samsun kent sanatçıları


 

ÇİVİSİ ÇIKTI

 

Söze nasıl başlasam hangi birini desem

Türkçe’yi katlettiler sözün çivisi çıktı

Kahverengi elası ilham verirdi bize

Lensi icat ettiler gözün çivisi çıktı

 

İnce derin çizgiler anlam katardı ona

Her çizgisi bir anı yaşanmışlıktan yana

Saçlarda yoktu boya ellerde vardı kına

Botokslandı yanaklar yüzün çivisi çıktı

 

Hasat zamanıdır güz ürünler toplanırdı

Köylünün semeresi paralar katlanırdı

Elma üzüm bol olur incirler tatlanırdı

Köylüyü bitirdiler güzün çivisi çıktı

 

İmkansızı istemez sabırlıydı çocuklar

Bilye topaç yeterdi nerde lüks oyuncaklar

Ellerinde laptoplar sanal köşe bucaklar

Cilveri de tatsız nazın çivisi çıktı

 

Mevsimler çok değişti ısındı güzel dünya

Fay hattında değildi ama sallandı Konya

Kuraklıktan çatladı Bangladeş Peru Kenya

Kışın da yaktı güneş yazın çivisi çıktı

 

Arabaya uzandı teknolojinin eli

Her yerde lüks otolar yollarda katar seli

Olsaydı kıskanırdı devrim otomobili

Sanki gitmez uçarlar hızın çivisi çıktı

 

Süslenmeye ne hacet öyle dursan yetiyor

Allı pullu resimler canıma can katıyor

Babadan kalma şipşak bir köşede yatıyor

Rotuşlayıp verirler pozun çivisi çıktı

 

Ecmel der artık yeter fazla uzatma sözü

Sırtında ki cekete çula diktiler gözü

Söylemezsem ölürüm içimi sarar sızı

Kaz diyerek yoldular kazın çivisi çıktı

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İSİM

Bin bir çeşit isim varken cihanda,

Ben senin ismini koyamıyorum.

Her şeye doydum ziyadesiyle

Bir sana sevdiğim doyamıyorum….

 

Umut desem sana umut bağlasam,

Acıyan yaramı senle dağlasam,

Başımı omzuna koyup ağlasam,

Omuzun incinir kıyamıyorum…

 

Deniz olsa adın gözüne uysa,

Her kelimem senin sözüne uysa,

Ne çıkar sevdiğim elalem duysa,

Senden başkasını duyamıyorum….

 

Ufuk fena değil istersen eğer,

Senin bakış açın dünyaya değer,

Bilgi ağacıymışsın sevdiğim meğer,

Meziyetlerini sayamıyorum…

 

Aslında ben çoktan koydum ismini,

Fena sevdim cemalini cismini

Verdim şu kalbimin sana hepsini

Yerine başka şey koyamıyorum

 

 

 

 

BEN

 

Adımı sormayın çoktan unuttum

Artık başka kişi başka canım ben

Kinimi beledim sardım uyuttum

Kara buğdaydanım saf bir unum ben

 

Önceleri dertler mezeydi bana

Zevk-i sefa etmek cezaydı bana

Küllenmiş öfkeler tazeydi bana

Var oldum baştan yeni günüm ben

 

Hükmederdi bana en küçük tasa

Tutsağı ederdi boğardı yasa

Yüreğim dönerdi küle enkaza

Ab-ı hayat oldum sebilhanım ben

 

Arındım her türlü boş meşgaleden

Geçtim geçilmeyen zorlu kaleden

Uzaklaştım hüzün denen beladan

Özüme ulaştım şimdi benim ben

 

İçimde ki boran fırtına dindi

Gönlüm başka tatlar zevkler edindi

Aynada ki bu yüz acep kimindi

Değiştim derimi başka tenim ben

 

Dünyamda sadece kutuplar vardı

Başıma her gün karlar yağardı

Yüreğim yol bilmez rehber arardı

Buldum menzilimi başka yönüm ben

 

Korkmuyorum artık kem bakan gözden

Korkmuyorum bana kin kusan sözden

Olsa urbalarım alevden közden

Doğruysa giyerim bir insanım ben

 

Ecmel AL

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DEĞİŞMEYEN

 

Asırlardır bu böyle kadınım ben adım yok

Daha dokuz yaşımda reşit tuttular beni

Farklı doğmaktan başka hiçbir kabahatim yok

Doksanlık dedelerle yaşıt tuttular  beni

 

Zaman oldu toprağa gömüldüm diri diri

Zaman oldu sarayın oldum süslü esiri

Kukla gibi oynadım bir ileri bir geri

Uçuruma attılar yara ittiler beni

 

Bin dokuz yüz yedide çığlık oldum duyuldum

Emeğe siper oldum kıyım kıyım kıyıldım

Nazik bedenim ile zor işlere koyuldum

Kurdukları düzene köle ettiler beni

 

Kan kusan ağızlarda kızılcık şerbetiyim

İyilik vatanıyım kötülük gurbetiyim

Ezilmiş örselenmiş berbatın berbatıyım

Hak hukuk çemberinden dışa attılar beni

 

Dünyanın dengesiyken dengesizlik sayıldım

Kocaman puntolarla manşetlere yayıldım

Şarap gibi içildim açlık gibi doyuldum

Önce meze ettiler sonra yuttular beni

 

Sömürüldüm horlandım her düzenin elinde

Töre için can verdim yurdun farklı ilinde

Kurban edildim kaç kez şeref namus yolunda

Bağladılar gözümü sonra güttüler beni

 

Öküzden sonra geldi sofradaki yerimiz

Vicdansızın elinde meta oldu tenimiz

Sindirip susturulduk yıllarca her birimiz

Dünyayı pazar edip alıp sattılar beni

 

Uyutuldum her dönem değişik oyunlarla

Türlü entrikalarla gerici yayınlarla

Farkım kalmadı benim damdaki koyunlarla

Sürüye çevirdiler mala kattılar beni

 

Hak edilmiş hakkımı verdim bir bir geriye

Sekiz yıldır gitmedim bir adım ileriye

Heveslendim sultana olmak için cariye

Ortaçağ özlemiyle bak kuşattılar beni

 

 

Uyan artık uykudan at gaflet yorganını

Çıkarıver boynundan sömürü urganını

Ne kaldı ki geriye emdiler hep kanını

Ecel oldular bana az yaşattılar beni

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ARPACI Ramazan

 

Ordu’nun Aybastı ilçesi’nin Sarıyar köyünde 25 Mayıs 1986 da doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da tamamladı. Halen Samsun On Dokuz Mayıs Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi dördüncü sınıf öğrencisi. On yedi yaşından beri şiir yazan bu genç ozanın kendi ifadesi ile ‘ Kaygılarının voltasında kalmış bir şekilde’ hayatı devam etmektedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SANA ULAŞMAK GÜÇ

 

İstiridyedeki tek kum tanem

Aşka beş kalan ini tanem

Sana ulaşmak güç

Sensiz olmak güç

 

Gök kabuğu altında nar tanem

Yedi milyarda bir tanem

Sana ulaşmak güç

Sensiz olmak güç

 

Yeryüzünde açan gül tanem

Yüreğime düşen can tanem

Sana ulaşmak güç

Sensiz olmak güç

 

Kışıma çiçeklenen kar tanem

Yüzüme yağan nur tanem

Sana ulaşmak güç

Sensiz olmak güç

 

Her yerde ve her şeyde bir tanem

Bende senin nur tanen

Sana da ulaşmak güç

Sensiz olmak güç

 

Ramazan ARPACI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BABAMIN SÖYLEDİĞİ TÜRKÜ

 

Söylediği türkünün rengi sesine öyle oturmuştu ki

Tuvalime nakış gibi işlenmişti yedi renk yedi nota gökkuşağını

Tanrı bile kıskanmıştı

Artık gökkuşağını daha bir özenle işliyordu gökyüzüne

Ve yağmurları öyle narin dokunduruyordu ki yeryüzüme

Tıpkı babamın söylediği türkünün her bir rengi gibi

Doluyordu içime, yağıyordu içime renk renk nota nota

 

Yedi renkli gökkuşağı sekiz notalı yağmuru ile

Rengârenk notalı türkü gibi akacaktı hayatı

Otuz beşinde ayağının ritmi bozulunca

Daha bir gürültüyle bastı toprağa

Ve bastığı yerlerden çiçek fışkırdı

Menekşe, papatya, gelincik, manolya

Hiç bu kadar çiçek olmamışlardı aslında

 

Mevsimlerime hücum eden

Rüzgâra notalar bırakıyordu

Sahip olduğu insani güzellikleri kaybettikçe

Dünyam dört mevsim cehennem kokuyordu

 

Başka dünyalara kaçışımla

Mum alevi gözyaşlarım

Buz kristali olup battı gözlerime

Bir çift cam oldu gözlerim

Kışa bakan, dört mevsimi özleyen

Tek mevsimde üşümeye maruz kalan

Baharıma açan kardelen çiçeğini

Babamın söylediği türkünün sonuna uzunca es yapan

‘ O zaman yine türküye ses verdin sanmıştım baba

Pes etmiştin oysa yaşamaya

 

İçimde babamın söylediği türkünün soğuması

Yüreğimi sağır etmesi zoruma gidiyor artık

Bütün sevmelerimi tükettiğim gibi

Türküsünü de tükettim babamın

 

Bir türkü daha söyleseydi keşke

Birini bitirip diğerini

Diğerini öbürüne ekleyip bir üçüncü türküyü

Şu an ritmi ağırlaşan yüreğime akıtsaydım da

Buz kesilen bana hayatı çekilmez kılan kışıma

Menekşe, papatya, gelincik, manolya ekebilseydim

Yedi renk gökkuşağını sürebilseydim tuvalime

Notalar gibi sıcak yağmurun içine dolduğu toprağın kokusunu

Tekrar içime çekebilseydim

İşte belki o zaman bir türkü de ben söyleyebilirdim

Hem de babamın sesinden

Dünyamı cennete çeviren babamın sekizinci notasını ispatlayabilirdim oysa

 

Babamın söylediği bir türkü vardı

Yağmurun içine dolduğu toprağı kokan

Tuvalimi renge boğan gökkuşağı ahengiyle

Tanrının içini dolduran ilhamıyla

Babamın söylediği bir türkü

 

Ramazan ARPACI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AKLIN VE BEDENİN BÜTÜNLÜĞÜ

 

Sözde barış yüklü trenler kalkıyordu

Bizim gardan

Aklın ve dilin haykırdığı

Ama bedenin savaş açtığı barış yüklü vagonlar

Yolcular çuf çuf sesini bekleye dursunlar

Biz barış yüklü kentin garına vardık bile

Düşümüzden kalkıp

Damarlarımızın tümünü güzergâh bilen

Barış yüklü tren

Yüreklerimizin garına vardı bile

 

Ramazan ARPACI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

OYA AŞKIR

1961 yılında Rize’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Samsun’da tamamladı. Ondokuz Mayıs  Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümünden mezun oldu. Aynı kurumun Türkçe Öğretimi Bölümünde yüksek lisans yaptı. Kayseri ve Samsun’da Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak görev yaptıktan sonra Ondokuz Mayıs Üniversitesinin açtığı sınavı kazanarak Türk Dili okutmanı olarak bu kurumda göreve başladı. 2007 yılında emekli oldu. Emekli olduktan sonra çeşitli özel kurumlarda çalıştı.

Edebiyat ve şiire olan ilgisi onu edebi eser incelemesine ve çoğunluğu çocuk şiirleri olan şiirler yazmaya yöneltti.  Bu şiirlerinden dördü bestelenmiş ve basım aşamasında  olan “Şarkı Bahçesi” adlı kitapta yer almaktadır. Atatürk’ün yaşamından kesitler sunan bazı olayların da manzum hikaye biçiminde yer aldığı şiir dosyası “Çocuk Dizeler” basıma hazırdır. Edebiyatımızın koca çınarı Rıfat Ilgaz’ın doğumunun 100. Yılında hazırlanan kitapta “Yaşamın Gerçeği ve Romanın Gerçeği” adlı makalesi yer almaktadır. Mayıs 2006 yılında yapılan Rıfat Ilgaz Sempozyumunda sunduğu bildiri, bu adla yayımlanan kitapta yer almıştır. Yayımlanmamış birçok makalesi bulunmaktadır.

2010 yılında katıldığı seminerlerde “ Anlayarak Hızlı Okuma Teknikleri Eğitmenlik Sertifikası” ve  “ Hafıza Teknikleri Eğitmenlik Sertifikası” almaya hak kazanmıştır. Okuma ve anlama becerileri üzerine yaptığı dilbilimsel çalışmalarına halen devam etmektedir. Yeni yöntem ve teknikler üzerinde yaptığı çalışmaların ileride öğrencilerin sınav başarıları üzerinde etkili olacağına inanmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

FATMA YENGE

 

 

Gelin, beyaz bilmece,

İmgelemimde çocukluğumun,

Çözümsüz dakikaların savrukluğunda,

Nöbetlerce bekleyen,

Derinleşen gözlerinde uzayan ümide

Merhaba diyen,

Bayram coşkusu gelişin,

Özenle geçirilişin,

Özgün sofralarda izlence kalabalığıydı ellerin…

Bir prenses gibi dikildiğin köşende

İmrenerek seyredilmiştin.

Sırların ve mesafelerin arasından

Duvak duvak yayılan özlemim…

Ve beklemeyen çocukluk işlerim.

Aynada kaybolan sırman dokunamadığım,

Avluda yanardı ateşler,

Parmaklarının ucundaydı mutluluğun.

Rüzgarla yarışan hızında,

Çaya ve yağmura karıştı hayatın.

Susarak hasreti dolayıp diline,

Kilitlenip  bitmeyen işlerine…

Ve çocuk seslerine,

Umudunu köprü yapmıştın…

Rakibi kendi kadın!

Gurbeti ruhunda eritirken yıkılmamıştın.

Duymamış mıydın?

Konuşmuyordun…

Kibrinden mi öyle, öyle olduğun için mi kibirli

Duruyordun…

Avluda ateşler yanıyordu,

Yangını kimse görmüyordu,

İstanbul yıkamazdı düşlerini,

Çıkardın karşısına “Bin kocadan artakalan” diyarın.

Ya sen onu yakardın,

Ya da seni gururun…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HÜZNÜN RENGİ

 

Hüznün kayıp semboldü yaşamında

Aza hiç, çoğa az  veren

Elleriydi zamanın

Oyuncaklarında

Dönüp baktığında

İri siyah gözleriyle hayat

Sen vardın suskunluğunda…

Bir çocuk muydun sen, ellerimdeyken?

Üzerine titrerken…

Bir kadın mıydın, ömre ışık veren?

Bir erkek mi, yücelten?

Bir çiçek mi, su bekleyen?

Dost bakışlarda büyüyen,

Hayat damlalarında…

18.06.2010

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Adalet

Kurt kapanı kurt kafesi dünya

Eşkıya tanımları silahla tartılan

Kefesi kanlı adalet

Iraklı bir esir gibi yığılan

Kafes diplerinde sığıntı insan

Namluların dumanını oksijen diye çeken

Yarı uykulu yarı sersem

Bin yıllık alevin kinindeyken

Sen

Bu aymazlığın, bu ayrılmışlığınla

Beslediğin kölelerle

Katiller demokrasisini yönet!

Gökyüzünü kara bir çarşaf gibi örten cehalet,

Getir kanlı terazini, adaletinle hükmet!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ayrılık Söyleyemediklerindeydi

 

 

Onu bıraktığın yerdeydi ayrılık

Gözlerin derin ve uzak yolculuklarında gezinirken ruhunun

Kayıp ülkelerinde

Bulduğun sevda sahnesindeki oyuncunun

Gülümseyişinde

Üzgünce boyun eğişinde,

Esir edişindeydi

Düşlerini

Alıp vermeyişinde

Arsız bir atı kovalar gibi hoyratça

Gidip gidişindeydi

Terk edişindeydi

Senin söyleyemediklerin

Onun gizlediklerindeydi

Böyle yarım hissedişin kendini

Aşkın kör edişindeydi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ATEŞALİ  GOKSEL

 

1983’de Samsun’da doğdu. Çocukluk yıllarında ilk olarak müzik ile sanata ilgi duymaya başladı. İlerleyen yıllarda müzik başta olmak üzere hayata dair birçok şeyi şiirde ilham aracı olarak kullanıp özgün deyişler üretmeyi hedefledi. Sanatın ve şiirin sadece ve sadece yetenek sahiplerince ciddi anlamda ircaa edilebileceği ve tam manasıyla anlaşılabileceği görüşündedir. Sanatın her dalında düşünce gücüne ve derinliklerine mutlak önem veren Göksel Ateşali bir kamu kuruluşunda görev yapmakta ve Samsun’da ikamet etmektedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir veda sonrası

Mazi, son darbesini vuracak ise vursun.
Sabrım son sınırının şimdi ta en ucunda…
Beklediğim ezanı sadece sen okursun.
Acıyla beslendiğim bu ölüm orucunda.
Kimse tahmin edemez içimde ölenleri.
Bir vedanın ardından başıma gelenleri.
Yemin olsun, çok zor şey hasrete yıl eklemek.
Cehennemden çıkmayı bekler gibi beklemek…

Senden sonra hiçbir şey burda aynı kalmadı.
Yokluk bataklığından yüzeye çıkılmadı
Kahrınla tutuşmayan bir ateşte yanmadım.
Zehrini şifa diye içmekten usanmadım.
Teselli ve metanet inan ki tek bir anlık.
Yüzüme kan tükürür veremli bir karanlık.
Yokluğun,ümidimin boynunu büküşüdür!
Suretimdeki deprem hüznünün çöküşüdür.
Zihnim işgal altında, kalp kırıklara teslim
Bir dua ki dilimde hıçkırıklara teslim.
Aman sabah olmasın! Gün sensiz, biliyorum
Her sabah ezanıyla idam ediliyorum.
Girme rüyalarıma! Tabirin kan akıtır.
Bir yürek bir insanı bu kadar mı acıtır.
Hayaline aldanıp şükrettiğim sancılar.
Gördüğüm seraplardan daha da yalancılar.
Aklımı kesen bıçak, gururumla bilendi.
Gözlerim, yollarından ayak izi dilendi.
Dudağında harlanan alevim dondu artık!
Endamını kıskanan o güneş söndü artık!
Çok değiştim sevgili görsen hak vereceksin.
Hangi açıdan baksan bir enkaz göreceksin.

Zaman ’an’ değirmeni her canı sindirecek,
Daha kaç yıl taşırım bıraktığın elemi.
Bir sekerat ardından acını dindirecek.
Musalla üzerinden sonsuza kalkan gemi.
Nerdesin içimdeki hakikati put sayan ?
Nerdesin nefesiyle atmosferi kutsayan ?
Yüreğimde cefayla büyüyen Hakk çiçeğim.
Son nefesime yetiş yüzünü içeceğim .

 

 

Göksel Ateşali

 

 

SENİ DİLEMEK
En sefil anında şükür demektir
Bilerek yanmaktır seni dilemek
Sevgisiz olana fakir demektir
Bir düşe kanmaktır seni dilemek

Aşkla bezemektir her bir heceyi
Aydınlık etmektir kara geceyi
Mantığın eziyet saydığı şeyi
İbadet sanmaktır seni dilemek

Ya Rabbi diyerek cefa çekmektir
Birazcık su ile biraz ekmektir
Kurumuş toprağa tohum ekmektir
Bir emek sunmaktır seni dilemek

El açıp sonsuza aşka ererek
Şeytanın şerrini yere sererek
Besmele çekip de tekbir vererek
Kıbleye dönmektir seni dilemek

Zikirle yanarak zikirle sönüp
Kavuştum diyorken en başa dönüp
Yuvayı arayan bir kuşa dönüp
Kabe ye konmaktır seni dilemek

Bir yağmur duası bir yakarıştır
Seccade üstünde bir yalvarıştır
Her yolun sonunda Hakk’a varıştır
Allah’ı anmaktır seni dilemek.

