 21:38:18 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Bir Öpücüğe Barış</title>
		<link>http://www.degisim-sanat.com/oyku-bir-opucuge-baris/bir-opucuge-baris-2</link>
		<comments>http://www.degisim-sanat.com/oyku-bir-opucuge-baris/bir-opucuge-baris-2#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 Feb 2009 01:52:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Z. Çavuşoğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[ÖYKÜ - Bir Öpücüğe Barış]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Öpücüğe Barış]]></category>
		<category><![CDATA[İçindekiler]]></category>
		<category><![CDATA[İndex]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.degisim-sanat.com/?p=338</guid>
		<description><![CDATA[Öğleden sonra evdeydi. İki yaşlarında sarı bukleli, kıvırcık saçlı, pembe yanaklı, mavi gözlü kızlarını sabahtan öğleye kadar annesi, öğleden akşama kadar da babası bakıyordu. Çoklarına göre şanslı sayılırlardı. Çocukları hiç yoktan bakıcı elinde sevgisiz, bakımsız kalmıyordu. Sonra bu zamanda bakıcı bulmak kolay mı? Bulsan da acaba güvenilir bir insan mı? İstediğin terbiyeyi verebilecek mi? Doğrusu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Öğleden sonra evdeydi. İki yaşlarında sarı bukleli, kıvırcık saçlı, pembe yanaklı, mavi gözlü kızlarını sabahtan öğleye kadar annesi, öğleden akşama kadar da babası bakıyordu. Çoklarına göre şanslı sayılırlardı. Çocukları hiç yoktan bakıcı elinde sevgisiz, bakımsız kalmıyordu. Sonra bu zamanda bakıcı bulmak kolay mı? Bulsan da acaba güvenilir bir insan mı? İstediğin terbiyeyi verebilecek mi? Doğrusu zor iş… Bakıcıya verilecek ücreti de cabası&#8230;</p>
<p>Yazarın &#8220;<strong>Bir Öpücüğe Barış</strong>&#8221; adlı kitabında yer alan öyküler&#8230;</p>
<ul>
<li><a title="Benim Yavrularım" href="http://www.degisim-sanat.com/oyku-bir-opucuge-baris/benim-yavrularim">BENİM YAVRULARIM</a></li>
<li><a title="Alerji" href="http://www.degisim-sanat.com/oyku-bir-opucuge-baris/allerji">ALERJİ</a></li>
<li><a title="Güneşin Saçları" href="http://www.degisim-sanat.com/oyku-bir-opucuge-baris/gunesin-saclari">GÜNEŞİN SAÇLARI</a></li>
<li><a title="Değirmen" href="http://www.degisim-sanat.com/oyku-bir-opucuge-baris/degirmen">DEĞİRMEN</a></li>
<li><a title="Eller" href="http://www.degisim-sanat.com/oyku-bir-opucuge-baris/eller">ELLER</a></li>
<li><a title="Çalınan Mutluluk" href="http://www.degisim-sanat.com/oyku-bir-opucuge-baris/calinan-mutluluk">ÇALINAN MUTLULUK</a></li>
<li><a title="Neydi o Sesler" href="http://www.degisim-sanat.com/kategorisiz/neydi-o-sesler">NEYDİ O SESLER</a></li>
<li><a title="Bir Sevdadır Yaşamak" href="http://www.degisim-sanat.com/oyku-bir-opucuge-baris/bir-sevdadir-yasamak">BİR SEVDADIR YAŞAMAK</a></li>
<li><a title="Ağıt" href="http://www.degisim-sanat.com/oyku-bir-opucuge-baris/agit">AĞIT</a></li>
<li><a title="Bir Öpücüğe Barış" href="http://www.degisim-sanat.com/oyku-bir-opucuge-baris/bir-opucuge-baris">BİR ÖPÜCÜĞE BARIŞ </a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.degisim-sanat.com/oyku-bir-opucuge-baris/bir-opucuge-baris-2/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Benim Yavrularım</title>
		<link>http://www.degisim-sanat.com/oyku-bir-opucuge-baris/benim-yavrularim</link>
		<comments>http://www.degisim-sanat.com/oyku-bir-opucuge-baris/benim-yavrularim#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 03 Feb 2009 14:35:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Z. Çavuşoğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[ÖYKÜ - Bir Öpücüğe Barış]]></category>
		<category><![CDATA[Benim Yavrularım]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Öpücüğe Barış]]></category>
		<category><![CDATA[öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.degisim-sanat.com/?p=335</guid>
		<description><![CDATA[Elleri gökyüzüne uzanırcasına şükür doluydu. Çocukları gelmişti ya!&#8230; Ölümün soğuk elini her an omuzlarında hissediyordu. Ölüm uzak değildi. İç içe dost gibiydiler. Bir bütün gün yalnız geçen her dakikada, her saniyede kol kola yürüyen iki arkadaşçasına yakındılar birbirlerine. Çocuklarına özlem duyardı, içini ezen, yüreğini kavuran bu duyguya dizgin vurmak ne mümkün!&#8230; Unutmak güç. Unutmak isteyen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" title="Zekeriya Çavuşoğlu" src="http://www.degisim-sanat.com/depo/zek.jpg" alt="" width="95" height="148" />Elleri gökyüzüne uzanırcasına şükür doluydu. Çocukları gelmişti ya!&#8230; Ölümün soğuk elini her an omuzlarında hissediyordu. Ölüm uzak değildi. İç içe dost gibiydiler. Bir bütün gün yalnız geçen her dakikada, her saniyede kol kola yürüyen iki arkadaşçasına yakındılar birbirlerine.</p>
<p>Çocuklarına özlem duyardı, içini ezen, yüreğini kavuran bu duyguya dizgin vurmak ne mümkün!&#8230; Unutmak güç. Unutmak isteyen de kim zaten? Onlarsız günü mü vardı ki? Onları anmadan, onları düşünmeden geçirdiği bir saniye mi vardı?</p>
<p>Yukarıda Tanrı, içinde ateşten bir kor örneği sevgisini taşıdığı çocukları ile duasına başladı.<br />
Minik haylaz çığlık çığlığa sürünerek önüne geldi. Sessiz mırıltılarla, doyumsuz bir sevecenlikle hareketlerini gözleyen bu mutlu yüze baktı. Sarı, kıvırcık saçlı başını tatlı okşayışlarına bıraktığı o pamuk gibi yumuşacık, sıcacık, sevgi dolu elleri bu kez hareketsiz görünce şaşırdı. Seccadenin üzerine kadar emekledi. Babaannesinin bacaklarına şımarık bir kedi sokulganlığıyla süründü. Sonra tekrar seccadenin üzerine düşerek neşeli bağırışlarla yuvarlandı. Türlü şaklabanlıklar etti.<span id="more-335"></span></p>
<p>Sevgi, Tanrının insanlara armağanı en güzel duygu. Onunla dünya ne güzel, yaşamak ne güzel!&#8230;</p>
<p>Koca bir yılın özlemi yorgun yüreğini insafsızca ezmişti. «İnsan yaşlandıkça özleme dayanamıyor!» diye düşündü. Çocukları yetmiyormuş gibi bir de şu yaramazlar çıktı başına. Bunlarınki apayrıydı. Hepsine, her özleme hazırlıklıydı da şu bacaksızlara hayır. Bir yıl boyu onları görebilmenin özlemiyle dolup taşar, tatillerde birkaç gün olsun beraber olmalarının da tadına doyamazdı.</p>
<p>«Doyulmuyor anam, doyulmuyor.» derdi. «Şu bacaksızlar var ya beni öldürecekler. Allah&#8217;a güç gitmesin ema bütün dünya bir yana, onlar bir yana.»</p>
<p>Şu küçücük, körpe vücutta ne vardı onu çeken? Yüreğini ateş ateş yakan, cnu türlü türlü acılara sürükleyen&#8230; İşte öylesine, adını diyemediği bir duygu seli onu tutsak eder, önüne katıp, sürer giderdi.</p>
<p>Fakirleri doyururdu. Düşküne yardım eder, düşenin elinden tutar kaldırırdı. Hayır yapma duygusunun yanında özlem duygusu da iç içeydi. Ona göre mutlu olmanın yolu mutlu etmekten geçerdi.</p>