 

 

Göksel Ateşali

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gidiyordun bir yere…
İlk kez böyle öpüştük…Tutkusuz,zor bir günde
Alt dudağın bendeydi,üst dudağın sürgünde

İçindeki o sesi bir tek sen duyuyordun
Gidecektin bir yere,geriye sayıyordun

Önce dilini kesip,sözlere küsüyordun
Sonra bir ceset gibi çok sesli susuyordun

Bakışın soğudukça bir düğüm kopuyordu
Gözlerim gözlerine otopsi yapıyordu

Bir diriliş misali kalktın sonra yerinden
Kan ile damarını ayırdın birbirinden

Gidiyordun bir yere maziyi döke döke
Bir ayrılık anını içine çeke çeke

Hem mesafe,hem zaman sana eşlik ediyor
Yollar senle beraber ayaklanmış gidiyor

Peşine düşemeden uzaklar seni içti
Yolların ayağıma pranga gibi geçti

Öyle gidiyordun ki sürgünler üşümüştü
Sen yollara değil de yollar sana düşmüştü

Bir seyir perde perde zihnimi dışlamıştı
Ufuklar gözlerimi kusmaya başlamıştı

Sen uzağa gittikçe uzaklar bana erdi
O an sanki yol bendim adımların neşterdi

Gidiyordun bir yere,gündüzü yara yara
Mesafeler peşinden koşuyordu o sıra

Bizi böyle yapan ne?Hangi sitem,hangi iz
Döllenmemiş bir rahmin düş çocuklarıydık biz

Kalan son pencereme demirden ağlar ördün
İçimdeki çocuğa kürtajı layık gördün

Gidiyordun bir yere…Gidiyordun öylece
Sessizliğin bir ilah oluyordu böylece

 

Göksel ATEŞALİ

 

 

 

 

Sokaklar
Yoktan aşk süzeceğim gerçeği bulana dek
Hüznünü yazacağım zamanım dolana dek

Dünya berzah arası hislerin dirisiyim
Sokakları yüzüyle süpüren birisiyim

Açlığın büyüdükçe çilemi dişliyorum
Beni ben yapan kahrın içine işliyorum

Yokluğunda bu şehre kıyametler saldırdı
Hasretin içerimde cenazeler kaldırdı

Her nefes bir cinayet her an bir düş ölüyor
Çile doğuran rahmi gözyaşlarım döllüyor

Aklım patlak verdikçe her depresyon anından
İşkenceler fışkırdı sabrımın sınırından

Gitgide kutsanırken bana verdiğin hüzün
Her sokağın başını kesen cellattı yüzün

Söz ile tarifi yok artık vardığım demin
Ölü bir fahişeden farkı yok ümidimin

Yollarım kesildikçe kanadı gençlik çağım
İzlerini öpmekten paramparça dudağım

Daha fazla söyletme son sözü getir bana
O kadar dipteyim ki yerler zirvedir bana

Sen bana ne verdiysen ben onunla yaşadım
Açtığın yaraları sokaklarla kaşıdım

Gün gelecek buralar bu kulu dışlayacak
Hicazkardan sabaya yolculuk başlayacak

Yerler beni kusarken bir vuslat belirecek
Ardından gelen tabut sonsuzluğu verecek

Tiksinen bakışlarla yanıma varacaklar
Bir pisliği kaldırır gibi kaldıracaklar

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AŞIK ERDEMLİ

Ardahan ili Göle ilçesi Orakilise Köyü’nde 1950 yılında doğmuştur. Babasının askerliği dola­yısıyla bir süre Isparta’da kalmıştır. Yine babasının tayini nedeniyle geldikleri Samsun’un Çarşamba İlçesi’nde bir süre ikamet etmiştir. 1962 yılında Ladik Akpınar İlköğretmen Okulu’nu kazanır. Bu okulu bitirdikten sonra 1969 yılında kendi isteği ile gittiği Hakkari İli Yüksekova İlçesinde öğretmenlik mesleğine ilk adımını atar. Bir yıl sonra askerlik dönüşü Samsun İline atanır. Çeşitli köylerde görev yaptıktan sonra merkez Teknepınar Yüzüncü Yıl İlkokulu Müdürlüğü’ne atanır.1986 yılında Kocatepe İlköğretim Okulu’na öğretmen olarak tayin edilir ve 1994 yılında emekli olur. Evli ve iki çocuk babasıdır.

İlk şiir yazma denemeleri 1964 yılında başlamıştır. Sonradan bu ilk şiirlerini beğenmediği için yırtıp atmıştır. Saz çalmaya sekiz yaşında babasının yol göstericiliği ile başlamış; Öğretmen okulunda saz çalmayı iyice geliştirmiştir.

Usta-çırak ilişkisine göre yetişmiştir. Ustası, ilkokul öğretmenliğini de yapan babası, tanınmış halk şairi Âşık İnanî (Selahattin DÜLGER)’dir. Geleneğin ilk bilgilerini ondan öğrenmiştir. Onun şiirlerini okuyarak, çalarak şairliğe ilk adımını atmış, babasının teşvik ve telkinleri ile de bu işe devam etmiştir. Belli bir seviyeye gelince ustası ona, aynı zamanda eğitimci de oldu­ğundan, “Erdemli” mahlasını vermiştir.

Âşık Ekfârî, Murat Çobanoğlu, Şeref Taşlıova, Âşık İlhamî, Âşık Feymanî, Sefil Selimî, Rey­hanî, Selmanî gibi âşıklardan da geleneği öğrenmeye devam etmiştir. Lebdeğmez türünde kendisini geliştirmesinde Âşık Selmanî’nin katkısı büyük olmuştur. 1973 yılından sonra Davut Sularî ve Neşat Ertaş’tan etkilenmiştir. Neşet Ertaş’tan o kadar etkilenmiştir ki saz çalma­sında bile onun etkisinden kurtulamamıştır.

İrticalen şiirler söylemekte ve Âşık edebiyatının bütün tür ve biçimlerini ustaca kullanabil­mektedir. En çok ustalık ve yetenek gerektiren lebdeğmez de yapabilmektedir.

Ustası ve babası İnanî ise badeli âşıklardandır. Ustası bir gece rüyasında üç güvercin görür. Bunlar üç tane beyaz sakallı pirlere dönüşürler birden. Aynı zamanda üç tane de ırmak ak­maktadır. Kendisine yüzük çıkarırlar ve yüzükten bakarsa aradığını bulacağını söylerler. Ba­kınca Buhara kentini ve orada yaşayan “Gülsün” adında bir sevgili görür. Kendilerine elma sunarlar, yarısını İnanî, yarısını da Gülsün yer.

Rüyada bade içmeyi, âşığın şiirine ve yaşayışına katkıda bulunan bir etken olarak görmez. Sadece âşıklığa adım atmasına vesile olabileceğini ifade eder. Gelenekte bir yer işgal etme­nin rüya ile değil, toplumun kabul ettiği yaşama biçimi ve söyleyişte olduğunu savunur.

Erdemli, babasının şiirlerini derler ve kitap haline getirir. Babasının ikinci kitabı ise “Âşık İnanî ile Gülsün” adı verilen, gördüğü rüya ile ilgili olan, iki yüz sayfa civarında hacmi olan bir halk hikâyesidir. Babasının 2050 yılından önce bastırılmamasını vasiyet ettiği için bu şiirler kitap­laştırılmasına rağmen bastırılamamaktadır.

Âşık Erdemli’nin basılmış şiir kitabı yoktur, fakat şiirlerini iki cilt halinde toplamıştır. Ayrıca “Güneşin Doğuşu”, “Hey Gidi Akpınar”, “Köylü Memet “ ve “Cumhuriyet ve Atatürk Orator­yosu” adlarını taşıyan bastırılmamış tiyatroları da mevcuttur. “Kuşlar” adlı bir öyküsü yayım­lanmıştır.

Usta-çırak ilişkisine göre geleneği icra edecek şekilde sadece Âşık Sancak’ı yetiştirmiştir. Şiirlerinde Atatürk ilkeleri, toplumsal aksaklıklar, milli değerlerimiz ve kültürel unsurlarımız ile yaşadığı yörenin özelliklerini işlemiştir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BAYRAM DA BAYRAM

 

Ceketi yırtıktı ,oturdu dikti

Giyecek ti astı ,bayram da Bayram.

Derin nefes aldı içini çekti

Diyecek ti sustu , bayram da Bayram.

 

Kadayıf baklava tatlının hası

Yese kabul etmez belki mayası.

Kendince kavurdu bir un helvası

Yiyecekti kustu ; bayram da Bayram.

 

Karnı da çok açtı,zaten seferi

Oğlu da askerdi , gelirse geri.
Ajansını açtı , şehit haberi

Duyacaktı kıstı ; bayram da Bayram.

 

ERDEMLİ  herkese bayram hediye

Bayram lokmasını böldü kediye

Kaç kişi gelecek yanıma diye

Sayacaktı küstü ; bayram da Bayram.

30 Ağustos  2011

 

ŞİMDİLİK

 

Teyzemin kocası  efendi beyim

Bizden haber , yaşıyoruz şimdilik.

Yabancı değilsin bilmem ne deyim

Yemek için taşıyoruz şimdilik…

 

Kimileri uçak ile yollarda

Sefa sürer dolaşırlar ellerde.

Bizim ise ellerimiz bellerde

Sözüm ona koşuyoruz şimdilik….

Memurlar yemeklik su da gözyaşı

Bürokrasi çok aç pişiyor aşı

Hayat kazan oldu zam da ateşi

Kaynamadan pişiyoruz şimdilik…

 

Alimler kayboldu doldu kadılar

Arkada hanımlar önde cadılar

Ayırıp da orta direk dediler

Resmigeçit geçiyoruz şimdilik…

 

Zehir dolu bulut gelmiş ıraktan

Mutluluğu silip atmış dudaktan

Binbir dertle yudumlarken bardaktan

Zehir zıkkım içiyoruz şimdilik….

 

Gemi kırmış nalı düşmüş atlardan

Asalak geçinen parazitlerden

Atatürk’e  dil uzatan itlerden

Kurtulmaya  koşuyoruz şimdilik….

 

ERDEMLİ der işte böyle bir zemin

Mantıklıyız yürürken emin emin

İçimizden atılmayan fitnenin

Ektiğini biçiyoruz şimdilik…

 

ACABA

 

MADEMKİ İNSANSIN ANLA HALİMDEN

İNSANCA YAŞAMAK SUÇ MU ACABA…

SAMİMİ DUYGUYLA TATLI DİLİMDEN

DERDİMİ ANLAMAK GÜÇ MÜ ACABA…

 

SERVET KİMDE İSE SAYGI ONA DA,

MUTLULUK-ŞAN-ŞÖHRETSEVGİ ONA DA,

LİYAKAT BAŞARI ÖVGÜ ONA DA,

ONUR  BAZISINA HİÇ Mİ ACABA…

 

HUKUKU KANUNU ÜSTÜN BULANA,

BU HAK BANA YETER DİYİP KALANA,

HAKKA RAZI OLUP BÖYLE OLANA,

FAKİRLİK BİR SEMBOL TAÇ MI ACABA…

 

KARIN DOYURMAYA EŞİNEN VAR MI ?

AKIL FİKİR İLE TAŞINAN VAR MI ?

GERİDE KALANI DÜŞÜNEN VAR MI ?

YAŞIYOLAR AMMA AÇ MI ACABA…

 

KENDİ  ATEŞİMLE KENDİM YAKTIĞIM

VİRAN EDİP EV BARKIMI YIKTIĞIM

AŞIK ERDEMLİ’YİM BENİM ÇEKTİĞİM

FELEĞİN ALDIĞI ÖÇ MÜ ACABA…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Âşık Haydari HAYDAR SAZLI

 

1956 yılında Sivas’ta doğdu. İlk ve Ortaokulu Sivas merkez de okudu.1975 yılında Gaziantep öğretmen okulu’ndan mezun oldu. Yurdun değişik illerinde öğretmen olarak görev yaptı. 1986 yılında Samsun’a yerleşti. 2000 yılında emekli oldu.

Şiir yazmaya ortaokul yıllarında başladı. Her konuda şiirler yazmakla birlikte son dönemlerde daha çok taşlama şiirleri yazdı. Samsun’da düzenlenen şiir programlarına katılıyor. Evli ve dört çocuk babası olan şairin dört de torunu vardır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÇOK ŞEYLER EKSİK
Helali unutup haramı yedik
Açıldı iyice budakla gedik
Gurbetten sılaya taşınak dedik
Trenler çalışmaz raylar mı eksik

Derdimiz büyüdü bölüşemedik
Gün oldu dersimiz çalışamadık
Bir türlü zamana alışamadık
Mevsimler tez geçti aylar mı eksik

Irmağımız boz bulanık akıyor
Kazma kürek kapan hane yıkıyor
Herkes kaşlarını çatmış bakıyor
Oklar atılmıyor yaylar mı eksik

Dilberin iyisi bakır takınmaz
Aslan olan kurt çakaldan sakınmaz
Bizden yana hiçbir hayır okunmaz
Sandıklar açılmış oylar mı eksik

Kargalar daneye fena alışmış
Namert derslerine iyi çalışmış
Sini etrafına dostlar doluşmuş
Bardaklar boşalmış çaylar mı eksik

Varımız yoğumuz kaptırdık sele
Üç beş lokma ile dolar mı file
Kırat kişnemeden bozulur yele
Haralar boşalmış taylar mı eksik

HAYDARİ üşüme örtün örtünü
Hep sen mi diyecen lafın sertini
Herkes birbirine dönmüş sırtını
Çokları incelmiş beyler mi eksik

 

Âşık Haydari HAYDAR SAZLI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SAHTE PEHLİVANLAR
Her açılış her sergide
Boy pos gazete dergide
Göbeği tüysüz gergide
Somun gibi pehlivanlar

Benzerler hazana güze
Nazar etsen gelmez göze
Rakıya olurlar meze
Somon gibi pehlivanlar

Bilmez baba ocağını
Açmamış ki kucağını
Şalvar gizler bacağını
Tuman gibi pehlivanlar

Merdi görünce yanlarlar
Terleyince tez sonlarlar
Kıvırmadan ey anlarlar
Duman gibi pehlivanlar

Mum yananda kavrulurlar
Fiske ile devrilirler
Hafif yelle savrulurlar
Saman gibi pehlivanlar

Şişman kırata binemez
Ense kalın ters dönemez
Kökleri fazla inemez
Çimen gibi pehlivanlar

Giydikleri kirli pasak
Her doğruya derler yasak
Karışık soğan sarımsak
Çemen gibi pehlivanlar

HAYDARİ onlar bilirler
Ömrü kısa tez ölürler
Parmakla tuşa gelirler
Dümen gibi pehlivanlar

 

 

Âşık Haydari HAYDAR SAZLI

 

 

 

 

 

 

KARA ÇIKTI
Fazlaca sallandı asılı urgan
Gerek kalmadı ki yaksın ısırgan
Üstüme örttüğüm alaca yorgan
Gün vurunca gördüm hep kara çıktı

Herkes birbirine etti kahırlık
Fazlaca çoğaldı körlük sağırlık
Gördüm buharlaşmış kulda ağırlık
Kantar mı bozuldu hep dara çıktı

Kaynayan kazanda yazı yazandım
Ateşe aleve hayli kızandım
Yaslandım çınara dala uzandım
Elimle tuttuğum hep çıra çıktı

Tez ayyuka çıktı saklanan gizler
Zelzele mi oldu bozuldu düzler
Aslını demeye kalmadı yüzler
Listeler değişti hep kura çıktı

Fazlaca çoğaldı karanlık kuyu
Kalbura çevirdi namerdin huyu
Bedenim yıkandı sürdüm gülsuyu
Tenim kabul etmez hep yara çıktı

Günü geldi felek uzattı kartı
Balığın dostu da olur mu martı
Aklın yolu birdir sonucu artı
Formülü bulunca hep zora çıktı

Yardım da almadım yalnızdım tekçe
Başımdaki derdi yazdım erkekçe
Çaresini sordum verdim dilekçe
Hâkimler sırayla hep tura çıktı

HAYDARİ usandı kötü haberden
Taktılar dilime o ki kaderden
Dedim uzaklaşam dertten kederden
Fazla mı yakındık hep bura çıktı

 

Âşık Haydari HAYDAR SAZLI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GEL DE TAŞLAMA
Dört yanı kalkan olan namert taştan sakınmaz
Bal üste kemik yese riyakâra dokunmaz
Her nağmeye uyulmaz her nağme de okunmaz
El tefiyle oynayan kıç üstüne oturur

Rahmeti emen tohum neşesinden patlıyor
Yuvasına sığmayan meydanlara atlıyor
Taş yerinde ağırdır sökülende çatlıyor
Kantarına sığmayan pöç üstüne oturur

Konu vatan olunca elbet çıkılır cenge
Yaratana sığındık böyle kurulmuş denge
İnsan olan tenini boyamasın bin renge
Beyazını kirleten suçüstüne oturur

Kelamı cıvık olan mecliste laf sulanır
İşkembesi boş olan sahibine yalanır
Nalına taş değende yollar toza bulanır
Kıratını kaybeden koç üstüne oturur

Kelle başı hesabı kullara yapma sayım
Hukukumu arıyom olmasın kimse dayım
Helal lokma yiyenin tadına olmaz doyum
Haramlara alışan baç üstüne oturur

Ağıdı çok gözlere yakışır mı hiç sürme
Gönüldür tez kırılır ola ki sarıp dürme
Kül bağlamış közleri körük ile üfürme
Isınmayı bilmeyen sac üstüne oturur

Kimi beyler incelmiş fukaranın derdinden
Her kumar kazanılmaz dört asın da dördünden
Ne kaldı ki Karun’a onca malın ardından
Ziynetini tartmayan tuc üstüne oturur

Say HAYDARİ demedin rüyada gördün unut
Boş kaleye atılmaz ne bir gülle ne bir şut
İnsanları incitme eşiğini açık tut
Halıda desen seçen hurç üstüne oturur

Âşık Haydari HAYDAR SAZLI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Âşık OBALI Mustafa BİLİR

 

1958 yılında Artvin’in Şavşat İlçesinin Oba Köyü’nde doğdu. İlk şiirlerini lise yıllarında sınıf gazetesinde yazdı.

Yüksek öğrenimini, 1979 yılında Ankara’da TODAİE Sevk ve İdare Yüksek Okulu Lisans bölümünde tamamladı..

Şubat 2002’de “ Gidelim Artık “ adlı şiir kitabı yayınlandı. 2003–2004 döneminde Samsun Klas TV’de 26 hafta boyunca canlı olarak “ Şiir’den Türkü’ye “ programını hazırlayıp sundu. Samsun Büyükşehir Belediyesi Konservatuarı Türk Halk Müziği Bölümünden mezun oldu. Büyükşehir ve Gazi Belediyeleri THM korolarında korist olarak yer aldı.

Birçok yerde Halk Ozanları şölenlerine düzenleyici ve icracı olarak katıldı. Sempozyumlarda bildiriler sundu.

Kars, Bursa ve Tarsus’ta yapılan Türkiye Âşıklar Bayramlarına ve değişik yerlerdeki kültür-sanat etkinliklerine katıldı. Şubat 2009’da Samsun Büyükşehir Belediyesi bünyesinde  “ Samsun Şiir Akşamları “ programını başlattı.