<p>Soğuk günlerde titreşen ürkek serçelere ekmek ufalardı doysunlar diye. Her birinin birer adı vardı.</p>
<p>«Benim yavrularım» derdi onlara. Sonra yanındaki hayali birilerine bir bir gösterir,<br />
«Aha Ozan!»<br />
«Bu Ezgi, bu Murat, bu da Sezgi&#8230;»</p>
<p>En miniklerden birini seçer, yüzünü görmediği yeni doğmuş torununu aklına getirir:<br />
«Bu da Özge kızım» derdi.</p>
<p>Kim bilir nasıl bir şeydir şu küçücük yavrucak. Çocuklarının gurbet ellerde ekmek parası peşinde koşuşturmalarına bir demesi yoktu da işte böylesine habersizlik yıkıyordu onu.</p>
<p>Ne yapsın? Elinden ne gelir? Çaresiz kuşlarla oyalanır, onlara ekmek ufalar, su verir, sonsuz özlemini birazcık olsun hafifletirdi.</p>
<p>Duasını tamamladı, selâm verdi. Minik yaramaza dolu bir gönülle, coşkun bir sevgiyle baktı. Gözlerinin ucuna kadar gelen gözyaşlarını güçlükle engelledi. Donuk mavi gözleri, pembe yanaklı, gök gözlü yaramazı içine hapsetti. Sevgi, yüreğinin bir yerlerine ateşten kor olup yerleşivermiştî. Gideceklerini düşündükçe yeni özlem ateşleri yalım yalım yanıyor, içini önleyemediği isyan duyguları sarıyordu.</p>
<p>«Tövbe! tövbe» dedi. Kendini toparladı. «Üzerlerine çok düşüyorum galiba. Aha yarın öbür gün hepsi birer birer dökülüp gidecekler. Ne Ozan kalacak, ne Murat, ne Sezgi&#8230; Sen yine yalnız kalacaksın.</p>
<p>Bir Köroğlu, bir Ayvaz. Duvardaki resimlere bakıp avunacağız. Yine hayaller, yine o uzun bekleyiş&#8230;</p>
<p>Ne edersen et mümkünatı yok. O ateş senin kaderinde var. Allah o özlemi alnına yazmışsa çekeceksin.»</p>
<p>Yalnız başına kaldığı zamanlar içten içe duyduğu ağrıyı kalbinin derinliklerinde yeniden duydu. «O da yoruldu, bunca yüke omuz veremiyor artık» diye düşündü.</p>
<p>Minik yaramaz kendi havasındaydı. Halâ seccadenin üzerinde yuvarlanıp duruyor, bağırıp çağırıyordu. Babaannesinin sessizliği dikkatini çekti. Alışmamıştı böylesine hareketsizliğe. Yüzüne baktı. Babaannesinin vücudundan kuvvet alarak ayağa dikildi. Başındaki yaşmağını sıyırarak, beyaz bir pamuk öbeğini andıran saçlarını okşadı. Yeni çıkan dişleriyle yanaklarını kemirdi. Halâ ses yoktu. «Bakalım ne yapacak yaramaz?» dedi, durgunluğunu sürdürdü. Yaramazın pervası yoktu. Put kesilmiş bu durgun yüze minik elleriyle küçük küçük şamarlar attı. Sonra hızını alamayıp iki eliyle «şaap, şaap!» diye vurdu.</p>
<p>Babaanne yalancıktan sesli sesli ağlayarak seccadeye kapandı. Çocuk sessizleşti. Babaannesine baktı. Gerçek mi, değil mi? bir anlam veremedi. Yavaşça yanına çökerek babaannesinin başını minicik dizleri üzerine çekti. Saçlarını okşadı. Bu acemi teselli çabaları senelerin acılarına göğüs germiş yüreği yeniden coşturmuştu.</p>
<p>&#8220;Ozan&#8217;ım» dedi. «Canım Yavrum!&#8230;»</p>
<p>Doğruldu, torununu göğsüne bastırdı. Gözlerinden sessiz gözyaşları boşalıyordu.</p>
<p>Dışarıda bir serçe mutlu mutlu gülümsedi. Yanına başka bir serçe geldi. Yeni yeni serçeler geldiler. Mutfağın arka duvarı dibindeki küçük bir tahta üzerine ekmek parçaları ufalanmıştı. Neşeyle cıvıldaşıp ekmek kırıntılarını topladılar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.degisim-sanat.com/oyku-bir-opucuge-baris/benim-yavrularim/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Allerji</title>
		<link>http://www.degisim-sanat.com/oyku-bir-opucuge-baris/allerji</link>
		<comments>http://www.degisim-sanat.com/oyku-bir-opucuge-baris/allerji#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 03 Feb 2009 14:31:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Z. Çavuşoğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[ÖYKÜ - Bir Öpücüğe Barış]]></category>
		<category><![CDATA[alerji]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Öpücüğe Barış]]></category>
		<category><![CDATA[öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.degisim-sanat.com/?p=332</guid>
		<description><![CDATA[Hava demir gibi. Sabah erken uyandım. Yatağım nispeten sıcak. Yorgandan dışarı değil kafamı, parmağımı çıkarsam soğuktan buz kesip donacak gibi. Kolumdaki saate bir göz atıp zamanı bile öğrenmekten kaçınıyorum. Okulun kapalı olduğu tatil günleri sabah uykusu nedense bu kadar tatlı olmuyor. Necmettin&#8217;in tatlı horultularını uzaktan uzaktan duyup Ona imrendim. Ama ne çare&#8230; Bugün evde ana [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hava demir gibi. Sabah erken uyandım. Yatağım nispeten sıcak. Yorgandan dışarı değil kafamı, parmağımı çıkarsam <img class="alignleft" title="Zekeriya Çavuşoğlu" src="http://www.degisim-sanat.com/depo/zek.jpg" alt="" width="95" height="148" />soğuktan buz kesip donacak gibi. Kolumdaki saate bir göz atıp zamanı bile öğrenmekten kaçınıyorum. Okulun kapalı olduğu tatil günleri sabah uykusu nedense bu kadar tatlı olmuyor. Necmettin&#8217;in tatlı horultularını uzaktan uzaktan duyup Ona imrendim.</p>
<p>Ama ne çare&#8230; Bugün evde ana da ben, baba da. Çaresiz kalkıp çayı demlemek, kahvaltıyı hazırlamak, öğrencilere okulun anahtarını verip, sobalarını yakıp yakmadıklarını kontrol etmek de benim işim.Yorganımın arasından baktım; Necmettin&#8217;de kıpırdama yok. Uyansa da kıpırdamaz hınzır!&#8230; Hava demir gibi&#8230; Analık sırası da bende. Ama nasıl kalkmalı? Acaba saat kaç? Pek ilerlememiştir herhalde. Hem gecikseydik çocuklar kapıyı çalar, bizi uyandırırlardı. Hayır, hayır!&#8230; Daha vardır canım. Kulağım kirişte kıpırdamadan oyalandım. Necmettin üç kat, beş kat battaniye arasında yitiklere karışmış gibi. Nefes alış verişlerini duyuyorum. Kaç gündür nezle. Burnu hırlama sesine benzer bir ses çıkartıyor. Hava çok soğuk. Kat kat yorgan ve battaniyenin, kat kat pijama ve kazakların içinden bunu hissediyorum. Böylesine bir soğuk şimdiye kadar mümkün değil olsun. Evet, evet! Bugün şimdiye kadarkilerin içinde en soğuk gün. Dışarı cam gibidir. Buzdan bir dünyadan nefret ediyorum.<span id="more-332"></span></p>
<p>Biraz daha yatmalı. Şöyle tadını çıkarta çıkarta, kıpırdamadan yatmalı. Sonra çaresiz kalkıp çayı demlemek var. Sobaya da akşamdan kalan parçalanmış tezekleri atıp, altına da kuru gevenleri yerleştirdik mi, ateşle, tamam.</p>
<p>Zaman geçiyor. Kulağım kirişte. Kapıyı çalan yok. Demek ki vakit daha erken. Öyle ya da böyle, hiç yoktan birkaç dakikalık daha yatak keyfim olacak.</p>
<p>Kıpırdamaktan çekiniyorum. Şu kaşıntılar da olmasa&#8230; Koltuk altlarım, sırtım, göğsüm ve bütün kıl diplerim ölümüne kaşınıyor. Dayanamayıp kaşıyor, kaşıyorum&#8230;</p>