Evli ve iki çocuk babası olan Ozan OBALI iyi derecede Gürcüce biliyor ve halen Samsun Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığında çalışıyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİZİM ÖĞRETMENİMİZ

 

Akıl ve bilimi rehber edinen

Öğretmenler bizim öğretmenimiz

Cehaletle savaş için didinen

Öğretmenler bizim öğretmenimiz

 

Çalışmayı üretmeyi öğreten

Gönüllerde yer etmeyi öğreten

İnsanlığı yar etmeyi öğreten

Öğretmenler bizim öğretmenimiz

 

Onları görünce parlar gözümüz

Eğitimle başlar hayat gezimiz

Aydınlığa doğru giden izimiz

Öğretmenler bizim öğretmenimiz

 

Sevgi, barış dallarına konarlar

Işık olur dağ başında yanarlar

OBALI’nın dostu koca çınarlar

Öğretmenler bizim öğretmenimiz

 

Âşık OBALI   (Mustafa BİLİR)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

LEYLİFER
Ne isem öyleyim ben Mevlâ böyle yaratmış
Yüzümü başka renkle boyamadım Leylifer
Yaradan gözlerine bir büyülü sır atmış
Bin yıl yüzüne baktım doyamadım Leylifer

Sevda darağacında girsem bile sıraya
Ne kalbimi satarım, ne veririm kiraya
Gamzelerini bastım içimdeki yaraya
Başka bir reçeteye uyamadım Leylifer

Yüzünün kâinata dokunduğu yerdeyim.
Ölünün yaşamaktan yakındığı yerdeyim
Hasret türkülerinin okunduğu yerdeyim
Sensizlikte başka ses duyamadım Leylifer

Bu koskoca şehirde yapayalnız biriyim
Hüzünlerle yoğrulmuş aşkın alın teriyim
Gözlerim açık diye sanmasınlar diriyim
Kaç defa öldüğümü sayamadım Leylifer

Buralara kar yağdı, hastayım, üşüyorum
Saçlarının ucundan boşluğa düşüyorum
Her sabah ezanında kabrimi eşiyorum
Kendimi başka yere koyamadım Leylifer

Yokluğunu bağışla, ışığını kerem et
Gecelerime süzül, gündüzümü irem et
Ey bakışları büyü, ey gülüşü keramet
Varlığından bir lâhza, cayamadım Leylifer
Âşık OBALI   (Mustafa BİLİR)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Y A K A R I Ş
Varlığım yanıp da yok olsa bile
Aşkınla yaşatan köze at beni
Hayırsızı verme çok olsa bile
Hayırlısı olsun aza at beni

Yanlış yoldan koru ilet doğruya
Canım kurban senden gelen ağrıya
Kulağımı kapat haksız çağrıya
Vicdanım kokmasın tuza at beni

Farkım kalmaz ise duyar sağırdan
Canımı al hemen alma ağırdan
Kim fayda görmüş ki paslı bağırdan
Yerlerde süründür toza at beni

Nefsime kul köle etme Allah’ım
Ne olur yanımdan gitme Allah’ım
Sevgiyi içimden atma Allah’ım
Nefretimi dondur buza at beni

Nice yıllar oldu elde tezene
Karşı çıktım, haksız, bozuk düzene
Güç ver ki, insanı soyup ezene
Çalıp çağırayım saza at beni

Sonuna gelince bu ince yolun
Sensiz nasıl eder OBALI kulun
Son nefesimde de yanımda bulun
Tevhidi söyleyen söze at beni

Âşık OBALI   (Mustafa BİLİR)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TÜRKÇE’YE İHANET

Dilini unutan millet yaşamaz
Bu durum pişmanlık getirir bir gün
Dertleri dağ olur geçit aşamaz
Yolunu şaşırır yitirir bir gün

Sözünü yabana atma Ata’nın
Bil ki, affı olmaz böyle hatanın
Türkçenin sustuğu yerde vatanın
Dağlarında çakal, it ürür bir gün

Hayatın ne tadı ne tuzu kalır
Ne türküsü kalır ne sazı kalır
Onulmaz bir yara bir sızı kalır
Sonunda ölüme götürür bir gün

Türkçeye yapılan eziyet zulüm
Söyle Hakk aşkına reva mı gülüm
İhanet denilen sonuncu bölüm
OBALI’yı yakar bitirir bir gün

 

Âşık OBALI   (Mustafa BİLİR)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Âşık SANCAK  ( Hasan SANCAK)

 

1951 yılında Tekkeköy ilçesi Çimenli köyünde doğdu. İlkokul dördüncü sınıfa kadar kendi köyünde, dördüncü ve beşinci sınıfları ise Mert ırmağı köprüsü yakınındaki eski Kubilay ilkokulu’nda okudu. Akpınar öğretmen okulundan mezun olarak öğretmen olarak Rize ili Kalkandere ilçe Ünalan köyü ilkokulunda göreve başladı. 1974 yılında Samsun Başköy ilkokulu’na atandı. Burada on yıl görev yaptıktan sonra 1984 yılında rahatsızlandı ve ‘ruh sağlığı’ tedavisi gördü.1994 yılına kadar gördüğü tedavi sonunda ‘Malulen emekli’ ye ayrıldı.

Saz çalmasını bilen ve bir kısmı ‘usta malı’ olmak üzere kendi şiirlerinden bazılarını da seslendiren ve HOTEY-DER. Üyesi olan Hasan SANCAK’ın ‘ KÜPE’ isimli bir şiir kitabı bulunmaktadır.

Samsunlu Halk şairi Aşk ERDEMLİ talebesi olan Hasan SANCAK ustasıyla birlikte Türkiye Âşıklar Atışma Yarışmaları’na katılmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

OY’UN İÇİN

 

Ey Samsun’lu şok partiden

Aday çıktım oyun için

Ak partiden ok partiden

İnan bıktım oy’un için

 

Sanmayın boşa terledim

Her yarayı neşterledim

Yağmadım ama gürledim

Şimşek çaktım oy’un için

 

Yaptım nice nice talan

İnsan ah’ı bana kalan

Para etmiyor mu yalan

Partal sıktım o’yun için

 

İş gelince sırasına

Bakıverdim çaresine

Kardeşlerin arasına

Nifak ektim o’yun için

 

Sözü söylerim yerine

Yorarsan iner derine

Şerefimin üzerine

Kalem çektim oy’un için

 

SANCAK yanaştım limana

Uydum düzene zamana

Ulan, az kalsın imana

Gelecektim oy’un için

 

2007

 

Âşık SANCAK  ( Hasan SANCAK)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

PARANIN GÜCÜ

 

Gayrimenkul paraya, Allah gibi taptılar

Onur şeref yolunda her zaman bitaptılar

Türkiye ligimizi Turkcell ligi yaptılar

Türk ve Türklük adına çok büyük acıdır bu

Bağımlı ülkelerde paranın gücüdür bu

 

Ne gerçekleri gördük ne doğruları gördük

Düzenbaz düzenine kalktık harfiyen uyduk

Türkiye kupasının önüne Fortis koyduk

Fortis ithal edilmiş yasal tefecidir bu

Bağımlı ülkelerde paranın gücüdür bu

 

Seçim nutuklarımız hikâyeymiş masalmış

Çünkü Asil kanların fotokopisi kalmış

İkinci ligimizde Bank Asya ligi olmuş

Türklüğü ihanetin bilemem kaçıdır bu

Bağımlı ülkelerde paranın gücüdür bu

 

Bu sözleşme yüzünden biz murada ermedik

Kim derse yalan söyler böyle bir söz vermedik

Kuzey Irak’a bile para için girmedik

İnsanlıktan yoksunun başının tacıdır bu

Bağımlı ülkelerde paranın gücüdür bu

 

Üç beş kuruş vermesin diye ilaç doktora

Bey yüz yirmi beş kişi sürdü yüzüne kara

Pkk’lı vekili gazi yapanda para

Sekiz buçuk milyarlık fakir ilacıdır bu

Bağımlı ülkelerde paranın gücüdür bu

 

Şu koskoca dünyayı dar ediyor acımız

Bunun farkında değil adamlık miracımız

Para için soyuldu çırılçıplak bacımız

Kullanmak değil ise peki ya necidir bu

Bağımlı ülkelerde paranın gücüdür bu

 

SANCAK der ki; uyuma, uyan arkadaş uyan

Bu gerçeği nereden görecek ki uyuyan

Bunlar kadar paraya tapmamıştı Manukyan

Bu ev sahibi değil, evde kiracıdır bu

Bağımlı ülkelerde paranın gücüdür bu

 

2007

 

Âşık SANCAK  ( Hasan SANCAK)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KEFEN

 

 

Kurtuluş savaşında, Atatürk ( Nene hatun )

Kazma ile kürekle, bu vatanı kurtardı

Şimdi ise tarihten, silinmek üzre adın

Misyoner halimize, hem güldü hem sırtardı

 

Ne geçmişe bak derim, ne de derim utanın

Torunu olmayana, O Nine’nin Ata’nın

Şehitler ve Gaziler, değerini vatanın

Cephe terazisinde, canı ile tartardı

 

Dövmeyi bilmezdiler, su doldurup havana

Edirne’den kalkanlar, yaya giderdi Van’a

Yüreğini doldurup, toplara boş kovana

Ne yolundan dönerdi, ne de ayak sürterdi

 

Beyaz kefen giyerek, şah binerdi atına

Hem kendisi hem halkı, ererdi muradına

Kulak tıkamak yoktu, Ulusun feryadına

Bir kulağı Musul’du, bir kulağı Merter’di

 

Hakkaniyet taç iken, para değilken iman

O mağrur dağlarıma, çökmezdi kara duman

Hak adalet özgürlük, dağıttıkları zaman

“ Türk dünya’ya bedeldi ”, hatta biraz artardı

 

Kayboldu adamlığın, kalmadı öneminde

Bu nedenle yer buldun, bodrumlarda zeminde

Ulu Önderlerimin, yükselme döneminde

Ne ödenek olurdu, ne üstünü örterdi!

 

SANCAK der ki; gün gelip kenara atılacak

Yıldızları sönecek, ay ise tutulacak

Bilseydi ki bu vatan, parayla satılacak

Şehitler o kefeni, asla giymez yırtardı

 

Ağustos 2006

 

Âşık SANCAK  ( Hasan SANCAK)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TESCİLLENMİŞ DELİ

 

Beni can kulağınla, dinle anla kardeşim

Sizler için doğmaya, çalışan bir güneşim

Siyaset ile değil, siyasetçiyle işim

Halkın gören gözleri, susturulmaz diliyim

İşte bu nedenle ben, tescillenmiş deliyim

 

İnsanlığa aç yattım, sanmayın doyduğum var

Ne banka batırmam var, ne halkı soyduğum var

Ne “çıkın” ne “takıdan”, kenara koyduğum var

Bana yeter terimin, karşılığın alayım

İşte bu nedenle ben, tescillenmiş deliyim

 

Kızıl, sarı ve yeşil, sermayem marketim yok

Naylon faturam da yok, paravan şirketim yok

Parayla takas olmuş, onur etiketim yok

Ben halkın memuruyum, nasıl “işim bileyim”

İşte bu nedenle ben, tescillenmiş deliyim

 

Ne sihirli değneğim, ne elimde Asa’m var

Ne orman kanunum var, ne “2b” yasam var

Böyle satış mı olur, peşkeş diye tasam var

Sırtımdaki eşeğin, ayağının nalıyım

İşte bu nedenle ben, tescillenmiş deliyim

 

Söyleyin şu sırtımı, hangisine yaslayım

Bokla bok takası bu, nesini kıyaslayım

Ben fare tutacaksam, neden kedi besleyim

Dediğim bu arkadaş, kediyi yakalayım

İşte bu nedenle ben, tescillenmiş deliyim

 

Ne kuran kurslarını, ne enstitü kapattım

Ne Milli Eğitimi, coniye teslim ettim

Bana ne, sana neci, bir toplumu ürettim

Göbekten bağlıları, istiyorum salayım

İşte bu nedenle ben, tescillenmiş deliyim

 

SANCAK der ki; gördükçe, iki gözüm taşıyor

Vekâlet verenlerden, vekil uzaklaşıyor

Kuva-i Milliye’nin, ruhu bende yaşıyor

Ötmek istesin yeter, her bülbülün gülüyüm

İşte bu nedenle ben, tescillenmiş deliyim

 

12.04.2010

 

Âşık SANCAK  ( Hasan SANCAK)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Âşık Yavuz Ramazan YAVUSASLAN

 

 

 

 

Âşık YAVUZ 1955 yılında Samsun’un Erikli Köyünde doğdu. İlk Öğrenimini köyünde tamamlayan âşık, sırasıyla Akpınar İlk öğretmen Okulu ve Malatya Akçadağ İlk öğretmen okullarında okuyarak öğretmen oldu. Sınıf Öğretmeni olarak, Mardin, Giresun, Gümüşhane ve Samsun illerindeki okullarda görev yaptı. 2001 yılında emekli oldu.

1995 yılında şiir yazmaya başladı. Hece vezni ile yazdığı birçok şiiri edebiyat dergilerinde yayınlandı. Kars’ta ve Bursa’da yapılan Türkiye Âşıklar Bayramlarına davet edildi ve Samsun adına katıldı. Yurdun değişik yerlerinde yapılan şölen ve festivallere katılarak Halk Âşıklığı geleneğinin yaşamasına ve tanıtılmasına katkıda bulundu. Samsun’da Halk Ozanları Derneğinde Yönetim Kurulu Üyeliği yaptı.

Evli ve dört çocuk babası olan Âşık Yavuz, yazları köyünde ziraat işleriyle uğraşmakta ve Samsun’da hayatını sürdürmektedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

VUSLATTAN SAYACAĞIM

Sana olan meylimi n

efsane gibi görüp
Sakınışını bile vuslattan sayacağım
Leyla-Mecnun misali efsane gibi görüp
Yakınışını bile vuslattan sayacağım

Fırsat bulabilirsen gurur denen ordundan
Belki de bir nedamet sızar gönül yurdundan
Ufukta kanat çırpan bir turnanın ardından
Bakınışını bile vuslattan sayacağım

Çoktan geçti zamanı deli-dolu esmemin
Gönlünün tuvaline aksini çiz resmimin
Gözlerinden cismimin dudağından ismimin
Okunuşunu bile vuslattan sayacağım

Ecel çare bulursa kapanmayan yarama
Kaç fatiha kar eder defnolan efkârıma
Yanağından süzülen yaşların mezarıma
Dokunuşunu bile vuslattan sayacağım

Âşık Yavuz Ramazan YAVUZASLAN

 

 

 

 

 

 

 

 

BİZDEDİR

Bize bakan bizde kendini görür
Akıllı akılsız deli bizdedir
Her damla su bizde bendini görür
Denizi deryası gölü bizdedir

Coşar, ilden ile konar göçeriz
Yar katına doğru kanat açarız
Gel dense dağları deler geçeriz
Ferhat’ın kazması, beli bizdedir

Nur insin kabrine, şanla ölenin
Türküsü, türkümüz gönül telinin,
“Bir dost, bir post yeter “ diyen Velinin
Abası, tespihi, çulu bizdedir

Sözümüz yalansa tez elden kesin
Sevdamız uğrunda öldürün asın
Aşığı anlatan nice mahlasın
Hem coşkun hem durgun hali bizdedir.

Gönlü hiç geçmemiş güzelden gülden
İlham aldık, pirin gittiği yoldan
Abdalız, sefiliz, usta Pir Sultan
Sazının püskülü, teli bizdedir

Yâre kavuşmaya aklımız emin,
Şifası kesindir, O’n da merhemin
Aslı’m Aslı’m diye yanan Kerem’in
Ateşi alevi külü bizdedir

Dünya’da kavga var, zulüm üst üste
El açıp sığındık o yüce dosta
Dergâhlar Tur Dağı, kulaklar seste
Musa’nın yüreği dili bizdedir

Sırlar çözülüyor, çağ bilgi çağı
Hem gönüller görür, hem göz merceği
Yunus’tan öğrendik nice gerçeği
Bülbülün feryadı “gülü” bizdedir

Yavuz’um, nesliyiz asil bir soyun
Kırılır, bükülmez bizdeki boyun
Tahtıyız onların verdiği huyun
Muhammet Mustafa, Ali bizdedir

Âşık Yavuz Ramazan YAVUZASLAN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AŞKIM

Sebepsiz değişmez alın yazısı
Mevla’ya açık tut kalbini aşkım
Kim demiş ki olmaz aşkın kazası
Niyet et yeniden kıl beni aşkım

Senindi giderken kırıp attığın
Özlem yumağına sarıp attığın
Kepengine kilit vurup attığın
O dipsiz kuyuda bul beni aşkım

Kays’ı mecnun eden zor içindeyim
Kerem’i eriten kor içindeyim
Ferhat’a güç veren sır içindeyim
Gel de bu çıkmazdan al beni aşkım

Kul Yavuz’un sensiz mutlu olmuyor
Çektiği çileyi aklı almıyor
Hasretin sımsıkı tuttu salmıyor
Çöz bunun koynundan çal beni aşkım

Âşık Yavuz Ramazan YAVUZASLAN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SERMİN ERGÖL

 

 

 

 

 

 

 

 

ELMANIN SABRI

 

havva’nın şarkısıyla oyalandıkça zaman
evimiz hiç durmadan cennet
umurumda değil, gelmiyor olman
sadece aşkın için yemin et

her gün duvara tırmanan yosun
her gün çürüyen perdeler
elma ağacının yüzyıla kayan gölgesi
masalımı üzüyor bu evin her saat başı
omzuma biraz daha yaslanışı
ve ben burada
hep burada
sürekli seni seviyorum

her an kapıyı çalıyorsun
her an açıyorum
boynuna sarılıyorum
sarılmıyorum
duruyorum öylece
şaşkınım
yada değilim
belki de sarıldım
çokça dudakların

içeridesin
eşiktesin
ya da yoldasın
dışarıda kar
dışarıda yaz
dışarıda bir güneş, bir ayaz

elinde kasımpatları, süsenler
yüzünde haylaz bir gecikme
sürekli kapıyı çalıyorsun
sürekli yoksun

her gece gökyüzü ayla
her gece başım leyla
her gece fırtına
kiremit döküyor rüzgar
bahçemiz tarumar

geciktin…
değişiyor resim
dalları kırılıyor elmanın
kırılıyor mevsim
bir şiir daha kırılıyor

sürekli akşam
sürekli gam
sürekli sevdam!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BEN SENİ…

 

 

Ben seni, Akdeniz’de bir dağ köyünde sevdim
Yeşilin koynuna girmiş al damlardan birinde
Tirşe maviliğin içinde
Avare gezinen bulutlara bakıyordun
Sarıgözlü nergis, itburnu
Ve ipek esenler üstünde yatıyordun
Misis’de bir hamamdaydın
Hamamda yüz yaşında Şahmeran
“Şah için oydular” diyordun
“İki gözünü acımadan”
O gün çıktı yüzüm, is kokan Ankara’dan

Ben seni, Kıbrıs’ta sevdim
Hani acının dem aldığı günlerde
Hayatın kekre tadında
Mayıs çiğidi olduğunu bilmeden önce
Ayvavil’e yolum düşmeden önce
Dokuz köylünün hükmünden az önce

Ben seni, bir adada sevdim
Şubatta yıldızları uzak ve soğuk
Temmuzda sokakları dişice cömert
Peşinde çayır kuşları, isketeler vardı
Gönlünün yeşil suları hisara akıyordu
Ay kuru bir gazel, sarı bir sunu
Gözlerinde harıl harıl Marmara yanıyordu