<p>Kulağım kirişte. Dışarıdan ses yok. Tüm dünyanın dili tutulmuş gibi sessizlik&#8230; Biraz daha bekleyelim hele&#8230; Bizim çocuklar demir gibidir. Öyle soğuk falan vız gelir onlara. Doğu insanının tüm dayanıklılığı, doğa şartlarına uyumu doğarken başlıyor galiba. Beton tabanlı sınıfta bizler tir tir titrerken onlar kendi havalarında dersleriyle ilgileniyorlar. Üşüdüm diyerek halinden şikayet edene rastlamadım. Yalın ayaklar, yoksul giysiler onları bu dondurucu soğuklardan ilâhi bir güçle alıyor, bizim ulaşamadığımız sıcak dünyalarda yaşatıyor sanki. Öyle ya bunun başka türlü bir açıklaması olamaz.</p>
<p>Halâ kapıdan ses yok. Öğrencilerin bu kadar gecikmemesi gerekirdi. Saate bakmaya bile üşeniyorum. Merak duygum soğuğa baskın çıkıyor. Gücümü toplayıp yorganı üzerimden hafifçe sıyırıyorum. Sabahın erken saatleri sandığım alacakaranlıkta güç belâ on rakamını okuyorum. İmkânsız!&#8230; Evet, evet, saat on olamaz. Günün ışıkları bile cama değmeden&#8230;<br />
Soğuğa falan aldırmadan yatağımdan fırlıyorum.</p>
<p>Camlar boydan boya buz tutmuş. Aslında buz da değil. İyice bakıyorum. Kar galiba. Dış kapıya koşuyorum. Anahtarı iki defa çevirdikten sonra itiyorum.Bir kaç santimlik kıpırdamadan sonra daha açılmıyor. Ne kadar yüklensem boş&#8230;</p>
<p>Ben demiştim zaten. Bu sabah diğerlerinden farklı. Bu soğuk başka soğuk. Gece sabaha kadar kesilmeyen rüzgârın uğultusu bundanmış meğer. Evimizin dört bir yanının kar altında kalması beni pek ürkütmedi. Yalnız olsaydım ne yapardım bilmem ama, şimdi pek ürkmedim işte. Antalya&#8217;daki arkadaşlarıma anlatsam inanmazlar, uydurduğumu zannederler. Ama gerçek bu. Erzurum&#8217;un kuş uçmaz kervan geçmez bir köyündeyiz ve kapımız penceremiz beyaz ellerce sıkı sıkıya kapatılmış durumda. İşin ilginç yanı zavallı Necmettin olan bitenden habersiz, kim bilir kaçıncı uykusunda.</p>
<p>Sıkıntıdan soğuk soğuk terler döktüm. Ayaz omuzlarımdan ayak uçlarıma kadar vücudumu buz kesti. Ellerimin donduğunu hissettim. Nefesimle ısıtmaya çalıştım. Havada donarak ince kristallere dönüşen nemli hava, ellerime can vermedi. Titreyerek yatak odasına girdim.</p>
<p>Necmettin yorgan ve battaniyeler altında hareketsiz yatıyordu. Yorganı araladım.<br />
«Necmettin, Necmettin, hadi kalk!,..»</p>
<p>Yorganı yeniden başına çekerek :<br />
«Rahat bırak yahu!»<br />
«Bırak rahatı, haydi kalk, evin kapısı, bacası karla kaplı. Evde kapalı kaldık.»<br />
«Hadi be!&#8230; Dalga geçme. Bugün sıra sende. Sobayı yak, çayı demle ondan sonra&#8230;»<br />
«Vallahi yalan söylemiyorum. İnanmazsan saate bak. Saat onu geçiyor. Eve dışarıdan ışık sızmadığı için erken sanıyorsun.»</p>
<p>İnanmakta güçlük çekiyor. Üsteliyorum. Bu kez yalan çıkarsa analık nöbetime zam yapacağıma, bîr gün fazladan ev işleriyle uğraşacağıma yeminler ederek söz veriyorum. Yorganı başından çekip saatine bîr göz atıyor. «Vay anasını!&#8230;» diye bir küfürle yatağından fırlıyor.</p>
<p>Camdan bakıyor. Dış kapıya koşup, omuzuyla kapıya yükleniyor. Boşuna. O, benden daha bir telâşlı gibi. Onu seyredip alay ediyorum.<br />
«Gördün mü İçerde mahsur kaldık. İçerdeki hava bizi ne kadar idare eder acaba?»</p>
<p>Telâşının farkına varıp toparlanıyor.<br />
«Hastır lan, birazdan köylüler damlar.»<br />
«Ya gelmezlerse?»<br />
«Gelmezlerse gelmesinler be! Ben de camı açar, karı kürekler dışarı çıkarım» Korkma dışardan kapı önünü kürer seni de kurtarırım.»<br />
«Sağol canım eksik olma. Sen kendini kurtar da lâzım değil, biz kendimizi kurtarmasını biliriz.»<br />
«Hadi, hadi boş konuşmayı bırak da şu sobayı yak. Ben tekrar yatacağım.»</p>
<p>Koşarak yatağına atladı, girdi. Derinden gelen bir sesle ;<br />
«Bana bak, dünya yıkılsa sakın bana dokunma. Sobayı yak, çayı demle, ondan sonra beni çağır. Yoksa namuzsuzum bir daha nöbet tutup, sana soba yakmam, yemek hazırlamam.»<br />
Çaresiz, tezekleri sobaya doldurup, altına döşediğim kuru gevenleri ateşledim. Kovadaki su buz tutmuştu. Aliminyum tasla vurdum, kırılmadı. Daha güçlü bir şey gerek. Ekmek bıçağıyla denedim. Olmadı. Bu kez bıçağı burgu gibi kullanarak buzu deldim. Güç de olsa suya ulaşmıştım. Çaydanlığa su doldurup sobanın üzerine koydum.</p>
<p>Masamın üzerindeki küçük radyoma uzandım. Tatlı bir müzik odamızı doldurdu. Neşeli bir parçaydı çalan. Eh! Bize de böylesi gerek&#8230; Zavallı ne bilsin bizim Allah&#8217;ın kuş uçmaz, kervan geçmez bir köy evinde mahsur kaldığımızı. O sanatını icra ediyordu.</p>
<p>Soğuk dolayısıyla zorunlu sabah jimnastiğimi bitirirken çaydanlıktaki su lütfedip fokurdadı. Demliğe su çekerek, üzerine koydum, Yağda yumurta da yaptım mı tamam. Yumurtalar Necmettin&#8217;in divanının altında. Bu haftalık yatma, keyif çatma sırası onda ya, yumurtalar Onun divanının altına özel olarak benim tarafımdan kondu. Hem de benim divanın altından alınarak. Öyle ya bu horultuyla, bu yatak zevkiyle yumurtalar bir haftada civciv çıkarırlar.<br />
Tavadaki yağı iyice erittim. Yumurta kırma işi yetenek ister. Ben bu işte Necmettin&#8217;den ustayım, O tek eliyle kibrit kutusundan kibriti çıkartıp yakabilir ama, yumurtayı tek eliyle kıramaz. Kırar, kırar kırmasına da zavallı yumurtaların yarısı tavanın içinde, yarısı da dışında pişer.</p>
<p>En irilerinden altı yumurta aldım. Köy yumurtası, mis gibi. Nerde Antalya&#8217;nın saman gibi çiftlik yumurtası, nerde bu yumurtalar.</p>
<p>Yumurtayı sağ elime aldım. Emin bir hareketle terazileyip, uygunca bir hızla tavanın keskin kenarına vurdum.<br />
«Tak!&#8230;»</p>
<p>Yanlış duydum galiba. Aldırmadım, Yumurtayı tek elimle ikiye ayırmaya çalıştım, Olmadı. Kırılmadı galiba. Hızı artırarak vurdum. Yine ;<br />
«Tak!&#8230;»</p>
<p>Daha, daha hızlı vurdum. Daha daha hızlı&#8230;<br />
«Tak!</p>
<p>Yumurta taş gibi. Hayretle inceledim. Kabuk ezilmiş ama, akı, sarısı sızmıyor. Merakla kabuklarını soymaya çalıştım. Evet galiba dünyanın en ilginç yumurtasını elde etmiştim. Kim ne derse desin yumurtanın kabuğunun çiğ iken soyulacağına adım gibi eminim şimdi. Yalnız bizim köyün buzdan soğuğunu yiyip donacak ki ondan sonra.</p>
<p>Odamız ısınmıştı. Yumurtaları soyarak tavaya koydum. Önce buzu çözüldü, normalleşti, sonra da gerçek bir yumurta kokusu yayarak odamızı şenlendirdi.</p>
<p>Kahvaltı hazırdı. Necmettin&#8217;i dürtükledim. Yavaşça elini yorganın altından çıkardı, hava sıcaklığını kontrol etti. Dereceyi yeterli görmüş olacak ki yorganı üzerinden sıyırıp, sırıtarak :<br />
«Hah şöyle!&#8230;» dedi. «Ana dediğin böyle olmalı. Soba yanıyor, kahvaltı hazır. Ooh! Gel keyfim gel.»<br />
«Kapı, baca karla kapalı&#8230;»<br />
«Sus ulan insanın keyfini bozma. Dışardan gelen olmazsa, biz içerden çıkış harekâtı düzenleriz.»</p>
<p>Yüzünü yıkadı, üzerini giydi. Herhalde çıkış harekâtını yemekten sonraya erteleyecektik.<br />
Masaya otururken muziplik olsun diye donmuş yumurtalardan birini Necmettin&#8217;e doğru fırlattım. Üzerinin kirleneceğinden korktu, ani bir refleksle yumurtayı yere düşmeden yakaladı.</p>
<p>«Bıktım senin şu şakalarından» diye söylendi.</p>
<p>Bu kez ikinci yumurtayı yetiştirdim. «Hey! yapma!» falan demeden yumurta masanın üstüne düştü. Çıkan sese ve yumurtaya hayretle bakan Necmettin&#8217;e güldüm.<br />
«Vay anasını!&#8230;» dedi. «Taş gibi olmuş yahu. Şu memleketten donmadan gidersem kurbanlar kestirip, yoksulları doyuracağım.»<br />
«İyi iyi benden yoksulunu bulamazsın, altı üstü bir köy öğretmeni. Gel benim nöbetimi devral, ben de sana yatıp kalkıp dua edeyim.»<br />
«Hadi, hadi. Bir nöbet tutacaksın kaçmak için yüz bin bahane uydurmaya çalışıyorsun.»<br />
Sonra havadaki tereyağı kokusunu derin bir solukla ciğerlerine çekti. Çinko tabakta pişirdiğim yağda yumurta enfesti.<br />
«Gevezeliği bırak» dedi. «Bu manzara iştahımı açtı, daha dayanamayacağım. Şu kahvaltımıza bir başlayalım hele.»</p>
<p>Tavşan kanı çayların buğusunda nice özlem ateşleri canlanıyordu. Kim ne derse desin uygarlıktan uzak olmak güçtü. Şu minik radyomuz da olmasa dünya ile ilişkimiz tamamen kesilecekti.</p>
<p>Kapımızı, penceremizi kapatan kar yüreğimizi ezen yalnızlık duygusundan daha can sıkıcı değildi. Karı küreyerek kapımızı açsak bu kez köyün etrafını saran hayali cendere ruhumuzu tutsak kılacaktı. Yüreğimizi bağlayan zincirlerin biraz uzaması, ya da kısalması ne değiştirirdi ki? Galiba bir tutsaklıktan çıkıp, diğer bir tutsaklığa bağlanmak duygusu bizi hareketsiz kılıyordu. Ne Necmettin ne de ben kapıya el atıp dışarıya çıkmaya niyetli değildik. Suskunluk başka dünyalara taşıyordu bizi iki arkadaş karşı karşıya idik. Necmettin Tokat toprağının çocuğu, on dokuz yaşında, siyah kıvırcık saçlı, esmer tenli boylu boslu bir genç. Bense ince, çelimsiz, ufak tefek birisi. Hani taş diplerinden boynunu uzatıp güneşe şöyle bir bakan iki tel yeşil yapraklı soluk otlar var ya, işte öylesi. Ana ocağından ayrılmak zor oldu. Ama belli etmedim. İçimdeki yanan ateşi bir defterlerim, bir de garip sazım bilir&#8230;</p>
<p>Bu belâ da nereden çıktı bilmem. Şu on, on beş gündür vücudum sürekli kaşınıp duruyor. Utanmasam elime sert bir fırça alıp, elimin uzanamadığı yerleri, sırtımı, koltuk altlarımı, göğsümü her yerimi kanatıncaya dek kaşıyacağım. Ne mene şey anlayamadım. Önce piredir dedim ama değil. Evet evet bu olanaksız! O mereti bilirim geçtiği yeri kendi rengine boyar. Ne atletimde, ne de yataklarda pire pisliği var.</p>
<p>Necmettin&#8217;de arada bir çaktırmadan hatır hatır kaşınıyor. Aslında kaşınma duygusu biraz da psikolojik galiba. Aklına getirmediğin sürece kesiliyor. Tam dinlenmeye geçip, rahat edeceksin, tamam&#8217;. Koltuk altından vurup, sırtına oradan da bütün kıl diplerine yayılıp insanı canından bezdiriyor.</p>
<p>Dayanamayıp elimi sırtıma aşağı sokup tatlı tatlı kaşınırken :<br />
«Kirlendik galiba!&#8230;» dedim.<br />
«İki hafta oldu. Bu kış kıyamette daha erken yıkanılmaz. Bu kaşınma meselesi kirden falan değil.»<br />
«Ya neden?»<br />
«Ne bileyim. Şöyle on günden fazla var ki bende acayip bir kaşıntı var.»<br />
«Pire falan diyeceksen vazgeç. Bende de aynı durum var. Kaşıntıdan ölüyorum. Onun için atletime ve yataklara baktım. Pire pisliğine rastlamadım.»<br />
«Öyleyse ne olabilir?»<br />
Birden aklıma geldi :<br />
«Allerji yahu, Allerji!&#8230;»<br />
«Ne allerjisi?»<br />
«Ne olacak, cevabı çok basit. Sabahları ne yiyoruz?»<br />
«Yağda yumurta, çay, zeytin falan.»<br />
«Peki öğleleri genellikle ne yiyoruz?»<br />
«Canım ne olacak, en kolay yemek yumurta pişirmek tabi.»<br />
«Eh akşamları da arada bir üşengeçliğimiz tutarsa yine yumurta&#8230;»<br />
«Eyy!&#8230;»<br />
«Eyi var mı canım. Yumurtayı düşün. Sindirimi ağır bir besindir. Çok yenince allerji yapabilir.»</p>
<p>Bu işe Necmettin&#8217;in de aklı yatmıştı. Yine de öğretmen Okulundan kalma Sağlık Bilgisi kitabına uzanıp sonucu sağlama almayı düşündü.</p>
<p>Dış kapının önünde hareketlenmeler vardı. Kapımızın önünde kenetlenen beyaz eller açılmak üzereydi galiba.</p>
<p>Necmettin kitabı yerine koydu.</p>
<p>«Tutsaklığımız bitiyor.» dedim.<br />
«Evet.»<br />
«Bil bakalım göreceğimiz ilk yüz kimin olacak?»<br />
«Kasım&#8217;la Sait&#8217;ten eminim. Öğretmenlerini kurtarmanın şerefini kimseye vermezler.»</p>
<p>Kürek sesleri kapıya dayandı. Güleç bir ses:<br />
«Hey Hocalar sağ mısınız?»</p>
<p>Necmettin :<br />
«Buna yaşamak dersen evet. Yana çekil kapıyı açıyorum.»</p>
<p>Kapı açıldı. En önde kaçakçı Recep, Kasım’ın abisi Muhammet, ardından da bizim takım. Kasım, Sait ve diğerleri&#8230;<br />
«Hay yaşayın!» dedim. «Siz olmasanız buraya takılıp kalacaktık.»</p>
<p>Kaçakçı Recep gülerek içeri girdi.<br />
«Hadi hadi pek de öylesine benzemir. Aha keyfîniz yerinde. Biz gorkudan duvar dibine sinmiş şeher çocukları ararken siz sabah çayı îçirsiz.»<br />
«Sen de iç be Recep Efendi. Esirgeyen mi var? Hadi analık çayları doldur.»<br />
Recep ellerini sobada ısıtırken Muhammet de geldi. Öğrenciler kapının önündeki karları temizliyorlardı.</p>
<p>Çayları doldurdum. Sobayı yeniden doldurup gevenle alıştırdım. Odamız ısınırken ilk defa böylesine rahatladığımı hissettim. Demek ki tutsaklığın da çeşitleri oluyormuş. Biz ne dersek diyelim özgürlüğün birazcığı bile hiç olmamasından iyiymiş. Dış kapıdan köy sınırına taşan özgürlüğümüz bile bizi mutlu etmişti.</p>
<p>Çayımızın her yudumunda bunu düşünüp yüreğimizi ezen özlem rüzgarlarını bir an da olsa silivermiştik.</p>
<p>Bugünden itibaren yumurtayı kestik. Acı ama gerçek. Artık odamızı sabah akşam şenlendiren o koku yok. Kahvaltıları çayla, zeytinle çökelekle geçiştireceğiz.</p>
<p>Geçen gün banyo yapmamıza rağmen kaşıntılarımızda bir değişme yok. Sağlık Bilgisi kitabını iyiden iyiye okuyup, değerlendirdik.</p>
<p>Sonuç, «Allerji !» Başka bir şey olması da mümkün değil. Hiç insan günde sekiz, on yumurta yer de allerji olmaz mı?</p>
<p>Necmettin&#8217;in evde olmadığı zamanlarda elimin uzanamadığı yerleri cetvelle bir güzel kaşıyorum.</p>
<p>Hepsi bir yana yakıt sıkıntımız had safhada. Ne yapacağımızı şaşırdık. Bugüne dek hep okulun tezekleriyle idare ettik. Köyde paranın geçmediği tek şey tezek. Öğretmen olarak okula atanma işimiz geç yapıldığından yakacak işini halledemedik. Şimdilik hatır, gönül deyip köylüden gelen tezeklerle sobamızı şenlendiriyoruz.</p>
<p>Ellerimiz kara sobanın cansız alevlerine muhtaç. İsten kararmış külleri üzerine tenekeden gazyağı döküyoruz. Yarı patlamalı, homurtulu bir sesle birkaç dakika yanıp, aldatıcı bir sıcaklıkla içimizi ferahlatıyor.</p>
<p>Dışarıda kar insan boyu. Akşam ayazı, gecenin içler titreten soğuğunu aratmıyor. Battaniyelere sarılmış bir halde soğuk sobayı kucaklıyoruz.</p>