Ben seni, Karadeniz’de sevdim
Ellerin ağlarda kocaman pullu
Alnında balıklar gümüşlüyordu
“fora” diyordun “yelkenler fora”
Lapazan Yaylası’nda tulum sesinde
Gezindin Şavşat’ta dik bir tepede
Başında koyu bir belaydı Zigana
Sinop’ta ki fenerden
Nasılda dalıyordun, yar dediğin İstanbul’a

Ben seni, Ege’den sevdim uzun uzun
Martıların alaycı çığlıklarında
Başkalarının efsane aşklarında
Yamanlar’da yamanca bir sevda oldun
Zeytin gölgelerinde en derin uykumdun

Ben seni, öte diyarlarda sevdim
Hani kuş konmaz kervan geçmez dedikleri
Hani hep unutulan yok sayılan yerlerde
Hani yolları balçık, damları yıkık
Adamları adam gibi
Kadınları yazmalı
Saf ibrişim urbalı
Ve iç içe
Ve koyun koyuna girmiş
Yanık tenli
Çatlak elli
Sert genizli çocuklarıyla
Tandır kokusu içinde, yün yatağından uyanan
Masum gözler adına sevdim

Ben seni, daha öte diyarlarda sevdim
Köklen kızılına boyanmış
Buhara halıları döşeli evlerde
Dervişlerin dünyadan el ayak çektikleri çilehanelerde
Azıklarıyla, kırbalarıyla yola düzülen göçerlerden birinde
Memleketimin en temiz kalmış yerinde

Ellerimi nasır dolu avuçlara bıraktım doğuda
Saçlarım Karadeniz’e kâkül oldu
Aklım Ada’da, gözlerim Ege’de buğulu
Tenimden bir Akdeniz geçti ki sorma
Dilim şiirler okuyor şimdi Marmara’da
Kıbrıs’ta acı oldum her daim yanan
Ve kalbim yalnız sende kaldı
Gerisi yalan

 

 

 

ÖPÜLDÜKÇE…

-Döşümü çapaladım
Açıldı bin yıllık kavkısı kitabın
Hüzünler devreden bir tarih sayıklarım, dişil-

Yosundan çatılar her gece eğilip yüzüme bakar
Evim dolusu düş bozan kovalarım
Duldasında saklanan gizler çözülür
Dört mevsim adını telaffuz eder sürme
-Karası bunalım, bakışı ayaz-

Uykucu aşklar büyütür sarayda / kadim’dir
Çöl’dür gönülsüz verir gölgeliğini
Zorlama! dokunursan…………………. ölür

Ne zaman bir yosma eline kalem alsa
Şiiri intihar dizeler
Fosforlu atların terkisinde kusurlu aşklar yaşar
Emir kipiyle uzanan kadınlara üşürüm

Ağzı kendi diline küser
Ne öfke duyulur, ne de beddua
Dantel donunu sıyırdığında / çoğaltan tek şeydir göğsünde ki beyaz suyu
Mucizeler büyütür etten kuyusu
Vurma! Vurursan…………… düşürür

Gözleri; çelik kanatlı rahleler gibi
Baksan kesip kanatır içini
Küskün bir ay olur bazen
Hani o günlerce yüzünü göstermeyen
Her gece Machbeth’en alıntıları
Otello’yu izler tavanlarda
Öpüldükçe bakirleşen kadınlara üşürüm

Sermin Ergöl

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GÖKMEN ÇEBİTÜRK (Özgeçmişi)

 

 

1969 yılında Samsun’da doğdu.

İlk ve orta öğrenimini Samsun’da, yüksek öğrenimini İ.Ü.Hukuk Fakültesi’nde tamamla­yarak 1992 yılında İstanbul’da serbest avukat olarak çalışmaya başladı.

Yaklaşık 10 yıl yaşadığı dünya şehrinin tarihi, mistik ve kozmopolit ortamında kaleme aldığı şiirlerini 2011 yılında basımını gerçekleştirdiği “Madalyon’un İki Yüzü” adlı ilk şiir kita­bında topladı.

1996 yılında evlenerek yerleştiği Samsun’da, Samsun Barosu Kültür Sanat Komisyonu, Samsun Büyükşehir ve Atakum Belediyeleri ve bazı derneklerin düzenlemiş olduğu kültürel etkinliklere şiirleri ile katkıda bulunmaktadır.

Halen serbest avukatlık yapmakta olup, evli ve bir çocuk babasıdır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gılgameş (Tanrılar ve İnsanlar)

 

Dedi: “-Ben!
-Gözlerinden sicim gibi yaş süzülen-
Voltasında dümensiz gemi,
Ser’inde ab-ı hayat,
Sedir gölgeliklerinde gezinen Nuh Peygamber değilem!”

Dedi ucube:
attı çatana gibi,
Kattı katana gibi…

Dedi: “-Tanrılar!
İstemem sizin olsun her şöhret, her mülk…
Yoldaşsız yakar aşk beni,
Yakar ölümsüzlük.
Verin bana tüm korkularımı ve insanlığımı geri,
Verin özgürlüğümü!

Verin!…”

 

Gökmen CEBİTÜRK

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Babil’in Duvarları

“Cemiyet-i Akvam…”
“İnsan Hakları…”
“Küresel Isınma…”
“Enerji!!!!…”
Babil’in gümrük duvarlarını yıktılar önce.
Kapılardan içeri binlerce ahşap sandık soktular;
Birkaç bin bonfile, süttozu, kuruyemiş ve ilaç…
Blucin, paraşüt ve çadır da vardı
Ve kondom ve doğum kontrol hapları da.
Metal ve rock da getirdiler sandık sandık,
En son birkaç yüzbin ağır makineli tüfek de…

Babil’in en mahrem duvarlarını yıktılar önce.
Bağlayıp da gözlerini İştar’ın
Zülfikar ile deştiler rahmini Mezapotomya’nın;
Akmaz oldu Dicle!
Yağmaladılar müzelerini!
Bir kuru kelle gibi düştü maviliklerden,
Serildi yere Utnapiştim;
Yağmalandı Ninova, Ur, Uruk;
Yağmalandı Bakuba, Telafer, Musul…

“NO EMERGENCY!” (ACİL DURUM YOK!) dediler,
Ahar’ın emniyeti güvende(!)…
Günde kırkbeş ölü, altmış küsur yaralı,
Telef olmuş bilmem kaç yüz baş hayvanat…
Babil’in en müstahkem duvarlarını yıktılar önce!
Kapılardan içeri binlerce döviz girdi, binlerce “reşat”,
Özgürlük girdi dem dem(!)…
Ve mültecilerin
Ve mültecilerin binlercesi çıktı memleketten…
Ve cesetlerin
Ve cesetlerin yüzlercesi…
…………..

 

“-Ve kütubihi…”
“-Vel yevm’il ahiri…”
Ve kim bilir bir gün..
-Hangi gün?-
Hangi yerde tecelli bulur diye,
“-Ve bil’gader!”
Eli böğründe milyon insana bol bol hürriyet!
Eli böğründe milyon insana bol bol küreselleşme…
Gökmen CEBİTÜRK

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Şamandıra

Şamandıranın ucunda

Çırpınır durur körpecik yüreğim.
Süzülen ağır teknelerin bezgin köpüklerinde
Savrulur dipsiz derinlere…
Sığ bir özleyişle kürek çeker her dem
Kıyıya hasret.

Tutup yakalasa bir tayfa!
Kibrit çöpünün umutsuzca feryadına,
Yetişse!
Bir azgın dalga
Savursa maviden karaya,
Savrulsa bekleyişlerim…

Ne çare,

Akşam doğdu yine.
Bir umudum daha battı, sensiz…
Beyaz ölüm koynumda kara geceye galebe;
Boğuluyorum,

Gel artık!

 

Gökmen CEBİTÜRK

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Madalyonun İki Yüzü

Yazı dedim tutturamadım,
Tura dedim nafile…
Bilmeyenin bir yüzü kara idi,
Bilen zaten arap!

Gün geldi kâbusum oldu bir yüzü,
Bir zırhlı nefer mızrağıyla deliyordu gündüzü!
Gün geldi düşüme girdi öte yüzü,
Nedimeler süslüyordu bir gelinlik kızı…

Kallem ettim zehirledim kendimi!
“Madalyonu şiirledim!”
Aşkımı anlattım O’na,
Ben bile dinlemedim.

Yazı dedim tutturamadım,
Tura dedim nafile…

 

Gökmen CEBİTÜRK

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

COŞAR İbrahim

 

1953 yılında Samsun ili Çarşamba ilçesinde doğdu. İlk orta ve lise öğrenimini Çarşamba’ da tamamladıktan sonra 1975 yılında Çarşamba Askerlik Şubesi’nde memuriyete başladı. 1998 yılında emekli oldu. Evli ve üç çocuk babası olan şair, Selin YÜCEL ve Kaan KAL-YONCU’nun da dedesidir. Halen Samsun’da ikamet etmektedir.

Ortaokul ve lise dönemlerinde şiir yazmaya başlayan şair yoğun şiir çalışmalarına ancak emekli olduktan sonra ağırlık verebilmiştir. Genel olarak hece şiir yazan şairin zaman zaman da serbest türde şiir denemeleri olmuştur. Şiirleri İnternet ortamında yayınlanmaktadır.

‘Hoş Geldin Güneş’ isimli şiiri Moğollar gurubunun gitaristi Taner ÖNGÖR tarafından bestelenmiş ve ‘ Güneş Şarkıları ‘ isimli albümde yayınlanmıştır.

Şairin ilk şiir kitabı  ‘ DUYGU DAMLALARI’  2011 yılında Tunç yayıncılık tarafından yayınlanmıştır.

Ayrıca çeşitli Antoloji kitaplarında şiirleri yayınlanmıştır. Şiirlerinin yayınlandığı antoloji kitapları ‘  DEM VAKTİ ŞİİRLERİ  ‘  ( Tunç yayıncılık 2007 yılı ) ,  ‘YAĞMURLA DÜŞER GÖZYAŞLARIMIZ ‘  (  Tunç yayıncılık 2007 yılı )  ‘ DELİ MAVİ SEVDALAR ‘ ( Gündüz yayınları 2007yılı) KARANLIĞA DÜŞEN AY SEÇKİLERİ ‘(Gündüz yayınları 2007 yılı ‘TÜRK ŞAİRLERİ ANTOLOJİSİ ‘  ( Gündüz yayınları 2007 yılı )  ‘ ŞAİRANE ŞİİR ANTOLOJİSİ ‘ (Gündüz yayınları 2007 yılı)

Son dönem şiirleri Tılsım dergisinde yayınlanan şairin şiirleri, çeşitli gazete ve edebiyat dergilerinde yayınlanmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ZAMAN

 

Yorgun gözler umutsuz bakınırken yarına

Vardılar efsunları kaybolmuş baharına

Her yenilgiden bilgi, hatadan tecrübeyi

İmbikten geçirerek doldurdu ambarına

 

Sabrı çileler için ilaç eyledi zaman

Zengini akıllıya muhtaç eyledi zaman

 

Hey gidi koca çınar namıyla anlı şanlı

Şimdi kulağı duymaz bakışları dumanlı

Anıların koynunda arıyor geçmişini

Nerede eski günler nerde o delikanlı

 

Baş eğmez dağları da dize getirdi zaman

Yorgun düşen bedeni yedi bitirdi zaman

 

Saklandıkça hayatın kuytularında gün gün

Dal verip budaklanmış bıraktığı her sürgün

Dostlarda göç edince peyderpey bu dünyadan

Saklandığın kuytuda ruhunu sardı hüzün

 

Avına pusu kurmuş bir leopardı zaman

Dostları birbirinden bir bir kopardı zaman

 

Yüzlerinde zamanın askerleri saf durdu

Gün be gün yaratmakta çizgilerden bir ordu

Her fırtına dalından bir yaprağı düşürmüş

Ne rüzgâr izin aldı ne düşen yaprak sordu

 

Ömrümüzü bitişe sürüklemekte zaman

Ölüm denilen sonu körüklemekte zaman

 

Kuşlar Azrail gibi dolanırken başında

Dostların son görevi ifanın telaşında

Son nefesle anılar kaybolur karanlıkta

Yepyeni hayat başlar o musalla taşında

 

Coşari koca ömrü gün gün eritti zaman

Beden toprağa kondu bir anda bitti zaman

 

20.11.2011

 

İbrahim COŞAR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÇEKİLİYORUZ

 

Ektiğimiz sevginin hepsini topla gönül

Durduğumuz kalplerden artık çekiliyoruz

Hasreti yenemedik tüfekle topla gönül

Vurduğumuz kalplerden artık çekiliyoruz

 

Sen Donkişot, ben Panço, çıktık açık alınla

Bende kan kırmızısı sen kara postalınla

Yelken açtık sevdaya hırpalanmış salınla

Vardığımız kalplerden artık çekiliyoruz

 

Bizden taraf esmedi bu deryanın rüzgârı

Bir anlık mutlulukmuş her aşkın bize karı

Yandıkça bitmeyecek cananın ahu zarı

Sorduğumuz kalplerden artık çekiliyoruz

 

Hangi kader çizmiş ki o kırmızıçizgiyi

Hangi kalp kabul eder sevdada yenilgiyi

Gönül çekirdeğinde beslediğim sevgiyi

Verdiğimiz kalplerden artık çekiliyoruz

 

Aşkı bulan yürekler hasret ister mi dersin

Ölümler ayrılıktan daha beter mi dersin

Bir yürekte bu kadar kalmak yeter mi dersin

Yorduğumuz kalplerden artık çekiliyoruz

 

Aşk cehennem körüğü yandıkça zıpla gönül

Karıştırdık bak yine samanı sapla gönül

Coşari der ki titre, kendini topla gönül

Kırdığımız kalplerden artık çekiliyoruz

 

12.01.2012/Samsun

 

İbrahim COŞAR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

EY OĞUL

 

Yağmur ki damla damla akıyorken yaprakta

Gövdeye yürüyen su, çiçeğine can katar

Ey oğul! Mezar denen şu kabarmış toprakta

Babana baba olmuş büyük bir adam yatar

 

Allah ne istemişse yarattığı her kuldan

Hepsini de öğrendim bu mert civan yoksuldan

Asla geri dönmezdi doğru bildiği yoldan

Düşünerek konuşur sözü özünde tartar

 

Hep kendi doğrusunda aldı götürdü bizi

Yanlışa çare oldu söylediği her sözü

Haramı görmüyordu helale bakan gözü

Her işe karışırdı bizim manevi muhtar

 

Ey oğul! Babanı bil, dedeni atanı bil

Senin özgürlüğüne can verip yatanı bil

Bayrağı vatanı bil, vatanı satanı bil

Göz yumduğun dikenler dönüp eline batar

 

Çuvalcı Kadir oğlu Mustafa Coşar’dı o

Her gün alın teriyle ekmeğe koşardı o

Coşari’nin gönlüne sığmazdı taşardı o

Bu gördüğün mezarda benim yüreğim atar

 

İbrahim COŞAR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BAYRAĞIM

 

Ey kutsal toprakların batmayan al güneşi

Gölgesi kana düşmüş onurlu al bayrağım

Namlu ucunda yanar özgürlüğün ateşi

Bulutların yoldaşı gururlu al bayrağım

 

Bir başka görünürsün rüzgârla arkadaşken

Rengin özgürlüklere yön veren mihenk taşı

Bir başka görünürsün çağdaşlığa yoldaşken

Özgür dalgalandıkça diktir dağların başı

 

Şanslısın sen yiğit bir milletin simgesisin

Zordur senin başını topraklarda sürümek

Çağdaşlığı arayan bir halkın imgesisin

Her Türk’e onur verir ardın sıra yürümek

 

Dalgalan doruklarda ay yıldız eşkâlinle

Sen ki asırlar boyu söylenecek türküsün

Yedi düveli yendin en umutsuz halinle

Sen tarihe yön veren destansı bir öyküsün

 

Kalpte şehit yangısı yanarken için için

Sırasını bekliyor her rahme düşen cenin

Gölgenin düştüğü yer vatandır bizim için

Her yiğidin arzusu ölmek gölgende senin

 

Bayrağım! Şehitlerin üstünde kutsal kefen

Hele bak aslanlara yatıyorlar yan yana

Bayrağım! Huzurludur sana sarılan beden

Feda olsun uğrunda verilen her can sana

 

06.11.2011/ Samsun

 

İbrahim COŞAR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÇAĞLAYAN Sıtkı

 

1933 doğumlu. Ordu lisesi mezunu. Akpınar İlk öğretmen Okulu’nu dışardan bitirdi. İki yıl ilkokul öğretmenliği yaptı. Sonra Çapa Eğitim Enstitüsü’nden mezun oldu.

Kayseri Ticaret Lisesi, Ordu Lisesi, Samsun Mithat Paşa Lisesi ve On Dokuz Mayıs Lisesi’nde Türkçe ve edebiyat öğretmenliği yaptı. Şiir, tiyatro, deneme dallarında çalışmaları oldu.

 

Eserleri:

Sibel’i tanır mısınız? ( şiirler)

Türkçe öğretimi

Can’la sohbet (İnanç-Erdem üstüne)

 

Basıma hazır olanlar:

Güneş ve Arpa ( Şiirler)

Bu Yamuk Dünyaya Senden Nen Kaldı ( Şiirler)

Aynaya Akseden Gölgeler ( Şiirler)

Aha Buraya Yazıyorum ( Şiirler)

Tekbiri Tekbir ( Şiirler)

Yaşam Ve İnsan ( Şiir Antolojisi)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÇEKİM

 

Dolunayım, tutulmuşsun olmaz ki,

Güneşin şavkında gölge kalmaz ki;

Yanık yolcu kaderini bilmez ki,

Aşkın deryasına akar gelirim..

 

Davetkâr bakışa çıkar gelirim

Sabahyıldızına bakar gelirim

Jaleden koncadan kokun alırım

Gönül kandilini yakar gelirim

 

Pır pır pervaneyim o yakan aşka

Bir ömrü adayıp kavuşsam keşke

Hiçbir şey yoktur ki aşkından başka

Sineme sevdanı takar gelirim

 

Manadan maddeyi atar gelirim

Çileyi vuslata katar gelirim

Dünyayı beş pula satar gelirim

Benlik dağlarını yıkar gelirim

 

Kalbe dua, derde deva söz gerek

Sevi için pırlantaca öz gerek

Sevdamızı anlatma saz gerek

Mısra mısra türkü yakar gelirim

 

Sıtkı ÇAĞLAYAN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

RÜZGÂRLI TEPELER

 

Sam yeliyle yanıp çiçek açmayan

Meyve vermez olmuş dala dönmüşüz

Kendini deryada derviş sanır da

Edep-erdem bilmez kula dönmüşüz

 

Huyumuz övünme, ricamız azar

Sevdasız gönüller canana kızar

Çıkarı adına hep yanlış yazar

Yedikçe delirten bala dönüşüz

 

Biz böyle değildik dönelim asla

Ata’nın hedefi erdemli nesle

Öncü’yü unuttuk çığırtkan sesle

Yıkıp sürükleyen sele dönmüşüz

 

Dilini, dinini, özgürlüğünü

Koruyup ulusal bütünlüğünü

Tanıyıp yücelt de öz kültürünü

Bir yolcu bekleyen yola dönmüşüz

 

Çağlayan der önce kendinden başla

Tükendi uluslar bir iç savaşla

Sevecen dinamik bu genç kuşakla

Can özü taşıyan bele dönmüşüz

 

Sıtkı ÇAĞLAYAN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÇAVUŞOĞLU Zekeriya

 

1953 yılında Gümüşhane ilinin Torul ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Trabzon’da ta­mamladı. Atatürk Üniversitesi,   Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi.