<p>Kendimizi Güney Kutbunu keşfe çıkan İngiliz kaşif Scoot ve arkadaşlarına benzetiyoruz. Ben ve arkadaşım Anadolu&#8217;nun bu ırak köyünde nelerin peşindeyiz acaba? Hangi bilinmez ülkelerin topraklarını keşfe çıktı bu ondokuz yaşlarındaki iki genç?</p>
<p>Tevfik Fikret ulusun kurtuluş umudunu hep gençlerde görürdü. Eski çağ Tanrılarından Promete&#8217;yi onlara örnek gösterir, hiçbir yarar beklemeden sınırsız çalışma ve atılım güçleriyle topluma önderlik etmelerini isterdi.</p>
<p>«Demek ki gençliğin önünde geçilmeyecek yol, aşılmayacak deniz, erişilmeyecek yükseklikler yokmuş.»</p>
<p>Bu düşüncelerle avunur açlığa, susuzluğa güler geçerdik. Bir parça tezeğe özlem içinde sönüp geçen sobamız, bu umutlarla avunur, Zonguldak kömürüyle nar kesen kömür sobaları gibi gönlümüze taze, bitimsiz yalımlar saçardı.</p>
<p>•Şu kaşıntı da olmasa&#8230; İnsan açlığa, susuzluğa ve bilmem kaç derece soğuğa dayanıyor da, kaşıntıya asla.</p>
<p>Düşüncelerimizi bölen kaşıntının sebeplerine küfürler yağdırarak hatır hatır kaşınıyoruz. Ne yüce duygular kalıyor ne de hayaller. Uygarlığın en yılmaz askerlerinden olan bizler açlığa, susuzluğa ve bilmem kaç derece soğuğa göğüs geriyoruz da şu allerjî sandığımız kaşıntı meretine teslim oluyoruz.</p>
<p>Sırtımdan aşağıya doğru süzülen akşam ayazına aldırmadan elimin uzandığınca kaşınıyorum.<br />
«Ama o ne?&#8230; Tırnağımın arasına bir şey sıkıştı galiba. Diğer parmağımı tırnağımın üzerine kapatarak, uzaktan uzağa hissettiğim şeyi kaçırmamaya çalışıyorum.</p>
<p>Evde pire yok diyoruz ama yine de belli olmaz. Farkında olmadan üremiş olabilirler.<br />
Tırnağıma bastırdığım parmağımı aralıyorum. Pireye benzer bir şey yok. Tırnağıma sıkışan nesneyi dışarıya almaya çalışıyorum. Minnacık bir pamuk parçasına benziyor. Atletimden kopmuştur, herhalde.</p>
<p>Dikkatlice inceliyorum, «Aman Tanrım, çabalıyor! »»</p>
<p>Necmettin yüzüme anlamsız anlamsız bakarak :<br />
«Ne çabalıyor yahu?»<br />
«Elimdeki&#8230;»<br />
«Ne var elinde?»<br />
«Bilmem?»<br />
«Amma saçmaladın. Bir bakayım neymiş o?</p>
<p>Birlikte inceliyoruz. Beyaz minik bir böcek. Pireden daha hantal ve daha az hareketli. Necmettin&#8217;e bakıyorum. Yüzündeki ifade hiç de hoş değil. Yerinden fırlayıp kalkıyor. Soğuğa aldırmadan üst üste giydiği kazakları, atletleri sıyırıp atıyor. Şaşkınlıktan ne diyeceğimi şaşırıyorum.</p>
<p>«Ne oldun Necmettin? Ne var, niye bu soğukta soyundun böyle?»</p>
<p>Sözlerime aldırmadan habire atletinin ek yerlerine bakıp, bir şeyler arıyor. Bir ara göbeğinin üzerindeki kılları inceliyor. Yıkılmış bir sesle :<br />
«Eyvah!» diyor. «Korktuğum başımıza geldi.»<br />
«Ne geldi başımıza?»<br />
«Ne olacak bitlendik yahu bitlendik! Farkında olmadan her yanımızı bitler sarmış. Kıl diplerimiz bit yumurtaları dolu. Atletlerimiz bitlerle kaynıyor.»<br />
«Mahvolduk!&#8230;» diyorum.</p>
<p>Yaşam denen bilmece karşımıza yeni bir düşman daha çıkarmıştı. İlk tanışıklığın verdiği ürkeklik ve korkudan sıyrılınca mahvolmanın aslında bir çare olmadığını öğrenecektik.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.degisim-sanat.com/oyku-bir-opucuge-baris/allerji/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Güneşin Saçları</title>
		<link>http://www.degisim-sanat.com/oyku-bir-opucuge-baris/gunesin-saclari</link>
		<comments>http://www.degisim-sanat.com/oyku-bir-opucuge-baris/gunesin-saclari#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 03 Feb 2009 14:18:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Z. Çavuşoğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[ÖYKÜ - Bir Öpücüğe Barış]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Öpücüğe Barış]]></category>
		<category><![CDATA[Güneşin Saçları]]></category>
		<category><![CDATA[öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.degisim-sanat.com/?p=328</guid>
		<description><![CDATA[Çocuk direnir, yatmak İstemez. Anne alttan alarak sesini tatlılaştırır. «Hadi yat yavrum.» «Yatmak istemiyorum.» «Olmaz yavrum. Hiç yatmamış olur mu? Sonra minnacık kalır, büyümezsin. Değil mi yavrum? Haydi güzelim, hadi balım, şimdilik bizim yatakta yat, ben sonra seni alır buradaki yatağına yatırırım.» «Sen de yat&#8230;» «Anneler şimdi yatmaz.» Çocuk üsteler: «Sen de yat&#8230;» Anne Ciddileşir: [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" title="Zekeriya Çavuşoğlu" src="http://www.degisim-sanat.com/depo/zek.jpg" alt="" width="95" height="148" />Çocuk direnir, yatmak İstemez. Anne alttan alarak sesini tatlılaştırır.</p>
<p>«Hadi yat yavrum.»<br />
«Yatmak istemiyorum.»<br />
«Olmaz yavrum. Hiç yatmamış olur mu? Sonra minnacık kalır, büyümezsin. Değil mi yavrum? Haydi güzelim, hadi balım, şimdilik bizim yatakta yat, ben sonra seni alır buradaki yatağına yatırırım.»<br />
«Sen de yat&#8230;»<br />
«Anneler şimdi yatmaz.»</p>
<p>Çocuk üsteler:<br />
«Sen de yat&#8230;»</p>
<p>Anne Ciddileşir:<br />
«Hayır!&#8230;»<br />
«Sen de yat.»<br />
«Yatsana bee! Ömrüm seninle uğraşmakla mı gedecek? Ne gecen var, ne gündüzün. Ye derim yemezsin, yat derim yatmazsın, belâ mısın başıma? Yat da zıbar canını yakmayım ha!&#8230;»<span id="more-328"></span></p>
<p>Annenin sesi perde perde yükselince çocuk siner. Anne, yorganı yavaşça çocuğun üzerine çekerek örter. Galiba bu kez kavga bitmiştir. Ayaklarının ucuna basarak yatak odasından çıkar, salona geçer. Erol Bey, salonun köşesindeki masaya oturmuş bîr şeyler yazmak uğraşındaydı. Salona giren karısına gülümseyerek baktı.<br />
«Ne o hanım kavgayı erken bitirdiniz.»</p>
<p>Canı burnundaydı ;<br />
«Amaan Erol. Çocuk değil bu, Azrail. Hiç üç yaşındaki çocuk böyle olur mu? Dur durak yok herifte. Yarı ömrümü yedi bitirdi.»<br />
«Eeee! Ne yaparsın erkek kerata. Zorla köpek bile ava gitmezken benim oğlum uykuya yatar mı?»<br />
«Tamam tamam&#8230; Zaten dedesi bir, sen iki. Yüz vere vere başımıza çıkardınız. Yatmasın da görsün&#8230;»</p>
<p>Odanın kapısı yavaşça açılır. Önce kafasını uzatır, gülümser. Ellerini yumruk yaparak gözlerini oğuş-turur. Badi badi adımlarla yürüyerek gelir. Yüzüne şirince bir ifade verir.</p>
<p>Anne can sıkıntısıyla :<br />
«Oğlum!&#8230;»<br />
«Anne seni öpecektim.»<br />
«İstemem.»</p>
<p>Çocuk ısrar eder.<br />
«İstemem dedim ya. Çekil git artık benim oğlum değilsin. Ben de senin annen değilim.»<br />
«Barışalım.»<br />
«İstemem.»<br />
«Hadi barışalım.»<br />
«Çekil git!&#8230;»<br />
«Barışalım.»<br />
«Allah&#8217;ım, Allah&#8217;ım sen bana sabır ver.»<br />
«Ben de senden küstüm.»<br />
«Küsersen küs bee! Küs, küs, küs!&#8230;»</p>
<p>Çocuk yelkenleri indirir. Annesini yumuşatamamanın şaşkınlığıyla yeni bir liman arar.</p>
<p>Babasına döner.<br />
«Baba beni kucağına aal!»</p>
<p>Baba da kararlıdır, yüz vermez.<br />
«Olmaz, git yatağına yat.»<br />
«Sen de yat.»<br />
«Şimdi biraz işim var, daha sonra gelirim. Hadi git bakayım. Sabahleyin de yanımıza gelip bizimle yatarsın. Hadi yavrum, hadi canım.»<br />
«Karanlıklar bitince&#8230;»<br />
«Evet&#8230;»<br />
«Güneşin saçları kıvır kıvır olunca.»</p>
<p>Baba memnundur, tatlı bir sevecenlikle :<br />
«Evet yavrum.»</p>
<p>Çocuk konuyu değiştirir, Yatmaya niyeti yoktur.<br />
«Reklâmları seyredeyim de.»<br />
«Reklâmlar bitti yavrum.»<br />
«Hayır bitmedi.»<br />
«inanmazsan sen de bak televizyona.»</p>
<p>Çocuk kendinden emin bir alışkanlıkla gidip televizyonu açar. Yabancı film vardır.</p>
<p>Heyecanla:<br />
«Pilim baba, pilim!»<br />
«Evet, bak film değil mi? Reklâmlar bitti demedim mi sana? Televizyonu kapat da yat.»<br />
«Ben pilim seyredicem.»<br />
«Olmaz.»<br />
«Seyredieem&#8230;»</p>
<p>Baba da çileden çıkar. Yerinden kalkıp çocuğun kıçına kıçına birkaç tokat vurur. Çocuk aldırmaz. Yanaklarını sıkar, kulaklarını çeker. Gecenin sessizliği tiz bir çocuk sesiyle bozulur. Sanki etinden et koparırlar. Bağırıp çağırmayla elde edemediğini edepsizlikle elde etmeye kararlıdır&#8230; Âma bu kez baba da kararlıdır&#8230;<br />
«Sus!&#8230;» der.</p>
<p>Sesin dozu artar.<br />
«Sus lan, el alemi rahatsız ettik.»</p>
<p>Umursamaz. Ağzı burnu sümüğe bulanmış çocuğa bu defa gerçekten iki tokat atar. Elinden sürüyerek banyoya götürür, yüzünü, gözünü yıkar. Çocuğun sesi yavaş yavaş azalır. Susar. Yenilgiyi kabullenmiştir. Babasıyla yatak odasına doğru yürürken, umursamaz bir tavırla gazete okuyan annesine küskünce bakar. Babasının elini iterek kurtulur, yatağa kendisi gîdeı. Ardından bakakalırlar.</p>
<p>Anne şaşkındır. Oğlunun küskün bakışı bıçak gibi yüreğine saplanmıştır. Kocasıyla göz göze gelirler. Susarlar..</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.degisim-sanat.com/oyku-bir-opucuge-baris/gunesin-saclari/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Değirmen</title>
		<link>http://www.degisim-sanat.com/oyku-bir-opucuge-baris/degirmen</link>
		<comments>http://www.degisim-sanat.com/oyku-bir-opucuge-baris/degirmen#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 03 Feb 2009 13:53:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Z. Çavuşoğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[ÖYKÜ - Bir Öpücüğe Barış]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Öpücüğe Barış]]></category>
		<category><![CDATA[Değirmen]]></category>
		<category><![CDATA[Mılık Ahmet]]></category>
		<category><![CDATA[öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.degisim-sanat.com/?p=325</guid>
		<description><![CDATA[Recep Bey güldü. Mılık Ahmet de. Minnacık boyundan umulmayan hatırı sayılır bir sesle. Gürül gürül, görkemli, kalın bir sesti bu&#8230; Koca ses çok önemli misafirlerin cılız kahkahalarını bastırdı. Bir anlık düşüncesizliğin verdiği kontrolsüz boşalımla köy odasının renksiz, soluk duvarlarında özgürce çınladı. Çok önemli misafirler rahatsız edilmişliklerinin verdiği tedirginlik içerisinde idiler. Mılık Ahmet&#8217;in solan gülücükleri odanın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Recep Bey güldü. Mılık Ahmet de. Minnacık boyundan umulmayan hatırı sayılır bir sesle. Gürül gürül, görkemli, kalın bir sesti bu&#8230;</p>
<p><img class="alignleft" title="Zekeriya Çavuşoğlu" src="http://www.degisim-sanat.com/depo/zek.jpg" alt="" width="95" height="148" />Koca ses çok önemli misafirlerin cılız kahkahalarını bastırdı. Bir anlık düşüncesizliğin verdiği kontrolsüz boşalımla köy odasının renksiz, soluk duvarlarında özgürce çınladı. Çok önemli misafirler rahatsız edilmişliklerinin verdiği tedirginlik içerisinde idiler. Mılık Ahmet&#8217;in solan gülücükleri odanın ortasında bir başına öylesine kalakaldı.</p>
<p>Üzerinde toplanan yabancı bakışları hissedince aklı başından gitti. Boyunu boşunu araştıran, her zer-<br />
resinden, her noktasından bir anlam çıkarmay Iışan bu bakışlara cevap veremedi.</p>
<p>Düşünceler kalın bir sis bulutunun ardında yitiklere gitmişlerdi. Onlara ulaşabilmeyi ne kadar isterdi. Onlara ulaşabilmek için neler vermezdi.</p>
<p>Recep Bey öfkesini bakışlarına yükledi. Belli ede ede baktı. Yol yordam bilmez bu usulsüz cücenin terbiyesizliğini yüzüne vurmak görevini teklifsizce üstlenmişti.<span id="more-325"></span></p>
<p>Çakmak çakmak gözleri :<br />
«Sen kimsin de meclisimizde gülersin?» der gibiydi.<br />
«Namıssız!&#8230;» der gibiydi.<br />
«Ilzı gırık!&#8230;» der gibiydi.</p>
<p>Saymaktan çekindiği daha binlerce şeyi der gibiydi. Soğuk soğuk terler döktü. Başından aşağıya kaynar sular döküldü, sırtından bejine indi, acaip bir titremeyle süzülüp gitti.</p>
<p>Göğsünden büyük bir istek seliyle çıkıp giden o asi gülüş, ardından ezilmiş, donuk bir çehre bırakmıştı.<br />
Ezilmişliğin verdiği utangaç büzülüşle minnacık boyu küçülmüş, küçülmüş, bir nokta kadar kalmıştı. Acı bir düşteydi. Ağzından kızgın alevler saçan canavarlar yakasını bir türlü bırakmıyordu. Kaçmak istiyor, çabalıyor, çırpınıyor&#8230; Ama nafile. O donuk hareketsizliğin kurbanı olarak ölümün en ürkütücü pençesini ensesinde hissediyordu.</p>
<p>İnce, çelimsiz kollarındaki son güç birikimi de kendini azat etti. Aksilikler zinciri, kırılan kahve fincanlarının çıkardığı acımaklı sesle bir kale daha kazandı. Son ve en acı darbe kendi vücudunun eseriydi. Bir kahve tepsisine güç yetiremeyen kollarına lanet etti.</p>
<p>Hasan Emmi&#8217;nin cılız kahkahası fincan seslerine karıştı. Duyulmadı bile. Koca ihtiyar kendini toparlamaya uğraştı. Başaramadı. Önünü alamadığı bîr güce yenik düşmek üzereydi. Dürtükleyip duruyordu.</p>
<p>«Şeytan» derdi buna.</p>
<p>Günahla sevap duygusunu alıp, giden, beş vakit namazın kazancını yok eden şeytan!&#8230;</p>
<p>Meleği.de, şeytanı da bir yana koydu. Kaymakam Bey&#8217;î» ismini diyemediği bir sürü büyük büyük memurları unuttu&#8230; İçinden kopup gelen bu kahkaha selini engellemedi.</p>
<p>Boşanan gözyaşlarına aldırmadan oturduğu sedirde secde edercesine eğilip, kalkıyor, cansız kahkahalar atıyordu.</p>
<p>Mılık&#8217;ın bu şaşkın hali çok bileydi. Onu yüz metreden görse gülerdi. O boy (!), o bos (!), hele hele o ses!&#8230;<br />
«Balyemez topu mübarek!&#8230;» derdi.</p>
<p>Her defasında başını hayretle iki yana sallar:</p>
<p>«Âllah&#8217;an akıl, sır ermez işlerinden biri&#8230; Boydan kese bildiği gadder kesmiş, olancasını da sese vermiş&#8230;»<br />
Kaymakam Bey de tedirgindi. Patlamaya hazır kahkaha tufanına «dur!» diyememenin sıkıntısı içindeydi. Duygularına gem vurmayı büyüklüğün şanından sayardı. Öyle vırt zırt gülmek yakışık olmazdı,<br />