Anadolu Destanı (Şiir), Bir Öpücüğe Barış (Öykü), Gerçekleşen Düş (Masal), Umutlara Değ­mez Kurşun (Öykü), Sessiz Kalemlerin Öyküsü (Şiir), Gök Yorgan Yer Yatak (Şiir),Türk Dili ve Edebiyatı Bilgileri Kaynak Kitabı, yayınlanmış, Daha On İkiye Değmemişti Eylül Saati(Şiir), Yansımalar(Düzyazılar) basıma hazır yapıtları.

 

Bir Öpücüğe Barış  (Kültür Bakanlığı Öykü Mansiyon Ödülü), Gerçekleşen Düş (İnönü Üniver­sitesi Masal Yarışması Birincilik Ödülü), Çanakkale Destanı (Çanakkale Turizm ve Tanıtma Derneğinin açtığı yarışmada Jüri Özel Ödülü), 1984 – 1994 – 1995 – 1996 yılları öğretmenler arası şiir yarışmaları birinciliği, aldığı ödüller.

 

 

 

 

 

KORKUM YOK YANİ ÖLÜMDEN

 

son tren mi ölüm dediğin

hani o meçhul tünelin

bilinmez karanlıklarında yitip giden

hani ardında aydınlık dünyaların

garip yangısı

ayaklarımız altında  kayıp giden

 kıldan köprüler

didinen onca cambaz

sırtımızdan atılamayan

yürekler dolusu ağır safralar

yani  canın olgunlaşması

ahirin işkence dolu

karanlık çilehanelerinde

hepimiz öleceğiz işte

kene gibi yapışkan o biteviye korkular

kaynayan katran kazanları

acının ve hüznün

yüreklere sığmayan

o canhıraş çığlıkları

her ne kadar usumuza düşmüyorsa da

hepimiz öleceğiz işte

yolu sarp, taşı bıçak gibi keskin

kumu güneş alevi

soluksuz, kuru

ve

ürkünç

ne hesaplar derilecek kim bilir

yani öyle bir şey işte

 

ama korkum yok her türlü ölümden

ne karanlıklar, ne tüneller

ne katran kazanları umrumda

                                           yeterince yanmadık mı

bu dünyanın ateşli zindanlarında

çilelerin en hasını

boncuk boncuk dizmedik mi

ucu yanık dizelere

yaşam denen o hain cellatın

insafına sığınıp, baş eğmedik mi

ayrılıklara, özlemlere, zulümlere

                                                  yani hiçbir şey umrumda değil

korkum yok yani ölümden

ama yüreğim çarpmayacak yine

bir daha öpemeyeceğim

o bal tatlısı dudaklarından

yanaklarına allar basmayacak

ıssız gecelerin en sevdalı dokunuşlarında

tenim ürperip de kanmayacak sana

yasemin kokulu akşamların kollarında

uyuyamayacağım en deliksiz uykularımı

gün doğmayacak yeniden

yokluğunda sancımayacak yüreğim

ve bir avuç toprağın karanlıklarında

sana doymadan gideceğim

yani hiçbir şey umrumda değil

korkum yok yani ölümden

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ANNEMİ

BABAM BALKONDAN İTTİ

( bir gazete haberi )

 

 

keskin bir bıçak gibi

gecenin böğründe

asılı kaldı çığlıklarım

kimse duymadı

 

çalınmadı kapım

çaresizdim

ölümüm erken oldu

sökün yüreğimi kafesinden özgür bırakın

koyun gitsin yasaksız sevdalara

bedenimi kurtlara, kuşlara atın ne olur

bir tek onlar bilecektir değerini

toprak, cesedimin son kırıntılarıyla

siliversin alınterini

mademki bir yanı tutsaktır kadınlığımızın

mademki dilimiz var da sözümüz yok

ve mademki ar, haya, namus

saçımızın telindedir

tepeden tırnağa örtünsek de

her ne varsa o kalın örtüler içindedir

ve mademki söylenmemiş sevdalarımız

bizden gayrı her bir kimsenin

bedelsiz iki dudağı arasındadır

mademki bir yanımız tutsak

diğer yanımız ölüm

gayrı diğeri katiyetle yasaktır

 

bedenimi kurtlara, kuşlara atın ne olur

bir tek onlar bilecektir değerini

toprak, cesedimin son kırıntılarıyla

siliversin alınterini

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

NEŞET USTA’DIR

hüznün kan  çiçekleridir bu kırık dökük dizeler

bir derin seherde hesabı görülür senelerin

ateş kızılıdır acılar / kalemler  erir,  yok olur

sessiz çığlıklara bulanmış birkaç  yorgun imgedir

iliştirilen /  zamanın, acımasız ve  sisli duvarlarına

gün, baştan ayağa vurgun yemiştir

bilinci yitik ve sustadır

senelerin  şavkı  vurur  o  derin çizgilere

saçlarında kar fırtınaları oynaşır

alev renkli mevsimler takılır dallarına

ellerinde son yapraklar kurumaktadır

sol  göğsünün tam orta yerinde

alev alır o eski yangınların tortusu

ağulu bir zamandır solunan

yorgun  omuzlara  çöker yitik senelerin  hüznü

yalnızlığın  derbeder bahçelerinde zakkum çiçekleri boy atar

bir korkuluğun kargalarla sohbeti   güzeldir

emektar bir kara tren yüklenir tüm özlemleri

yürekler susuz bir toprak gibi nasırlı ve çatlaktır

bir ozan damıtır derinlerinde zamanı

dökülür insanlık bahçesine  sessiz çığlıklar

gün, baştan ayağa vurgun yemiştir

bilinci yitik ve sustadır

birkaç dize düşer toprağa

bilirim Neşet Usta’dır

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Şengül Demirsoy Böcü

 

26 Ağustos 1967 ‘de Konya’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Ankara’ da tamamladı. Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümünden 1988 yılında mezun oldu ve 1992 yılında Ankara Üniversitesi ‘n de yüksek lisansını  yaptı. Sağlık Bakanlığına bağlı olarak yurdun değişik illerinde görev yaptı.  Halen Samsun Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesinde uzman psikolog olarak çalışmakta olan şaire evli olup Uğur adında oğlu, Ezgi adında da bir kızı var.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GİDERSEN

Gidersen,

neyim var neyim yoksa

alıp öyle gidersin…

Sevgimi acıtır,

beni yıkar gidersin…

Gidersen,

Ruhumu alır gidersin…

Narçiçeği bende kalır,

çiçeğimi ezer,

üzerime basar

öyle gidersin…

Gidersen,

Işığımı alır gidersin

Işıksız bırakır,

Beni yakar gidersin…

Gözlerin gözlerime değer

öyle gidersin…

Gidersen…

Yüreğimi alır gidersin…

Seni bende bırakır

öyle gidersin…

Gidersen,

canım alıp gidersin…

 

*

Bursa / 2005

 

Şengül Demirsoy

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SEVERMİYDİN O ZAMAN

 

Damla olsam, su olsam, yağmur olsam

Hem sevincin, hem gözyaşın ben olsam

Denizin, pınarın, ırmağın olsam

Aksam sana doğru her zaman

Sever miydin o zaman?

*

Dal olsam, çiçek olsam, yaprak olsam

Hem kışın, hem baharın ben olsam

Papatyan, gülün, sümbülün olsam

Savrulsam sana doğru her zaman

Sever miydin o zaman?

*

Güneş olsam, yıldız olsam, ay olsam

Hem gecen, hem gündüzün ben olsam

Işığın, kandilin, ateşin olsam

Yansam senin için her zaman

Sever miydin o zaman?

*

Mavi olsam, bulut olsam, kuş olsam

Hem umudun, hem hasretin ben olsam

Gökte uçan sevdalı güvercin olsam

Uçsam sana doğru her zaman

Sever miydin o zaman?

 

Şengül Demirsoy

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SEN GEL

Yağmur yağmur sevdiğim ol, gel

İnce ince, dolu dolu, çise çise

Bahar bahar sevdiğim ol, gel

Çiçek çiçek, gonca gonca, gül gül

Baharla gel, yağmurla gel, sevdiğimsin gel

Rüzgarla gel, güneşle gel, hevesimsin gel

Usulca gel, sessizce gel, her şeyimsin gel

Usanmadan, dinlenmeden gel,

yeter ki sen gel…

Renk renk sevdiğim ol, gel

Yeşil yeşil, al al, mavi mavi

Bulut bulut sevdiğim ol, gel

Hafif hafif, beyaz beyaz, tül tül

Yağmurla gel, alkımla gel, sevdiğimsin gel

Bulutla gel, umutla gel, hevesimsin gel

Usulca gel, sessizce gel, her şeyimsin gel

Usanmadan, dinlenmeden gel,

yeter ki sen gel…

 

Şengül Demirsoy

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

USULCA GİTME N’ OLUR BENİ TERKETME

Bitmesin aşkımız n’olur bitmesin

Yüreğimdeki ateş, özlem hiç dinmesin

Tükenmesin hayallerim, umudum hiç bitmesin

Usulca gitme n’olur beni terk etme…

*

Atma beni yaban ellere atıp da gitme

Katma beni acılara katıp incitme

Yakma beni ateşlerde yakıp kül etme

Usulca gitme n’olur beni terk etme…

*

Çekme ellerini karanlığımdan n’olur

Senin yokluğuna dayanamam gitme

Gidersen biter umutlarım sonum olur

Usulca gitme n’olur beni terk etme…

*

Mutluluğum ol, sevinçlerimi tutsak alma

Yarınlarımda hep sen ol, beni sensiz bırakma

Bu aşkı, bu sevgiyi bana çok görme

Usulca gitme n’olur beni terk etme…

*

Bir sen varsın dünyamda güzel olan

Yıkma dünyamı n’olur, yıkıp da gitme

Yaşam sevincimsin içime dolan

Usulca gitme n’olur beni terk etme…

*

Yüreğim, nefesim, sen iki gözümsün

Hayatım, dermanım, sen can özümsün

Gidersen ölürüm sevdiğim gel etme

Usulca gitme n’olur beni terk etme…

*

 

Mayıs, 2000 / ANKARA

 

Şengül Demirsoy

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DÜNDAR Faik

 

1950 Şanlıurfa doğumlu. İlk ve orta tahsilini Şanlıurfa’da, Yapı sanat enstitüsünü Adana’da, İnşaat mühendisliğini Ankara’da bitirdi. Askerliğini 1976 yılında İzmir Narlıdere’de yede subay olarak ifa etti. Karayolları, ( Genel müdürlük ve 4. Bölge.)  Azot sanayi, ( Mazıdağı, Şırnak, Samsun ) Köy hizmetleri ( Manisa) da toplam yirmi beş yıl çalıştıktan sonra kendi isteği ile 1994 yılında emekli oldu. İnşaat müteahhitliği, teknik müşavirlik, anonim şirketlerde genel müdürlük hizmetlerinde bulundu.

1995 de Manisa, 2011 de Samsun milletvekili adayı oldu. Muhtelif şehirlerde il yönetim kurulu üyeliği, İl Başkanlığı görevlerinde bulundu. Samsun’da yaşamakta olup İMO, AZOT ve SAY-DER üyesidir. Evli ve üç evlat iki torun sahibidir.

Kırk beş yıllık gazete köşe yazarlığını kesintili de olsa devam etmektedir. Bir çok yerel gazete ile, Samsun internet gazetelerinde, Müteahhitler derneği ve Eyvan dergisinde, Samsun TIME dergisinde köşe yazıları, dört ayrı antolojide şiirleri yayınlandı. Mühendislik, gazetecilik ve şairlik konularında bir ok plaket aldı. 2001 de ‘ Hicran yine hicran’ adlı ilk şiir kitabı yayınlandı. Atakum şiir akşamları ve Samsun şiir akşamları şiir etkinliklerine katılmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AHVAL-İ DİL

 

Soğuyunca gök kubbe, yağan yağmur kar olur.

Bitmeyince çileler buzdan yürek nâr olur

 

Yıkmadığım dil bana mizanda bir kâr olur

Nâ-hak yere zulümat ne büyük efkâr olur

 

Kıramam dal budağı gün gelir de dâr olur

Erenlerin sevgisi gönlümde bahar olur

 

Sinemde beslenen dost zehir sunan mâr olur

Zengin iken fakirlik sanma bana ar olur

 

Ömrüm tüketen dertten bu dilim bizar olur

Zerrecik günahımla yek derdim hezar olur

 

Hak etmezse tecelli âlem mihmandar olur

Bırakamam ülfeti belki bana yar olur

 

Bezm âlemde varsa can bu dil gülizar olur

Yoksa şems-i hayatım hepten tarumar olur

 

Aşkın gözyaşları ki ruhumda bir hâr olur

Hiç sönmedi sönmez ki edebi yanar olur

 

Fusun etmişse felek hayat hep esrar olur

Mümkün mü ki nasıl kul hak’ka isyankâr olur?

 

Severse dünyayı dil mahşerde naçar olur

Çar-ı yar-i Güzin bana umarım Dündar olur

 

“Hicran yine hicran” şiir kitabından

 

Faik DÜNDAR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

VATAN İÇİN

 

Bayrağımdaki al rengi şehit kanı ile suladım

Masmavi göklerden yalnız senin için

O tek hilali ve şark yıldızını kopardım

 

İçte ve dışta düşmanın bitmez senin

Yıkılma doğrul ve dimdik dur ayakta

Asırlar geçecek altından ulvi gövdenin

 

Sana olan matemler ihanetler biter umarım

Bayrağına yüz binlerce can dokudum

Sana can sana kan vermezsem yanarım

 

Ben şafaklarda gözyaşlarımla

Sana yürekten sana Kuran’dan

Gergef gergef dualar okudum

 

Faik DÜNDAR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ATAKUM SAHİLLERİNDEYİM BU AKŞAM

 

Aklım hala ayrılıkların kurşunlandığı

Yıllar önceki o veda akşamında

Ve bir sonbahar sabahı

Uykusuz gecenin sonrasında

Yeniden görmüştüm seni

Ve seni yazacağım bu gece

Eğme başını kaldır Allah aşkına

 

Doruklarda zümrütsün yemyeşil

Ve masmavisin sahillerde

Bu ilkbahar akşamlarında

Atakum sahillerinde yürürken ellerim cepte

Ve memleket sıcaklığı aktığında yüreğime

Gün batımıydı martılar çığlık çığlığa

 

Dalgaların coşturan sesleri

Özledim serinliğini Karadeniz’in var ya

Gün batsın sökmesin isterse şafak

Senin altı renkli kumların

Boncuk mavisi denizin

Hazan rengi saçların var ya

 

Seni daha da güzelleştirmiş yıllar

Sevmek seni her gün batımında

Güneş doğmasa, sabah olmasa ne çıkar

Sevdan silinmez ki hep anılarımda

 

Bak Atakum sahillerindeyim bu gece

Martılar çağırıyor yine

Sende akşamlar çöküyor yüreğime

 

Bir Mayıs akşamı Atakum’dayım yine

Ve birazdan sahile ineceğim

Martılar bekliyor beni her akşam

Yıldızlarını ve mehtabını seveceğim

Samsun’dayım

Atakum sahillerindeyim yine bu akşam

 

Faik DÜNDAR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HAN YOLCUSU

 

Şafaklar her söktüğünde

Yeni ümitlere doğruldum

Meğer kastı bizeymiş feleğin

Hep hicran ile yoğruldum

 

Umutları sabahlarda bekledim

İki kapılı yıkılası bu handa

Bahara yaza her şeye perde dedim

Mevsim kış bu son akşamda

 

Haksızlığa susmak ‘Yâ-sin’ siz ölüm

Musallada duyup ta konuşamadım

Kabirden berzahadır yolumuz gülüm

Nasıl olsa bu hana alışamadım

 

Faik DÜNDAR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DÜNDAR Fikret

 

Vize – Kırklareli 18.04.1942 doğumluyum.
Özel Darüşşafaka Lisesi (1960) ve Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi (1964) mezunuyum.
1977 yılında Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesinde ”Doktora” sınavını ”Pekiyi’ derece ile verdim. Ve ”Ziraat Doktoru” Akademik Kariyerini taşımaya hak kazandım.
Tarım Bakanlığının Diyarbakır ve Samsun Bölge Zirai Mücadele Araştırma Enstitülerinde 30 yılı aşkın süre ile ”Teknik Eleman” olarak görev yaptım.
Samsun Bölge Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsünün de ayrıca 1977 – 1987 yılları arasında ”Müessese Müdürlüğü” görevini deruhte ettim.
Samsun Ondokuzmayıs Üniversitesi Ziraat Fakültesi ve Samsun Meslek Yüksek Okulunda 1980 – 1996 yılları arasında ”Öğretim Görevlisi” olarak dersler verdim.
!996 yılında kendi isteğim ile emekli oldum. Şiir yazmaktan ve doğa ile içi içe olmaktan hoşlanırım. ”SEVDA GÜVERCİNLERİN KANATLARINDA ” (2007) adlı yayınlanmış bir şiir kitabım bulunmaktadır.
Şiirlerimden şu ana kadar 220 adedi değişik bestekârlar tarafından muhtelif makamlarda bestelenmiş olup ”SEVMESE KALBİM SENİ BU KADAR DA YANAR MI ” (TSM Rep. No: 21 453 ) ve ”YAKIŞIYOR SANA GONCAGÜL TAKSAN” (TSM Rept. No: 21 496) adlı eserlerimiz TRT Repertuarında yer almış bulunmaktadır. Evliyim ve iki evlat babasıyım.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HÜZÜN VAR İÇİMDE

Hüzün var içimde, sonsuz hüzün var
Hâlimi sormayın, sormayın dostlar
Nereye gidersem, benle beraber
Hâlimi hayıra yormayın dostlar

Feleğe ne ettim düşürdü derde
Bırakmadı peşim, benle her yerde
Dayanacak gücüm kalmadı serde
Perişândır hâlim, sormayın dostlar

Ne biçim çile bu, sona ermiyor
Felek dert veriyor, derman vermiyor
Kalbim kan ağlıyor, hâlim görmüyor
Bana öyle bakıp durmayın dostlar
Fikret DÜNDAR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAÇIP DURMA GÜZELİM

Kaçıp durma güzelim, öyle kaçıp ta durma
Kalbimden yaralıyım, bu defa da sen vurma
Dertlerim bir değil ki hangisini sayayım
Kalbimden yaralıyım bu defa da sen vurma

Gönüldür bu bilirsin hiç söz dinlemez ki o
Kırılır durur bazen, boşa inlemez ki o
Meltem, fırtına olur eser durur bağrımda
Kalbimden yaralıyım bu defa da sen vurma

Az mı çektiğim çile az mıdır söyle bana
Neydi günahım benim, kor oldum yana yana
Sildim senin adını haberim olsun sana
Kalbimden yaralıyım bu defa da sen vurma

Fikret DÜNDAR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SEVDİYSEM SUÇ BENDE Mİ

Sevdiysem suç bende mi, inan bahar yelimsin
Bağrıma akıp gittin sanki sevdâ selimsin
Yapayalnız kalbimde senden başka kimim var
Bağrıma akıp gittin sanki sevdâ selimsin

Baharım hazân oldu, yolunu gözlüyorum
Gecemde, gündüzümde hep seni özlüyorum
Aylardır yanıyorum, ateşim közlüyorum
Bağrıma akıp gittin, sanki sevdâ selimsin

Fikret DÜNDAR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

UFUKLARDA GEZİNDİM HEP

Ufuklarda gezindim hep, ne kadar aradım seni
Gelip geçen yolculara, martılara sordum seni
Dediler ki kanatlandı, uzaklara uçtu gitti
Gelip geçen yolculara, martılara sordum seni

Aşk şarabı içelim biz, kana kana demedim mi
Kendine yazık eyleme diye ben söylemedim mi
Yanarak kül olacağız, bunu sen bilemedin mi
Gelip geçen yolculara, martılara sordum seni

Eğer özlediysen beni, vakit çok geç olmadan gel
Önceden her şeyi düşün, kalbe hüzün dolmadan gel
Kahredip durma kendini güzel yüzün solmadan gel
Gelip geçen yolculara, martılara sordum seni

Fikret DÜNDAR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ECEVİT Osman

 

 

1940 yılında Akşehir’de doğdum. İlk ve orta öğrenimimi Akşehir’de tamamlayarak, 1958 yılında Afyon lisesi ve 1962 yılında ise Ankara Üniversitesi, Ziraat Fakültesinden mezun oldum. Askerlik görevimi (1962–1964) tamamladıktan sonra; Adana Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsünde göreve başladım. 1965 yılında ise Atatürk Üniversitesi, Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümüne asistan olarak atandım. 1969 yılında Doktoramı tamamladım. 1970–1973 Missouri Eyalet Üniversitesi, Entomoloji bölümünde, doktora sonrası araştırıcı olarak çalıştım. 1973 yılında Türkiye’ye döndüm ve 1974 yılında Doçent oldum. 1982 yılında Profesörlüğe yükseltildim ve 1983 yılında On dokuz Mayıs Üniversitesi, Ziraat Fakültesine Prof. kadrosuna atandım.