İlköğretim Müdürü, beyaz, sert bir fırçayı andıran bıyıklarını çekiştirerek olanca sesiyle uzun uzun güldü. Ardından iri, patlak gözlü, şiş göbekli, pancar yüzlü bilmem ne müdürü&#8230; Yediğini inkâr edercesine cılız kalmış, canlı cenazeyi andıran Nüfusçu Selâmi&#8230;</p>
<p>Tutamadı kendini. Büyük bir coşkunlukla bu uyumsuz koroya uydu. Gülme kırizine dönüşmüş bu cırtlak seste ne kaymakamlık makamı, ne de büyüklüğün verdiği tedirginlik vardık İçindeki tüm acıma duygusu, gülebilmenin verdiği taze sarhoşlukla yok olup, gitmişti. Kısa boyunun hemen ortasına oturtulmuş, dolu bir torbayı andıran iri, şiş göbeğini hoplata hoplata güldü.</p>
<p>Gürültü dışarıdaki hatırsız köylüleri, ayak takımı gençleri, kızları, kadınları meraka düşürdü. Kadınlar ve kızlar utangaçlıklarının ya da yüzyılların getirdiği alışkanlıklarının etkisiyle kendilerini göstermediler. Diğer takım her şeyi göze alarak, içeri daldı. Kapı önündeki bu davetsiz birikim Mılık Ahmet&#8217;i kendine getirdi. Dört yanından sarılmış hissetti kendini. Küçük düşürülmenin bu kadarı da çoktu. Rezilceydi. Şu anda her şey onun için ölüm demekti.</p>
<p>Demek isteyip de diyemediklerini kendine saklamak, biriken her sözcüğün ağırlığı altında ezilip, yok olmak ne acı&#8230;</p>
<p>Dili bir dönebilse&#8230; Yılların biriktirdiği suskunluk denizini dizginleyen o akıl almaz duvarlar bîr çatlayabilşe&#8230; Boşalan her damlada, şu anda düştüğü ezikliğin sebeplerini bir boğabilse&#8230;</p>
<p>Şu topluluğa, kendilerine «Hatırlı (!)» sıfatı yakıştıran, yemeyi de, içmeyi de, eğlenmeyi de, gülmeyi de, hata yapmayı da sadece kendi hakları sayan şu küçücük büyükler topluluğuna, şöyle içinden geldiği gibi bir iki söz söyleyebilse&#8230; Şöylesine bir doya doya söğebilse&#8230;</p>
<p>Edemedi&#8230;</p>
<p>Muhtar, kirli, buruşuk, anlamsız bir renge dönen mendiliyle, gülmekten ıslanmış gözlerini kuruladı. Sesli sesli sümkürdü. Daha sonra mendili bir topak bez halinde cebine soktu. Boş kalan sol eliyle Kaymakam Bey&#8217;in kalın baldırını teklifsizce dürtük-leyerek :</p>
<p>«Gülmek ömürdür Gaymakam Beg, büfür-sen?&#8230;»</p>
<p>Kaymakam bağdaş kurarak oturmakta güçlük çekiyordu. Ayak değiştirdi. Şakanın dozunu ağır bulduğunu anlatabilmek için ciddileşti. Acımaklı bir sesle:</p>
<p>«İyi de çocuğu çok üzdük galiba. Baksana kendini dışarıya güç attı.»<br />
«Müyim degel Gaymagam Beg. Sen paşa göğnünü üzme. Saygıdan eksiklere az bilem bu yaptığımız. Hem o alışıktır böyle şeylere&#8230;»</p>
<p>Hasan Emmi :<br />
«Allah şahat Gaymakam Beg, çok severem. Herkes de sever. O sehere gidenler tirator mu derler, yoksama sınama mı? Neysem, işte hah! Onlardan bilem üstündür&#8230; Bizim şeytanımız da o, meleğimiz de&#8230; Onsuz düğün dirnek gurulmaz. Onla tarla biçmenin dadı bilem başha. Yanlkim bizim köyün uğuru, sesi, sedasıdır işte&#8230;</p>
<p>Türkü der, insanın göğnü garıncalanır, gıpır gıpır bir şeyler gıpırdar içeriden. Onu duyunca, insan ister istemez onun suyunda ahar gider. O güler, güldürür. O, ağlar ama ağlatmaz. Âğlarken bilem güler insan. Dedim ya Gaymagam Beg, o bizim şeytanımız. Beş vakit namazımızın hırhızı&#8230;»</p>
<p>Muhtar:<br />
«Amma metettin Emmi. Gören de bi adam anlatirsen sanır.»</p>
<p>Diğer köylülerin de Hasan Emmi&#8217;yi onayladıklarını görünce sustu.<br />
«Neyse!» dedi Kaymakam Bey. Ciddileşti. Odanın iki yanına yerleştirilmiş toprak sedir üzerinde bağdaş kurarak oturan yaşlılar kulak kesildi. Kaymakam hepsine bir bir baktı. Diyeceklerinin önemini kabul ettirme uğraşındaydı.</p>
<p>Ortada büyükçe bir tezek sobası vardı. Sobanın ardında yarı gizli olarak üst üste yığılmış ayak takımı topluluğa şöyle bir göz gezdirdi. Kapı ardında kendilerini dinlediklerine emin olduğu kadınlara, çoluk çocuğa sesini duyurabilmek için bir iki öksürdü. Sesini netleştirdi.</p>
<p>«Gelelim asıl meseleye. Köy çeşmenizin ve guletinizin sırası geldi. Yalınız yolunuz yol değil. Yukardaki Çirişli de öyle. Yol güzergâhındaki köyler birleşip el birliğiyle yolu açacağız. Daha sonra ancak malzeme ve usta gönderebiliriz.»</p>
<p>Muhtarın etekleri tutuştu. Telâşla :<br />
«Aman Gaymakam Beg! Biz mi? Nasıl olur?« diye bir şeyler geveledi.</p>
<p>Kaymakam gülerek :<br />
«Olur, olur! Hem öyle niye telâşlandın? Hem biz sizi de, sizin durumunuzu da bilmez miyiz? Köylünün neye gücü yeter, neye yetmez, görüp, hesap edemez miyiz bilirsin?»</p>
<p>«Yoo! Haşa Begim, haşa!&#8230;»</p>
<p>«Öyleyse iyi dinle. Sizin durumunuzu bildiğimden Vilâyete kadar gittim. Rica minnet bir yol açıcı araba tedarik edebildik. Ama yakıt parasını bulamıyoruz. İstikak yok. Geriye kalıyor tek çare. O da köyler birleşip yakıt işini elbirliğiyle halletmeniz. Yakıt parasını toplarsanız, yol da, çeşme, gölet de hazır. Tamam mı?»</p>
<p>Muhtar buna da şükür dercesine :<br />
«Tamam Begim. Başım gözüm üstüne.»<br />
«Zaten size gelene kadar uğradığım köylerde bu işi hallettik. Sizden sonra Çirişli de halloldu mu hepsi tamam demektir.</p>
<p>Hem bu işten en kârlı çıkan da sizsiniz. Köyünüzün önündeki ırmak üzerine koca köprü yapıldı. İlkbaharda azgınlaşan ırmağı korkusuzca geçeceksiniz. Yol da açıldı mı ilçeyle bağlantınız rahatlıkla sağlanacak. Sırtınızda taşıdığınız eşyanızı, arabayla köyünüze getireceksiniz. İlçeye arabayla gideceksiniz.»<br />
Muhtar büyük bir inanmışlıkla Kaymakamı onayladı.</p>
<p>«Haklısan Kaymakam Beg&#8230; Hemi de yerden göğe gadder&#8230; Her şey tas tamam dediğiniz gibidir. Emirleriniz başımız gözümüz üzre. Siz emredin sade. Biz payımıza düşeni veririh. Ele degel mi İreceb?&#8230;»</p>
<p>Recep fena yakalanmıştı. Muhtarın kendini suç ortaklığına çağırışından büyük rahatsızlık duydu. Bu tatlı yalanlara inanmadığı halde ister istemez havaya uydu.</p>
<p>«Ehem!&#8230; Şeyy!&#8230; Eledir&#8230;»</p>
<p>Köşeye sıkıştırılmışlığın verdiği can sıkıntısıyla, gözlerini oturduğu el dokuması halının karmaşık nakışlarına çevirdi. Sustu.</p>
<p>Karar verilmişti. Yol açılacak, çeşme ve gölet yapılacaktı.</p>
<p>Mılık Ahmet küçük gövdesini çalarcasma kaçırdı oradan. Küçük düşmekten bir an önce uzaklaşabilmek için. Utanç ve kızgınlığın verdiği göz karalığıyla koştu, koştu.</p>
<p>Köyün hemen önünde toprağı bir cüzzam mikrobu gibi yeyip, bitirerek, görünmezlere doğru yalpalayıp giden koca ırmağı bir çırpıda, bilinçsizce aştı. Köy, koyu tezek dumanlarının ardında tüm acımasızlığı, pisliği ve günahları ile bir başına kalakalmıştı.</p>
<p>Soluk soluğaydı değirmenin önüne geldiğinde. Yürüdü. Uzaktan, yabansı bir çalı kümesini andıran, kalın gövdeli, yaşlı söğüt ağacına sırtını verdi. Çömeldi.</p>
<p>İnce, kirli parmaklarıyla alnındaki terleri sıyırıp, attı. Islanan ellerini yılların verdiği alışkanlıkla, kirden katmer katmer olmuş pantolonuna bir kaç kez sürdü. Kuruladı.</p>