1986–1992 yılları arasında Dekan yardımcılığı, 1983- yılından 2007 yılına kadar Bitki Koruma Bölüm Başkanlığını, 2002 ile 2007 arasında On. Mayıs Üni, Ünye İİBF dekanlığı.

2006 ile 2007 tarihlerinde Ordu Ün., Rektör Yardımcılığı, Uzun yıllardan beri devam eden, Fakülte Kurulu, Yönetim Kurulu Üyeliği, Bölüm Kurulu Başkanlığı ve Dergi kurulu başkanlığı gibi benzeri görevlerde bulundum.

Yüksek lisans tez yönetimi, Yüksek lisans yürütücülüğü, Doktora yeterlilik, Doktora tez yürütücülüğü, Yrd. Doç. jüri üyeliği, Doçentlik jüri üyeliği ve Prof. jüri üyeliği olmak üzere 70 adet akademik derecede görev yaptım.

Yayınlanmış 100 adetten fazla eser ve 9 adet ders kitabı ve 17 kadar çeşitli konularda kitapçığım bulunmaktadır. İki gazete ve iki dergide makale yazdığım için 1000’den fazla makalem bulunmaktadır.

O.M.Ü. Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölüm Başkanlığı ve Ünye İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanlığı ve Ordu Üniversitesi Rektör yardımcısı görevlerinde iken 2007 yılında emekli oldum. Emekli olduktan sonra 2 ders kitabım yayınladı. Üçüncüsü basıma hazır.  Ayrıca, 2002 yılında yayınlanan bir deneme ve 2011 yılında yayınlanan şiir kitabım bulunmaktadır. Evliyim

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BULDUYSAN

 

niçin arıyorsun, eğer bulduysan,

şansın ipi eline geçmiş, tutuyorsan,

onun en büyük nimet olduğuna inanıyorsan;

iyi düşün, kaçan balık büyüktür bunu bilmiyorsan.

 

az ile kanaat etmek olabilir yetersiz,

çok, daha çok, daha fazla olsa da kifayetsiz,

edinmenin, biriktirmenin sonu yok, şüphesiz;

götüremezin bir şeyler öbür tarafa, zira kefen cepsiz.

 

hayata gelmiş olmak bir mucizedir,

onun büyüklüğünü düşünmek bile nicedir,

yaşamak sadece yemek içmek, eğlenmek de değildir;

mucize ise insanca düşünmektedir.

 

yaşamak mı, yaşarken ölü olmak mı ?

hayatla, mematla sınava tabi olmak mı ?

asıl olan zorlukları aşarak, hayatta kalmak mı ?

tercih ise senindir; olmak mı, olmamak mı ?

 

hayatta kalmak isteriz sebatla,

aramız pek iyi olmasa da mematla,

hatalı olsa da yolumuz, ayrılmayız sadakatle ;

sonunu bile, bile yaşarız, muhabbetle.

 

asıl olan hayatın gayesi hakta,

lakin, aranır “O” çok ama, çok uzakta,

tanımalısın, yakalamalısın, bırakmamalısın onu sebatla;

insanlar hep olmalıdır, bu muratta.

 

İnsan olmak Allah’tan en büyük hediye,

biriktirmek, daha çok biriktirmek ne için, ne diye,

düşüncede yaşamak insanlar için en büyük hediye;

düşünle, hak içinde olmak en büyük seciye.

 

 

Osman ECEVİT

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DÖKÜLEN YAPRAKLAR

 

Zamanından önce dökülen yapraklar,

Nafile, arkasından edilen ahu-vahlar,

Çağlayan gibi aksa da gözden yaşlar;

Asla dinmez, hiç dinmez kalpteki acılar.

 

Dökülen yapraklarla sıra gelir kimilerine,

Hazır olunmasa da şans vurur birilerine,

Sana, bana, bize, size veya bir ötekine;

Düşecektir mutlaka birinin kısmetine.

 

Niçin yoktur, önce gidenlerin bir haberi,

Sefanın merkezi, bulundukları yerleri,

Budur herhalde, habersizliğin sebebi;

Onun için devam ediyor âdemin seferi.

 

Gidenler mi, yoksa kalanlar mı şanslı,

Karar vermek zor, bu karar iki başlı,

Başka çaren yoktur, olsan da çatık kaşlı;

Doğarken bile yaklaşırsın sona telaşlı.

 

Merak edilir öteki taraf, öbür Dünya,

Doğum mucize, yaşam güzelmiş güya,

Acılarla dolu sanal yaşam sanki hülya;

Bunlara aldanma gördüklerin hep rüya.

 

İnsan sarılır hayata sebebini bilmeden,

Kaderine yazılanı silmeden, silemeden,

Sonunu bilir, ama bilinçsizdir, bilmeden;

Gülerken içine akıtır yaşları dinmeden.

 

Oradadır Mevlâna’nın şeb-i aruzu,

İnsanlık orada bulur mutlak huzuru,

Orada yoktur, paranın, pulun nüfuzu;

Dünyalara değişilmez hakkın huzuru.

 

 

Osman ECEVİT

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

EĞER

 

Hep eğer ile geçerse hayat,

Ondan elbette alınmaz hiç tat,

Geriye kalan her şey, bayat mı, bayat;

Yaşadığını zannedersin, lakin bu yaşam mı, heyhat.

 

Hep keşke ile başlarsa cümleler,

Eksik yaşamı ifade eden tümceler,

Sonunda gelse bile tava ile tencereler;

Ateş küldür artık, pişirilemez nimetler.

 

Kırlaşan, dökülen saçlarla,

Başlarsan konuşmaya vahlar la,

Ama, hiç fayda bulunmaz bu eyvahlar la,

Ancak, hayatını tamamlarsın, bu ah-u vahlar la.

 

Hiç gelmemesi daha iyidir,

Geç gelen akıl makbul da değildir,

Derlerse desinler bu akıllı değil, delidir;

Keşkeler, eğerler yoktur, sonuç ise bellidir.

 

Keşke, gençler bilebilseydi,

İhtiyarlarlar ise, yapabilseydi,

Güç ile bilgi beraber olabilseydi;

Sözün gelişi bu ya, her şey olabilir miydi?

 

Son pişmanlıklar fayda vermez,

Sadece aklın seni bir yere götüremez,

Çünkü, ihtiyarlık pazarda beş para etmez;

Aklın erse de bir iş yapmağa gücün hiç yetmez.

 

Keşkeler, eğerler olmadan çalış,

Kaderin fırsat vermese bile buna alış,

Bilgi ve çalışma azminle örebilirsin nakış;

Yaşa insan gibi, yarat eserler ebediyete yakış.

 

Osman ECEVİT

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GÖLGELER

 

Maziden uzayarak gelen upuzun gölgeler,

Hatıralarımı sis gibi kaplayarak perdeler,

Düşünmek istemem zira onlar beni örseler;

Tekrar yaşamak mı? Asla başımı kesseler.

 

Karamsarlık basar içime karadan daha kara,

Bu acısı dinmeyen, kapanmayan bir yara,

Nafile, gerek yok böyle acı, acı feryada;

Geçen zamanla, daha da çok yanarsın nara.

 

Kaçmak istesem de, karanlık gölgelerden,

İnadına büyüyerek takip eder bir yerlerden,

Aksın isterim aydınlık, ferahlık gönlümden;

Olur mu dersiniz, açılır mı bahtım yeniden.

 

Umut ederim aydınlığı uzayan günlerden,

Lakin durmaz onlar da gün dönümünden,

Kısalan günlerden sonraki uzun gecelerden;

Kurtulamam asla, o kapkara gölgelerden.

 

Sevemem asla, upuzun zulmet dolu kara geceleri,

Hep bahtımın aydınlık olmasını isterim niceleri,

Hissederim aydınlıklarla yaşamımın sevincini;

Gölgeler, karanlıklar oldu hayatımın işkenceleri.

 

Gölgeler, karanlıklar kara bahtımın karaları,

Sarması mümkün değil, elbette, kanayan yaraları,

Lâkin dinse bile, kalbimin durdurulamayan acıları;

Yine de isterim, hep isterim illâki aydınlıkları.

 

Sevmedim, sevemem, asla gölgeleri ve karanlıkları,

Zulmet vardır,  acı vardır, açılmaz kimsenin bahtları,

Vazgeçemem, severim her zaman aydınlıkları;

Zira desinler bana hep aydınlıkların adamı.

 

 

 

Osman ECEVİT

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ERDEMİR Hikmet

 

01.01.1942 tarihinde Bayburt’ta doğmuştur. Lise mezunu olan şair evli olup iki erkek evladı olan şairin Ekin isminde bir kız ve Kaan isminde bir erkek torunu vardır. 1967–1969 tarihleri arasında Bayburt Vergi Dairesinde, 1969–1998 tarihleri arasında Samsun Büyük Şehir Belediyesi’nde kamu görevi yaptıktan sonra 1998 yılında kendi isteği ile emekli olmuştur.

1972–1974 ve 1999–2002 yılları arasında Samsun’da ki ‘Bayburtlular Kültür ve Yardımlaşma derneği’ başkanlığını yapan şair ayrıca Samsun Belediyeleri işçi ve memur emeklileri yardımlaşma ve dayanışma derneği’nin kurucu başkanlığı ve başkanlık görevini yürüttü.

Okul yıllarındaki şiir denemeleri dışında 1984 yılında şiir yazmaya başlamış ve bu güne kadar üç yüz elli şiire imza atmıştır. Şiirleri Samsun’da yayın yapan HÜRSÖZ gazetesinde ‘Şiir diliyle’ adlı şaire ait köşede yayınlanmıştır. Yine Samsun’da yayın yapan ‘Demokrasinin Müdafii’ gazetesinde yayınlanmıştır.

Şiirlerini daha çok hece kalıbı ile yazan şairin bazı şiirleri de İlhan YARDIMCI’nın ‘ SEN KİMSİN’ adlı kitabında da yer almıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YAK  DA  GİT

 

Anlıyorum gideceksin çare yok

Bari son kez gözlerime bak da git

Senin için tutuşan şu kalbime

Vur hançeri kanım yere dök de git

 

Git gidebildiğin en uzak yere

Senin için değil bu zor mesele

Sevda dinamitin doldur gönlüme

Fitilini bir kibritle yak da git

 

Kahretsin, gönlüme geçmiyor sözüm

Ardından gelmeye çekmiyor dizim

Ne kadar yalvarsam geçmiyor nazım

Sefil hallerime bir kez bak da git

 

Beni bırakıp da burda kederde

Mutlu olacaksan gittiğin yerde

Nasılsa fark etmez sence ölsem de

Boynuma yağlı bir sicim tak da git

 

Mademki boşaymış tüm emeklerim

Neyi ümit eder neyi beklerim

Fark etmez mezara sensiz giderim

Bari tabutuma çivi çak da git

 

Nedir Hikmeti’nin çektiği senden

Eğer bir kusuru varsa bilmeden

Ölüm fermanını yazıp şimdiden

Acıma sehpama ipi tak da git

 

Hikmet ERDEMİR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BARIŞI SEVENLER GELSİN

 

Dünyaya dört yandan kucak açmışız

Dostluğa inanan dost olan gelsin

Dostluğa dostlukla değer biçmişiz

Kendini biz gibi dost bilen gelsin

 

İster Avrupalı ister Afrika

Fark etmez Asyalı ya Amerika

İlkemiz dost dünya, barışık dünya

Kardeş gibi candan el sıkan gelsin

 

Birlikte ağlayıp birlik gülelim

Bir dilim ekmeği ortak bölelim

Yaşamak çok güzel neden ölelim

Silahları çöpe atanlar gelsin

 

Tutuşalım siyah-beyaz el ele

Ağılalım büyük mutlu evrene

Karşılık verelim candan sevene

Bizim gibi candan sevenler gelsin

 

Anlayalım yoksulların halini

Kavrayalım uzanan dost elini

Yapalım tüm insanların gönlünü

Gönül yapmasını bilenler gelsin

 

Sormayalım hangi ırksın, dinin ne

Bırakalım inancını kendine

Barışı sevgiyi koyup gönlüne

Allah’ı bir bilip inanan gelsin

 

Tüm insanlar verelim hep el ele

Ulaşalım dünyada en güzele

Hikmet’i der, değil bu zor mesele

Yeter ki barışı sevenler gelsin

 

Hikmet ERDEMİR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SÖZÜN ÖZÜ

 

Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki

Kimse de merhamet insaf kalmamış

Bir yandan zulmeden, ezen ezilen

Bir yanda feryatlar arşa dayanmış

 

Güçlü olan zulmediyor güçsüze

Ayaklar baş olmuş girmiş meclise

Çöpe atılıyor bilim hendese

Gerçek ilme hiç itibar kalmamış

 

Kulak sağı gözler görmez mazlumu

Karı için baba satar oğlunu

Elin versen dostun kapar kolunu

Dünyada dosta da güven kalmamış

 

Elde zincir sallar dudakta ıslık

İtimadın karşılığı kancıklık

En uzun evlilik ancak bir yıllık

Nikâhında bir anlamı kalmamış

 

Oğlan maçta, kız diskoda keyfinde

Her gün kırk kişinin eli belinde

Her taraf meydanda halkın önünde

Göbek atar, ar ve namus kalmamış

 

İhtiyarı genci kalmış kumara

Her atışta zarı gelir dubara

Kahve kültüründen tam on numara

Kendi kültüründen eser kalmamış

 

Herkes düşmüş kendi nefsin peşine

Bakan yok kimsenin gözün yaşına

Kardeş çelme atar öz kardeşine

Ataya kardeşe sevgi kalmamış

 

Yağmakta semadan yıldırım boran

Elbette kavrulur altında duran

Vahşete tek çare olur da iman

Ne yazık ona da inanç kalmamış

 

Çarşının pazarın yok bereketi

Fakirler kurbanda görüyor eti

Yeter artık çok uzatma Hikmeti

Sözün özü edep erkân kalmamış.

 

Hikmet ERDEMİR

 

 

 

 

 

 

 

BENİ UNUTTUKTAN SONRA

 

Tabutumdan tutmasınlar, taşımasın dostlar beni

Götürüp od’a atsınlar ister yaksın ateş beni

İster taş da dikmesinler kimse bilmesin kabrimi

O bivefa yüz çevirip beni unuttuktan sonra

 

Kimse gelmesin kabrime okumasın bir fatiha

Hırpalanmış b bedeni adadım yüce Allah’a

Güneşim erken kararmış bir ümit yoksa sabaha

Varsın dostlarda unutsun ömrüm karardıktan sonra

 

Meğer nede aldanmışım nasıl kanmışım sözüne

Her şey gibi sahte imiş kanmışım güzel yüzüne

Lazım değil gözyaşların dökmesin kabrim üstüne

Onca yıl bir çocuk gibi beni avuttuktan sonra

 

İsterse silsin ismimi notlarının arasından

Çıkarıp yırtsın resmimi resimlerin ortasından

Ben usandım, gına geldi, böyle gönül sevdasından

İster O’da bıktım desin beni bıktırdıktan sona

 

Ben Hikmeti minnet etmem öylesi bir vefasıza

Pişmanım deyip el açsa çökse de karşımda dize

Uzatmanın anlamı yok ne gerek var uzun söze

Bilsin ki bende unuttum beni unuttuktan sonra

 

Hikmet ERDEMİR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GÜNAY Ahmet

 

1959 YILINDA Amasya ili Taşova ilçesi Destek köyünde doğdu. İlkokulu kendi köyünde, Ortaokulu Borabay köyünde okudu. 1982 yılında TCDD’de işe başladı. Çalışırken Açık öğretim Lisesi’ni bitirdi. Sırasıyla Kütahya, Erzincan, Erzurum, Tokat ve Samsun’da görev yaptı. 2008 yılında iş kazası sonucu sakat kaldığından 2009 yılında emekli oldu. Evli ve Emrah ve Ebru isminde iki çocuğu vardır. Halen Samsun’da ikamet etmektedir.

 

Çalışırken yazmaya başladığı şiirlere emekli olduktan sonra devam eden şairin yüzden fazla şiiri internet sitelerinde yayınlanmaktadır. Atakum şiir akşamları ve Samsun şiir akşamları  gurubunun bir üyesi olan şair’in ‘GÜNDOĞDU SEVDAMA’ isimli şiir kitabı 2011 yılında yayınlanmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BANA KIZACAK

 

Hanımlar koşuyor ayna başına

Sözüm çoklarını belki üzecek

Değerli zamanı harcar boşuna

Kolay gelsin desem bana kızacak

 

On bire girmeden makyaj yapıyor

On üçe girmeden dudak öpüyor

On sekiz olmadan evden kopuyor

Varıp evlat desem bana kızacak

 

Bakın mini etek dizden çok kısa

Deri mont giyinmiş sıkışmış kese

Ayaküstü makyaj yapıyor pasa

Varıp bacım desem bana kızacak

 

Kulaklara büyük bir küpe takmış

Nerde koku varsa hepsini sıkmış

Sıcaktan terlemiş boyası akmış

Varıp yenge desem bana kızacak

 

İki ayağının basar ucuna

Zıpkın gibi giymiş geniş kıçına

Siyah boya sürmüş beyaz saçına

Varıp teyze desem bana kızacak

 

Ahmet’im hitabı valla bilmiyor

Bir defa bakmakla belli olmuyor

Şu ağır makyaja aklım almıyor

Varıp nine desem bana kızacak

 

Destek’li Şair Ahmet GÜNAY

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BÖYLEYDİ BİZİM KÖYÜMÜZ

 

Sis çöktü görünmez dağların ucu

Sessiz terk edildi bizim köyümüz

Üstüne kim alır işlenen suçu

Hayalimde yaşar bizim köyümüz

 

Mısırı döverdik çıkardı somak

Çıkrık yün eğirip sarardı yumak

Nasılda oynardık çelikle çomak

Hayalimde yaşar bizim köyümüz

 

Şu televizyonu kimse bilmezdi

Gece sohbetleri bir tür bitmezdi

Ayran çorbası pekmezsiz gitmezdi

Hayalimde yaşar bizim köyümüz

 

Döner saban çıktı toprağı deşti

Dostluk karşılıklı imece işti

Gençleri kaçırdık şehirler taştı

Hayalimde yaşar bizim köyümüz

 

Ahmet der başımı sardı aklarım

O günler aklıma gelir anlarım

İki gözüm çeşme nasıl saklarım

Hayalimde yaşar bizim köyümüz

 

Destek’li Şair Ahmet GÜNAY

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SİMİTCİ ÇOCUK

 

Bir bahar günüydü dışarı çıktım

Soğuğu geçirdi sırtımda gocuk

Heykelin önünde bir banka çöktüm

Sabah karasına dolanır çocuk

 

Epeyce uzaktan gözüme battı

Gelip etrafımda iki tur attı

Derdimin üstüne derdini kattı

Ekmek arasına dolanır çocuk

 

Üst üste dizili buz gibi simit

Aşağı yukarı yirmiydi limit

Günlük kazancına bağlamış ümit

Çamın çırasına dolanır çocuk

 

Astarı bilmeyen yüzünü görür

Gidenin yanında usulca yürür

Bazen de önüne geçerek durur

Neden sorusuna dolanır çocuk

 

Simitler yağmurdan ıslanmıştı az

Emsali oynarken izler bir çift göz

Bak bulamıyorum söylenecek göz

Güneş sarısına dolanır çocuk

 

Yanından geçerken bir tane aldım

Parayı uzatıp maziye daldım

Böyle koşturmaya şaşırıp kaldım

Ortak mirasına dolanır çocuk

 

Saçlara bak boncuk oncuk oluşmuş

Sular susamları bir bir bölüşmüş

Tepsi tabanında hepsi buluşmuş

Simit parasına dolanır çocuk

 

Paçasından sızan pabuca girmiş

Ayakkabı suyu epeyce sormuş

Onu süzdüğümü fark edip görmüş

Tepsi darasına dolanır çocuk

 

Alışkanlığı var çok erken yatmak

Gride kalanı çabucak satmak

Beş yüz lirasına az daha katmak

Ülke mirasına dolanır çocuk

 

Ahmet’im de onun hastası varmış

Küçücük insanı bir telaş sarmış

Ağır yükü alıp sırtına vurmuş

Düzen yarasına dolanır çocuk

Destek’li Şair Ahmet GÜNAY

 

 

 

 

 

 

AĞLARIM ANA

 

Bir insan yaşatmak bakın ne demek

Çok sıkıntı çektin minnetim sana

Nasıl unutulur verdiğin emek

Nasihat aldıkça ağlarım ana

 

Küçük kulağıma okundu isim

Kutsal kucağında çıkmadı sesim

Senden bir başkası gözümde cisim

Ninniler çaldıkça ağlarım ana

 

Dokuz ay karnında taşıdın beni

Kollarında tutup kaşıdın beni

El bebek gül bebek pişirdin beni

Hayale daldıkça ağlarım ana

 

Elindeki bezle usulca sardın

Belimden aşağı höllüğü serdin

Aynalı beşiğe yatırıverdin

Çocuksu oldukça ağlarım ana

 

Her iki memenden emerken sütü

Tek tek öldürmüşsün başımda biti

Yanımdan kovmuşsun kediyle iti

Namazlar kıldıkça ağlarım ana

 

Bir kalkan misali gererdin teni

Uykusuz geceler eritti seni

Sevgiyle şefkatin büyüttü beni

Kendimi saldıkça ağlarım ana

 

Yaşımı basarken atmışım adım

İki de bir düşer koparmış ödüm

O son günlerimde konuşmuş idim

Resimler soldukça ağlarım ana

 

Gerekeni bana arayıp buldu

Bebeğin kocaman bir adam oldu

Ahmet’im gözlerin yaşlarla doldu

Dünyada kaldıkça ağlarım ana

 

 

Destek’li Şair Ahmet GÜNAY

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İNCESU Mehmet

 

1955 yılında Samsun’un Alibeyli köyünde doğdu. İlkokulu Alibeyli köyü İlkokulu’nda, Ortaokulu Devrim Ortaokulu’nda, Liseyi de Merkez Endüstri Meslek Lisesi yapı bölümünde okuduktan sonra 1975 yılında A.Ö.F. Ankara Teknik Yüksek Öğretmen Okuluna kaydını yaptırdı. Aynı zamanda da T.E.K.’nun Şebeke tesisi bölümünde de işe başladı. Teknik okulu bitiremeden ayrılmak zorunda kaldı. Halen TEİAŞ. ‘de çalışmasına devam etmektedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SEVİYORUM YALNIZLIĞIMI

 

Seviyorum yalnızlığımı

Hiç bir kimse olmasa da yanımda

Seviyorum yalnızlığımı

Üç maymun esir almış dünyayı

Dostlarda kayboldu dostluklarda

Karışmıyorum artık kimseye

Yalnızlığıma kıvrılmışım

Benim rüyam başka

Hayallerim başka

 

Bir çocuk gibiyim şimdi

Bir çocuk gibi saf,

Bir koyun gibi uysal

Sürüye kattılar bizi

İstemesek de başımızda çobanlar

Onlara karşı dik tutamazsın başını

Pusturulursun

Karşı koyamazsın kayrılmalara

Susturulursun

 

Kaybetmeye başladık benliğimizi

İsyanlardayım yaratana

Şikâyetim var

Kediler boğmaya kalkışırken aslanı

Ben seviyorum yalnızlığımı

 

1978 / Mehmet İNCESU

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİR MAYIS

 

Kapitalim yok emekçiyim ben

Emeğimle kazanırım lokmamı

Gün bayram

Gün emeğin bayramıymış a dostlar

 

Bayram gelmiş neyime

Anam anam garibem.

 

Kimler kalmış kimin için

Fabrikalar satıldı ne ala

Ücretin asgari ne güzel

Fabrikalar kapatıldı şahane

Küreselleşme adına bahane

Kotalar kondu göğüsteki nefeslere

Tarlalar ekilmedi işletildi. Kime ne

Eh ucuza ithal edip yiyoruz ya daha ne

Topraklar satıldı topraklılara

Umut tükenmedi her şey şahane

Hak yok, grev yok, mitingler sessiz

Neşelenin emekçiler bayram sizin bayramınız

Gün emeğin bayramı

 

Bayram gelmiş neyime

Anam anam garibem.

 

Mehmet İNCESU

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SEVİNCE

 

Biz sevince ta yürekten severiz

Karşılıksız sevgi yüreğimizde

Bilmeyiz yapmacık tebessümleri

Doğruluk bayrağı direğimizde

 

Vatan bir bayrak bir bakar yüz yüze

Türkü, Kürdü, Çerkezi bir biçimde

Köylüsü şehirlisi birdir hep bize

Hepsine de sevgi vardır içimde

 

Menfaatle değişmiyor özümüz

Lort yapıya kapalıdır kapımız

Dış renklerle kamaşmasın gözümüz

Seven kalbe sevgi dolu yapımız

 

Bu zamanda her şey suni doğrusu

Saray görünüyor yoksula hanı

Bunu yazar bunu söyler İncesu

Uykudadır bu vatanın insanı

 

1978 Mehmet İNCESU

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAHRAMAN İsa

 

 

1953 tarihinde ORDU ili Gölköy ilçesinde doğdu. Eğitimciliğe Urfa’da, Vezirköprü’de, Rize’de, Çarşamba’da yaptıktan sonra Samsun 23 Nisan ilköğretim okulundan emekli oldu.

Saz çalmaya genç yaşta başlayan şair, türkü formunda yazılı şiirleri bestelemektedir.

Halen Atakum’da ikamet eden şair Atakum şiir akşamlarının müdavimlerindendir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ELDEN BANA NE

 

Bakma ardımdan bıraktım diye

Sen vardın kalbimde elden bana ne?

Yıllar hep geçerken el oldun diye

Sen vardın kalbimde elden bana ne?

 

Neydi sebep bilmem hep uzak durdun

Ne düşündün bilmem ne hayal kurdun

Günahım yok iken kalbimden vurdun

Sen vardın kalbimde elden bana ne?

 

Yalnız koydun beni bir tek başıma

Bakmak istemedin gözüm yaşına

Dumanlar yürüdü karakaşıma

Sen vardın kalbimde elden bana ne?

 

KAHRAMANİ der ki yıllara sustum

Ayrı yaşanan şu âleme küstüm

Senle yaşamaktı var olan kastım

Sen vardın kalbimde elden bana ne?

 

 

İsa KAHRAMAN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

VUR BENİ

 

Sevmek suçsa seni tutup kolumdan

Gözyaşımdan olan sele vur beni

Olsam da izimden hem de yolumdan

Bir tufan estiren yele vur beni

 

Yanmayan anlar mı yanan halinden

Sarılsam da yatsam saçın telinden

Susadım gülüm yar aşkın elinden

Bir denize ya da göle vur beni

 

Seher vakti garip bülbül misali

Oldum bende sana sevdalı

Aşikârdır sevdam bilir ahali

Sazımdaki öten tele vur ben

 

KAHRAMANİ de ki garibim elde

Nem varsa içimde dildedir dilde

Kemer eyle beni sıkıca sar da

İzim kalsın sende bele vur beni.

 

İsa KAHRAMAN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

OZANLAR

 

Bu sabah erkenden kalkıp yürekten

İnsanlık namına okur ozanlar

Yıldırmaz onları düzen bozanlar

İnsanlık namına okur ozanlar

 

Eli olmayana düzeni verdik

Nemiz var nemiz yok hepsini serdik

Atamdan kalan yedik bitirdik

İnsanlık namına okur ozanlar

 

İnsanlıksa amaç ispat etsene

Ata’nı tanıyıp yolun bilsene

Perme perişanız bakıp görsene

İnsanlık namına okur ozanlar

 

Tüm değerler kaldı yazık ayakta

Para öne çıktı bizse tuzakta

Dertler içimizde neşe uzakta

İnsanlık namına okur ozanlar

 

Dikkate alınmaz doğru küllenmiş

Tokat yemiş ehli, şeytan dillenmiş

Cehalet düşmandır ATA’m söylemiş

İnsanlık namına okur ozanlar

 

Hey KAHRAMANİ hey çalar söylersin

Vatanın aşkına yazar söylersin

Sus vallahi sende derin boylarsın

İnsanlık namına okur ozanlar

 

İsa KAHRAMAN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ALKIŞ TUTAN GÖRMEDİM

 

Nice sevdalardan haz aldım da ben

Şu garip gönlüme dalan görmedim

Seyrettim alemi gezdim dolaştım

Gönülden kapımı çalan görmedim

 

Ders verenler hepten yolun şaşırmış

Domuz olup hepten malın aşırmış

İnsanlığa hey dost haram içirmiş

Adam gibi adam olan görmedim

 

Hak hukuk nizamdan söz edenlerden

Kötüye iyiye yüz edenlerden

Devletin malını toz edenlerden

Suçu üzerine alan görmedim

 

Doğrudan dürüstten hoşnut olmazlar

Hakka ve hukuka hiçte uymazlar

Para olmadı mı kendin yormazlar

Doğru dürüst görüp çizen görmedim

 

Davul zurnam sazım susar oldular

Ecdadım sesini kısar oldular

Düşmanlar yurduma basar oldular

Korkudan bunları yazan görmedim

 

KAHRAMANİ der ki çok geç kalmışım

Neşet’ten okumuş çok ders almışım

Bu yaşta bende mi şair olmuşum

Buna bile alkış tutan görmedim.

 

İsa KAHRAMAN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KALYONCU Cafer

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KARA Server

 
20.03.1958 ORDU/ Ünye doğumlu. İlk, orta, lise tahsilini Ünye’de yaptı.1977 yılında İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü Almanca bölümüne girdi.1980 yılında mezun oldu. Ocak 1981 yılında Çorum Ticaret Lisesi’ne de Almanca öğretmeni olarak atandı. Beş yıl Çorum’ da çalıştıktan sonra Samsun’ a tayin oldu. Samsun’ da sırasıyla İmam Hatip Lisesi, Gülsüm Sami Kefeli İl­köğretim Okulu, Atatürk İlköğretim Okulu ve Gazi İlköğretim Okulun da görev yaptı. Öğret­menliğinin son on yılında Türkçe öğretmeni olarak görev yaptığı dönemlerde şiire daha çok ilgi duydu ve amatörce şiirler yazmaya başladı. 2006 yılında emekli oldu. Emekli olduktan sonra ticaret hayatına atıldı ve halen Samsun’ da toptan ve perakende kırtasiye işiyle uğraşmaktadır. Fırsat buldukça şiir programlarına katıl­maya özen göstermektedir. Evli ve iki çocuk babasıdır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KARADENİZ VE BEN
Karadeniz bu gün bir başka durgun.
Sevgilinin peşinden koşan aşık gibi yorgun.
Görünüşüyle sanki beni andırıyor,
Koynuna aldığı sevgililerden hep yemiş vurgun.

Belki birazdan isyan edecek,
Dalgaları köpürüp deliye dönecek.
Kıyıya her vurduğunda, önüne geleni yıkıp
Hırs gözyaşlarını dökecek.

Bir deniz kızı çıkıp da
Hem onu hem beni sakinleştirir mi,
Aşk yaralarımıza merhem sürüp
Tüm acılarımızı dindirir mi?

Server KARA
Ağustos 2008

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HÜZÜN ŞARKILARI ÇALSIN
İstiyorum ki bu akşam
Yalnız hüzün şarkıları çalsın.
Aşığın mızrabının vurduğu teller,
Neyzenin üflediği nefesler
Hep kulaklarımda çımlasın.

Öyle yalnızım ki bu akşam
Hangi meyler,hangi kadehler
Yalnızlığımı paylaşır?
Evvel sevgilinin ıslattığı dudaklarımı
Şimdi kadehimdeki şarap ıslatır.

Şu boş,dilsiz,ruhsuz duvarlara mı konuşayım
Ben yalnızlığı ta içimde yaşarken
Hangi neşeli şarkıyla coşayım?
Çal kanuni çal,
Tezenenin sivri ucu tellere değil
Kalbime saplansın.
Tellerle birlikte gönlüm de ağlasın.
Gönlüm de ağlasın.

Eylül 2010

 

Server KARA

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SEVGİ NEYDİ
Sevgi emekti, kocaman bir yürekti.
Kalburlardan değil un olup ince elekten geçmekti.
Ferhat gibi dağları delen bilekti.
Kâğıda yazmak değil, taşa kazımak,
Çağlara hitap etmekti sevgi.

Sahi sevgi neydi?
’’Seni seviyorum’’ demek değildi sevgi.
Yoluna baş koymaktı,
Beklemesini bilmekti, sabırdı.
İğneyle kuyu kazmaktı sevgi.

Sevgi Mecnundu, Leylaydı,
Tüm zamanlara Kerbela’ydı.
Susuz çöllerde yanıp kavrulmak,
Sam rüzgârlarıyla kum gibi savrulmaktı.
Aslı gibi Kerem gibi ateş olup yanmaktı sevgi.

Şırıl şırıl akan kaynaktan,
Gürül gürül akan ırmaktan içmek değildi sevgi.
Damlayı derya sanmak ve o damlayla kanmaktı sevgi.

Sevgi acımak, vahlanmak değil
Elinden tutup kaldırmaktı.
Fakirin, garibanın sadece umutlarına değil
Sofrasına ekmek katmaktı
Onların da yüreklerinde atmaktı.

Sevgi güle değil dikene konmaktı
Tatlıya değil acıya banmaktı.
Tüm acılara rağmen hayatı sevmek ve hayata tutunmaktı.
Sahi sevgi neydi?

Mayıs 2011

Server KARA

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SEN MİSİN?
Sen misin bir gece ansızın
Gönül kapımı çalan.
Bir ceylan ürkekliğiyle gelip
Usulca başını göğsüme yaslayan
Ve öylece tüm gece koynumda değil
Gönlümde sabahlayan sen misin?

Sen misin göz yaşlarıyla
Beni sırılsıklam yapan,
Her bir zerremi
Saçının her bir teline asıp
Ateşinde kurutan sen misin?

Sen misin zifiri karanlıkta
Bulutların arasından çıkıp
Yolumu aydınlatan,
Tan yeri ağarırken gönül ufkumda
Güneş gibi doğan sen misin?

Sen misin kızgın çöllerde
Beni yakıp kavuran,
Küllerimi rüzgârlarda savuran
Hasretin gözümde buram buram
Tüten sen misin?

Sen misin başımın belası,
Sen misin kalbimin müptelası,
Sen misin damarlarımdaki kanın Kerbela’sı.
Sen misin, söyle sen misin?

Mart 2011

 

Server KARA

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KARAÇALTI Neşet

 

 

 

1939 yılında Amasya’da doğdu.

Egitimi: Meslek Yüksekokulu (Önlisans Proğramı)

İlk şiiri 1953 yılında İstanbul’da yayımlanan  “Türk Sanatı” dergisin de yayımlandı.

1954 yılında ilk şiir kitabı “FİLİZLENEN ARZULAR” İstanbul’da yayımlandı

1957 yılında Samsun’daki arkadaşlarıyla birlikte “ADIM” ve  ” FİLİZ” dergilerinin yayın kuru­lunda bulundu.

Yine 1957 de kurucusu olduğu Amasya’nın ilk edebiyat dergisi olan “GENÇLİĞİN SESİ” dergi­sini yayımladı.

1958 Tarihinde Amasya Lisesi şiir yarışmasında “ON YILDA BİR” şiiri birinci seçildi.

1970 yılında İstanbul’da yayımlanan Hayat Dergisi’nin Türkiye genelinde açtığı fotoğraf ya­rışmasında bir fotoğrafı ödüllendirildi.

2007 tarihinde Balıkesir / Ayvalık’ta yapılan yarışmada “SENİN UYUDUĞUN SAATLERDE” isimli şiirine birincilik ödülü verildi.

2008 yılında ikinci şiir kitabı “Yeşilırmak Kıyılarında” yayımlandı.

2009 yılında “Küçük İstasyonlara “Ağıt” isimli üçüncü kitabı yayınlandı.

2011 tarihinde Amasya Belediyesi’nce düzenlenen yarışmada “MİHRİ DİYE MİHRİ DİYE” serbest şiir dalında üçüncü seçildi.

2011 yılında “SAMSUNLU ŞAİR RUHİ GÖKTEKİN” in Yaşam öyküsü’ nü anlatan kitabı yayım­landı.

“AMASYA’DAN GİDERKEN” beşinci (şiir)  kitabı Ocak 2012 tarihinde yayımlandı.

Üç şiiri bestelendi.