<p>İçindeki öfke biteviye yükselişlerle yüreğini sıkıştırıyordu. Beyni aynı düşüncenin otomatiğine bağlanmış gibiydi. Ortada bir düşman ve alınacak öc vardı.</p>
<p>Hep aynı sözcükler, hep aynı düşünceler bir film şeriti gibi akıp, gidiyordu. Aklı, ve duyguları hep aynı öfkenin tutsağıydı şimdi.</p>
<p>«Bir düşman ve alınacak öc!&#8230;»<br />
«Düşman&#8230; Öc!&#8230;»</p>
<p>Güçsüzdü. Çaresizdi. Önünü, ardını hesap etmeden saldırmak?&#8230; Korkuyordu galiba&#8230;<br />
Bir yandan düşünürken diğer yandan Köseler Köyü&#8217;nün anasına, kızına, dağına, taşına, kurduna, kuşuna&#8230; Habire düz gidiyordu. Söğmek, taşmaya ramak öfkesinin dizginleri gibiydi.</p>
<p>Yavaş yavaş sesini yükseltti. İki elini helezon yaparak ağzına yaklaştırdı. Köyden yana bir noktaya bakarak olanca gücüyle bağırdı :</p>
<p>— Ola muhtaar!&#8230; Ola senin ananı&#8230; Ola Muh-taar!&#8230; Ola senin arvadınm&#8230; Ola senin gizini, gısra-ğmı, tasını, tarağını, ola senin&#8230;</p>
<p>Gülersen ha!&#8230; Utanmadan bağırırsen ha!&#8230; Ben ne yapmışam sana ola?&#8230; İki fincanın eksilmiş diye mi?<br />
Ola püzevenk!&#8230; Ola insan toplulukta böyle bozulur mu ha?&#8230;</p>
<p>Ola senin de İrecep, ola senin de&#8230; Topunuzun da&#8230; Sizi gidin köyün yüz garaları!&#8230; Sizi gidin namıssızlar&#8230; Fakiri soyup, soğana çeviren pöşükteki kül yetimlerin gözünü yaşta koyan, ırzı gırıklar. Ola o&#8230;.. dölleriii&#8230;<br />
Konuştukça kızıyor, kızdıkça köpürüyor, köpürdükçe de kalın sesi göz alabildiğine uzayıp giden düz, kıraç vadinin sırtını dayadığı yamaçlarda gümbür gümbür çınlıyordu.</p>
<p>Bir ara kendindeki bu cesarete hayret etti. Yıllardan beri ezilen köylünün biriktirdiklerini, söyleyemediklerini ya da söylemekten çekindiklerini bir çırpıda kendisi söylemişti.</p>
<p>Ya biri duyduysa!&#8230; Duyup da duyduklarını hemencecik onlara yetiştirmişse!&#8230; Ve köy tam tekmil değirmene doğru yola çıkmışsa.</p>
<p>İçi korkuyla bulandı. Gerisini getiremedi. Toparlanıp bir sıçrayışta değirmenin yanındaki toprak yükseltiye sıçradı. Kendini sağlama alıp, vücudunu bacaya doğru çekerek çıktı.</p>
<p>Köy tarafında bir kıpırtı yoktu. Ne gelen vardı, ne giden. Az önceki korkuyu unuttu. Yüreklendi.<br />
«Amaan! İsterseler de gelsinler. Onlardan mı gorhirem?»</p>
<p>Damdan aşağıya inerken başka bir yol denemeyi düşündü. Su oluğuna yapışıp sıyrılarak aşağıya inmek. Zaten yerinde iğreti duran koca oluk Mılığı da yüklenerek hızla aşağı indî. Susuzluktan betona dönmüş toprağa gürültülü bir şekilde düştüler. İki üç takladan sonra yaşlı söğüt ağacının dibinde kucak kucağa idiler.<br />
Üzerindeki oluğu öfkeyle itti. Vücuduna dikkat ederek ihtiyatlıca kalktı. Başını, omuzlarını, kol ye bacaklarını bir bir kontroldan geçirdi. Kalçasında inceden inceye bir sızlama geliyordu.</p>
<p>Delilendi.<br />
«Ola muhtaar!&#8230; Ola senin ananı, ebay ecdadını&#8230; Ola nedir senden çektiğim? Şu oluğu yerine doğru dürüst dutturmak çok mu zordu püzevenk gav-vatı?</p>
<p>Bak ben nasıl düzeltirem onu!&#8230; Hele gör bak&#8230;»</p>
<p>Hışımla oluğun üzerine fırladı. Oluğun güneşten çatlak çatlak olmuş tahtaları bir iki cızırdadı. MHık, tüm ağırlığını iki ayağına dengeleyip sıçradı, olanca gücüyle oluğun üstüne indî. Oluk büyük bîr çatırdıyla ilk yarayı almıştı.</p>
<p>Bir daha tepindi, bir daha&#8230; Önce ikiye bölündü. Sonra dörde&#8230; On altoya&#8230; Ortada karakışın en ayazlı günlerinde üç gün idare edecek hazır odun birikmişti.</p>
<p>Bu ufacık antrenmandan sonra daha güçlü görünüyordu. Birer kara boncuk tanesini andıran gözleri mutluluktan ışıl ısıldı.</p>
<p>«Yetmez, yetmez hele!&#8230; Oh-hoo!&#8230; O daha ne ki? Başlamışık ya&#8230; Tamam idemezsek göğnüm ırahat etmez.»</p>
<p>Gözleri yuvalarında fıldır fıldır dönerek etrafı araştırıyordu. Yeni bir düşman gerek&#8230;<br />
«Hah!&#8230; Şu duvar yav!&#8230;» dedi.</p>
<p>Ellerini gökyüzüne kaldırdı : .<br />
«Hey böyük Irabbım görürsen ya?&#8230; Yürek bu, ırahat etmir işte!&#8230; Hele şu değirmenin duvarını da halletmezsem ölürüm. İrahat etmir işte. Yürek bu İrabbim yürek&#8230;»</p>
<p>Elleri belinde kurumlu kurumlu duvara baktı. Duvarda bir yüz vardı. Koca dişli, nezleli burunlu, riyakâr bir yüz. Aşağılarcasına bakıyordu kendisine. İğrenç salyalarını savuraraktan kahkahalar atıyordu.<br />
«Ulan yerden bitme!&#8230;» diyordu.<br />
«Sen mi?&#8230;»</p>
<p>Kahkahalar karşı tepelerden geri gelip Mılığın kulaklarında binlerce kez çınlıyordu.<br />
«Sen ha?&#8230; Bu duvarı ha?&#8230; Hah-hah-haa!&#8230;»</p>
<p>Duvar deyince aklı başına geldi.<br />
«Ola gâvur Mıkdar!&#8230;» dedi.<br />
«Aklın sıra hayelle beni ürkütecen&#8230;»</p>
<p>Daha bir bilendi, daha bir kararlandı. Bakışları duvardaki düşmana kin kusuyordu. Gönlünden gelen sesleri daha fazla susturamadı.</p>
<p>Bir İki adım attı. Elleriyle duyarın çürük taşlarını bir bir inceledi, ölçtü, tarttı.<br />
Kurumuş toprak harçların arasında gezinen ince parmakları, tüm gücüyle zayıf bir nokta arıyordu. Düşmanın zayıf bir noktasını.</p>
<p>Bir ara durdu. Bulmuştu. Kuvvetini ayarladı. Tüm gücünü, dikkatini o noktada odaklaştırıp, asıldı&#8230; İlk taş kolayca sökülmüştü.</p>
<p>«Temelinin içine ettim» dedi. «Sonrası kolay gelir.»</p>
<p>İşini büyük bir coşkuyla yapıyordu. Sökülen her taşda muhtarın iğrenç yüzü siliniyor, kahkahalarının kuvveti düşüyordu. Sökülen her taşta içi rahatlıyor, görünmeyen bir güç ona tatmadığı mutluluklar taddı-rıyordu.<br />
Bir başka şey dikkatini çekti. Koca koca taşları söküp söküp fırlatıyor, ardından da attığı taşlara hayran hayran bakmaktan kendini alamıyordu.</p>
<p>«Kocaman, kendisi kadardılar nerdeyse yav!&#8230;»</p>
<p>İlk kez cesaretine, gücüne inancı tamdı. İçini saran bu güven duygusuyla sarhoş oldu.</p>
<p>İş artık güç denemesine dönmüştü. Muhtarın şeytana papucunu ters giydiren riyakâr yüzü, tatlı tatlı dönen salyalı ama kandırıcı dili, alavera dala-vera dolu gereksiz varlığı aklından gitmiyordu. O da istemiyordu zaten. O iğrenç hayalet onun güç kaynağıydı. Kuvvet şurubuydu. Nasıl ki Ferhat Şirin&#8217;i uğruna koca dağları delmişti; O da Muhtara duyduğu sonsuz hınçla onun değirmenini yerle bir ediyordu. Taş taş üstünde bırakmamak kavliyle. Önu görür gibi oldukça tüm yorgunluğu siliniyor, yeniden taze bir güçle arslanlar gibi saldırıyordu. Ta ki yıkacak yeri, kırılacak dalı kalmayana kadar.</p>
<p>Güneş kalan son ışık kırıntılarını toplama uğraşındaydı. Çoban köpeklerinin uzaktan uzağa duyulan havlamaları tüm düşüncelerini aldı götürdü.</p>
<p>«Hava da ne tez karardı» dedi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.degisim-sanat.com/oyku-bir-opucuge-baris/degirmen/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