Neşet KARAÇALTI yaşamını Samsun ve Ayvalık’ta sürdürmektedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DURAKLARDA

 

Bütün duraklarda yeniden ayrılık oluyorum

Bir telaş içinde koşmalar, el sallamalar

Alıp gider her yolcu kalanların gözyaşlarını

Eğreti zamanlarda silinir sevgiler

Bir bir düşerken gitmelerin çaresizliği

Kaldırımlarda son ayak seslerinin ezgisi

Bütün duraklarda yeniden ayrılık oluyorum

 

Eski sokakların yıkık evlerine akşamlar düşer

Kırık saksılarda solmuş sarıçiğdemler

Hangi sevgiliden kalan sararmış bir fotoğraf

Kurumuş erguvanlar, musluğu koparılmış bir çeşme

Yanmayan sokak lambalarının üzerinde kuşlar

Susmuş çıngıraklı sesleri faytonların, atları yorgun

Bütün duraklarda yeniden ayrılık oluyorum

 

Bütün duraklar ayrılık demektir ve bir ıslak mendil

Her gidenin gözlerinde gizlenmiş öyküler

Zor yaşamlarda sözdür güz yaprakları gibi

Öpülen anne ellerinde çok parça tazelenen acıdır

Bu şehrin bütün duraklarına sen diye baktım

Son akşamda giderken bu şehirden sen yoktun

Ellerimde kaldı solgun badem çiçekleri

Bütün duraklarda yeniden ayrılık oluyorum…

 

Bütün duraklarda özlenen sen oluyorum…

 

Samsun 26 Mayıs 2011

 

Neşet KARAÇALTI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MAVİSİ YİTİK ÖMRÜMÜN

 

Kaçıncı baharlar sendeki

Ömrün kuşkanatları rüzgârında

Mavinin en güzeli sinmiş gözlerine

Gidişin böyle midir?

Bir ateş bırakıp geride

 

Benimse mavisi yitik ömrümün

Senin ellerinde ayrılık oluyorum

Nisan yağmuru güzelliğinde

Dudaklarının ucunda gizli bir acı

Bir özlem bırakıp geride

 

Gel desem suskun döneminde ömrümüzün

Nehirler uzaktan akıyor güzelim

Ben bir sevgide kaldım adı yok

Saçların hangi rüzgârda uçuşmaktadır

Bir esinti bırakıp geride

 

Şimdi papatya fallarının mevsimi değil

Biz bu yaşta ayrılık oluyoruz

Zamanlar uzadı

Ben eskimişliğimde kaldım

Bir sevgi bırakıp geride

 

Değilmiş sevmenin bitmeyeceği

Biz o şarkıyı çoktan unuttuk

Soldu gönlümüzdeki narçiçekleri

Aynalara düşmüş korkularım

Bir resmini bırakıp geride

 

Mavisi yitik ömrümün…

 

Samsun 16 Ekim 2011

 

Neşet KARAÇALTI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ORDA BEN YOKTUM

 

Bir kapıya baktım, bir yola baktım

Ben nereye gitsem sen yoktun

Akşamcı sevgiler günaha giriyordu

Gölgesi yitik yıldızlar döküldü denize

Bir kapıya baktım, bir yola baktım

 

Sahilde bir kız vardı dalgın yürüyüşlü

Bir ayağı denizde bir ayağı kumsalda

Bir şarkı söyleyecek, dudakları gül pembesi

Gece utancını saklıyor kızın

Bir kıza baktım,  bir denize baktım

 

Sonra deniz güneşi doğurdu ağrısız

Kız elimi tuttu,  üşümeyi unutmuş elleri

Doğan günü alkışladık ikimiz

Kırmızı yakamozları alkışladık

Martılar geçti üzerimizden çığlıkları uzun

Önce kız ağladı giderken

Bir yakamozlara baktım, bir martılara baktım

 

Dönüp kapıya baktım kalmak gibi

Bir yola baktım gitmeler geri adımlıydı

Sen iki yerde de yoktun

Başka yerlerde ben yoktum

 

Bir yokluğuna baktım üşüdüm

Bir kendime baktım, ben yoktum

 

Samsun 17 Şubat 2011

 

Neşet KARAÇALTI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YENİDEN GİTMEK DEĞİL

 

Bütün gitmeler ayrılık demekti yeniden

Sana susmak gözlerin yokken ellerine bakıp

Benim kaçıncı istasyonda sana mektup göndermemdi

İki durak arası özlemini duyarken sensizliğin

 

Günebakan çiçekleri yoktu zamanın biten saatlerinde

Ben gözlerinin ilk damlasında olduğumu düşünürdüm

 

Bir resmine baksam yeniden değişen bir şey vardı

Büyür müydük sabahlara kalan düşlerimizde

Hep ağlayan bir çocuk yanımızdı taşıdığımız

Yeniden gitmelerde doğmaları yaşamak

Bir yalnızlığa koşmak yeniden, bir sensizliğe

Sabaha kalan düşlerimizde yeniden

 

Komşularda ipek yumak, doku beni dantel gibi

Öp beni saklındaki utancını bırakıp yeniden

Terliklerim ne olur kapıya dönük olmasın

Yorgun bakar duruşları

Çok yalanlı uzun öyküleri anlat yeniden

Çağla yeşili sözcüklerimi diline bırakıyorum

Yeniden söylesin beni sevgi özleminde

 

Çıtkırıldım ikizler burcunda tutuklu bir şey olmalı

Benim güzel parmağımda bir sessiz yüzük

Senin serçe parmağında saklı bir çocuk adı

Ya üç güne gelecek üç vaktin son duraklarında

Ya yeniden telli turnalar olacak düşlerimizde

Bense susadığımı gördüm, kırk güne gelir haberim

 

Samsun 21 Nisan 2011

 

Neşet KARAÇALTI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KURT Yusuf

 

Sürmeneli esnaf bir baba ile Tortumlu ev kadını bir ananın çocukları olarak Erzurum’un Hınıs ilçesinde 1945 yılında doğdu. İlk ve ortaokulu burada okudu. Samsun on dokuz Mayıs lisesi’nden sonra Trabzon Fatih Eğitim Enstitüsü’nden 1966 yılında mezun oldu. Edebiyat gurubu öğretmeni olarak Trabzon Karma Ortaokulu’nda göreve başladı. Sonra da Samsun’da sırasıyla Mithat paşa Kız Lisesi, On dokuz Mayıs Lisesi ve Özel Meral-Can Koleji’nde otuz üç yıl Türkçe ve Edebiyat öğretmenliği yaptı. Evli ve iki çocuğu olan Yusuf KURT orta derecede İngilizce bilmektedir. ‘ Kitapsız Yazılar ‘ isimli bir anı derleme kitabı mevcuttur.

 

 

 

 

 

 

 

HINIS’IN BAHARI

 

Hınıs’ta zorlu kış günlerinde

Soğuk keserdi nefesleri

Buzdan iğneye dönüşürdü atların

burun kılları

Köyden gelenler buz tutardı

kaşları sakalları bıyıkları

 

Zaten Hınıs’ın kışı buz, yazı tozdu

Ama bambaşkaydı baharı

Şimşek çakmasıyla, gök gürlemesi korkumu

Silip götüren kırk ikindi yağmurları…

 

Ağaçlar rüzgârın diliyle konuşurdu.

Kuşlar uçunca dal sallanır ya

Öylesine sallanırdı içimizdeki duygular

Mevsim, mevsimlerin canı bahar

Bahar otları fışkırırdı taşların arasından

 

Kar altından silkinip çıkan

Taze kar sularıyla yıkanan

Işkını buruk, mayhoş

Yumurtayla kavrulup yenen

Yemyeşil çirişi ne güzel, ne hoş

 

Rengârenk çiçekleri

Kekik kokan, keklik öten yerleri

Yapraklanan ağaçları

Taze toprak kokusu

 

Yüksekten uçan turnaları

Baharı, kuşu, kuzusu

Etrafı saran, tırpanla biçilen

Çayır çimen kokusu

 

Yusuf KURT

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ANAMA MEKTUP

 

Anam benim

Yüreğimdeki yaram benim

Evlendikten kısa bir süre sonra

Üstüne kuma getirmişti babam.

Senden daha boylu boslu, kuvvetli

Daha güzeldi kuman.

Bu yüzden kocan onu sevdi.

Bu sevgi her şeye sonradan rengini verdi.

Nikah hakkını elinden aldılar ilkin

Sonra başladı senin ıstıraplı acı günlerin

 

Kuman

Canı çektiği zaman

Seninle kavga ederdi, dövülürdün.

Babam seni sevmese de bunu onaylamazdı,

Yanına komazdı.

Kırılan gururun ve gördüğün muameleden

Gündüzleri, boy atmış püsküllü mısırların arasında

Hüseyin’i emzirirken

Gözyaşların çocuğun yüzüne damlardı.

Geceleri de yatağında ağlardın ince ince…

Bir sıkıntı çöreklenirdi yüreğinin üstüne

Ağlayan sesini duyunca

Unuturdun sabah olunca

Hiçbir şey olmamış gibi konuşurdun

Bu böyle sürüp giderdi.

 

Ben unutamadım…

Keşke kinsiz olsaydım senin gibi

Unutsaydım her şeyi.

Uuuf anne uff

Ben senin büyük oğlun Yusuf

….

Cenazesinde öyle feryadı figan olmadı

Ama sessiz ağlayanlar, yüreği yananlar oldu.

Sen bizden iyi bilirsin onların kim olduğunu

 

Allah nur içinde yatırsın

İnanıyorum ki buna en çok sen layıksın.

 

15 Mayıs 2007 Samsun

 

Yusuf KURT

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MEMİÇ Kazım

 

Eğitimci, yazar, şair. 1938 Giresun Tirebolu- Arslancık doğumlu. Türkçe öğretmenliğinden emekli. Evli, iki oğlundan üç kız bir erkek dört torun sahibi.

 

Yayınlanmış dört şiir kitabı var.” Bir Nefes Yaşamak–1966”, “ Ve Ötelerde Katsız Kuşlar Gibiydik–1995”, “Umutlar Güneşi Eritti–2001”, “Işık Atatürk (Oratoryo)- 2010”

 

Dergiciliği “Akpınar’ın Sesi–1956 (Okul Edebiyat Kolu adına)” , Oydaş (Çarşamba Lisesi adına 16 sayı- 1966–1967) “, “SAMSUN SANAT- 1990–1994), “ ADD Samsun Şubesi Bülteni,” ve halen yayına devam eden “Samsun’da GİRESUN” dergisi. Ayrıca yerel gazetelerde yazı desteği

 

Gazete yazıları: 1959’dan beri çalıştığı illerin yerel basınında köşe yazıları ki şimdilerde Samsun “ BARIŞ” gazetesi ile “HALK” gazetesinde “ Görünüm” başlığı ile “ Eğitim-Kültür-Sanat- Düşünce yazıları “ devam etmektedir.

 

Yazılarında, ‘Anadolu Sevdası’nı şiirsellikle anlatmayı seçen Memiç, ayrıca Kültür-Sanat-Eğitim derneklerinin de etkin üyesidir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİR ÖPÜCÜK YOLLA

 

Umudumu mendilime bağladım

Uykuların dinginliğinde yollar

Demir çarık-demir asa

Bulutların hoyratlığında dilim

Dilimlenmiş, dilim dilim ellerim

Kınalı yapıncaklar perişan

 

 

Düşüncemi umuduma bağladım

Sen bir yanındasın yurdumun

Ben beride döküntüler peşinde

Tanrı’nın bir puslu gecesinde

Yalan-yanlış içinde

 

Tortum şelalesinden Yedi Göller’e

Kelebeklerin bu mevsimde işi ne

Deme öyle

Bir ben miyim şaşkın

Bir ben miyim paramparça

Yolların yalın-yapıldak dolu

Hey gidi Anadolu

Manavgat’tan-Akdeniz’e bir köpük

Erciyes’ten-Uludağ’a bir öpücük

Yolla

 

Kazım MEMİÇ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİR BAŞKA BAHAR

 

Fındık dalları tirşe

Altı halı deseni

Erguvan-çuha-menekşe

Nisan bu

Kimi zaman aldatır

Kimi zaman pürneşe

 

Sisdağı uzaklarda görkemli

Ak duvaklar içinde

Etekleri yeşil-eflatun

Başka başka biçimde

 

Giresun Kalesi Sisdağa karşı

Etekler deniz üç yanı çarşı

Uşaklar horana düşmüş

Çalınsın Kurtuluş Marşı

 

Beri yanda çiğdemler

Erguvanlar-çuhalar

Doğa kımıl kımıl bir tuhaf yöre

Baksanıza

Işkınlar uzuyor göz göre göre

 

Kazım MEMİÇ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YÜRÜRKEN YÜREKLİSİN

 

Bir aşk öyküsüdür anlatılan

Sarmaşıkların tutunduğu kaygan yüzeyler

Aşka giden yolların kurşun izlerinde

Başaklar eğilmiş yollarına sevginin

Esrik kavşaklar

 

Yollar uzun ve anlatılan aşk öyküsü

Karşı yamaçlarda eğilmek bir serap

Alacakaranlıklarda sevginin büyüsü

 

Aşk öyküsü gülle-diken arasında

Bülbül kanat çırparken kanayan yüreğinde

Gülün yaprakları bülbülün yarasında

Sarılmış-sımsıkı bir özlem

Ki varsayalım

Gül-bülbül ikilemi

Yaşanır her gün iki zaman arasında

Çık çıkabilirsen-Tut tutabilirsen

Elini tutarsan, belki

Sözünü anlatsan, belki

Kanatlı bir aşk öyküsü avucundaki

Dönersen kaybedersin

Yürürken yüreklisin

 

Kazım MEMİÇ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

NE ZAMAN YUKARI

 

Ne zaman yukarı baksam

Kırık bir cam gibi gökyüzü

İnsanlığın önsözü-uzay

Sonsuzluk sen

 

Başını kaldırıp bakınca kırık kanatlar

Bir kartal bir şahinin peşinde

Radarın gözleri şaşı

Kartal yuvasında bir kartal

Şahinin serçeden aşı

 

Başını kaldırıp bakınca-ürkek

Tek tek sıralanır kumarbazlar

Yollar hepten mi yokuş

İnsan mı uçan-kuş mu

Erdem ulaşılmaz bir uçuş mu

 

Ne zaman yukarı baksam

Bütün yılkı atları dörtnal

Binlerce yıl ötesinden bir ses

Beğen beğendiğini al

 

Ne zaman yukarı baksam

Dursam oluğum yerde-bakmasam

 

Kazım MEMİÇ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SİVRİ Ahmet

 

 

1958 yılında Amasya’da doğdu. İlkokulu Amasya’da okudu. 1972 yılında Samsun’a yerleşti ve burada ticaret yapmaktadır. Evli ve 3 çocuk babası olan şair hece ölçüsünde şiirler yazmakta olup şiirleri internet ortamınsa yayınlanmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AMASYA’M

Ülkemin her yanı güzeldir ancak
Buram buram tarih kokar Amasya’m
Kalende süzülen şanlı al sancak
Maziye bir ışık yakar Amasya’m

Evliya, erenler sarıyor şehri
Geçmişe götürür büyüsü, sihri
Sarmaşık misali kıvrılan nehri
İçinden yemyeşil akar Amasya’m

Hamîsi gibidir sıralı dağlar
Bir meyve deposu bahçeler, bağlar
Sende doğan sultan adalet sağlar
Dünya’ya huzuru eker Amasya’m

Beyazıt caminin bulunmaz eşi
Şaheser külliye sanat Güneşi
Misafire hürmet bir gönül işi
İkramda zirveye çıkar Amasya’m

Burada yaşadı Ferhat ve Şirin
Dağdan su getirdi kar gibi serin
Mezar oldu kanal, yaralar derin
Acıyla gözyaşı döker Amasya’m

On iki haziran festivalidir
Mütevazı olmak lütuf halidir
Kanaat gövdesi şükür dalıdır
Gönlü zengin kendi fakir Amasya’ m

Kral mezarları Pontus izidir
Tarihi yansıtan gerçek yüzüdür
Harşena dağının sanki gözüdür
Geçmişten bugüne bakar Amasya’m

Ziyaret, Yenice bölgenin gülü
Göreni cezbeder Borabay gölü
Müzeyi gezerken yılların külü
İnsanın boynunu büker Amasya’m

Kurtuluş tamimi sende yazıldı
Hesaplar yapıldı, hedef çizildi
Düşmanın yaptığı oyun bozuldu
Zaferin ipini çeker Amasya’m

Ahmet’im diyor ki ey dostum söyle
Yazmayla biter mi Amasya böyle
Bir huzur beldesi; şehirle, köyle
Kötüye yer yoktur, yıkar Amasya’m
 

 

 

 

 

 

 

 

BİR PARÇA KEFENLİK

 

Şu yalancı dünya tersine dönse
Vuslatı bulacak düz yeter bana
Hazanla yok olup bu sevda sönse
İçimde küllenen köz yeter bana

Kızıp da hakaret beddua etsen
Aşıma zehirler, ağular katsan
Acımla baş başa bırakıp gitsen
Hayalimde kalan yüz yeter bana

Sevgine muhtaçken yaralı yürek
Gönüller bir olsun bedenler firak
Anılarda kalsın öylece bırak
Kalbime kazdığın iz yeter bana

Sımsıkı tutardık birleşen eli
Ağaçlar konuşsa olsa da dili
Takıver saçına verdiğim gülü
Kuruyan yapraklar güz yeter bana

Şiirde romanda yazı olurum
Bir aşkın ardında mazi olurum
Kaderde ne varsa razı olurum
Fazlada gözüm yok az yeter bana

Ahmet der ey canan yüzün hep gülsün
Batan güneş beni yanına alsın
Atlaslar, ipekler al senin olsun

Bir parça kefenlik bez yeter bana

 

 

 

HAL VE KAL

 

Sanırsın şu dünya üstümde kaldı
Genç yaşta yetmişe basmış gibiyim
Günahlar sol yana bir hüzün saldı
Hayata gücenmiş küsmüş gibiyim

Dürüstçe koşarım hakkın peşinde
Doğruya yer yokmuş dünya işinde
Vuslata ermeyen aşk ateşinde
Acıyla kavrulmuş pişmiş gibiyim

Hileli işlere aklım ermedi
Bilerek ağzımdan haram girmedi
Bu dünya yinede huzur vermedi
Çaresiz dertlere düşmüş gibiyim

Dertliyle ağladım gülenle güldüm
Diriyle gezerken ölenle öldüm
Şu geçen ömrüme yandım üzüldüm
Sanki boştan yere koşmuş gibiyim

Hani baban vardı nerede deden
Bu kadar keşmekeş bilmem ki neden
Elimde tek kalan yorgun bir beden
Zahirde kendimi aşmış gibiyim
Ahmet’im zannetme günah tek sende
Mecburen bulaştık istemesen de
Son nefes gelmedi can hala tende
Ben benden ümidi kesmiş gibiyim

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TOP İsmet

 

 

1954 yılında Samsun’da doğdu. Şiire ortaokul sıralarında ilgi duymaya başladı.Türk ve edebi­yat öğretmenlerinin teşvikleriyle şiire daha çok zaman ayırdı.

Şiirleri değişik dergi ve gazetelerde yayınlanan şairin çeşitli edebiyat sitelerinde şiirleri halen yayınlanmakta olup ilk kitabı ‘ HOŞÇA KAL’ 2010 yılında, ikinci kitabı ‘ MAVİNİN ÖZLEMİNDE­DİR ZAMAN’ ve üçüncü kitabı ‘ KURTULUŞ DESTANI’ 2011 yılında yayınlandı. Halen Atakum Belediyesi ve Samsun Büyük Şehir Belediye’si Kültür işleri Daire Başkanlığı’nca düzenlen­mekte olan dinletilerin katılımcısıdır. Evli ve üç çocuk sahibi olan şairin iki de torunu bulun­maktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YAMAN BİR ÇELİŞKİ

 

ne yaman çelişkidir

gizlenerek görünmesi

örtünerek açılması

susarak konuşması

kadının

 

maviler umutturlar

beyazlarda var olmak

bedenleri içerdedir

dışlardadırlar oysa

 

güneşten alırlar aydınlığı

hepsi birer ışıktırlar

karanlığa tutsak gibi

kederdendir yazgıları

evlerine aşıktırlar

 

yürekleriyle insanlar

yüzleridir özenerek bezenerek

yaratılan

elleridir öpülesi

kimlikleri unutulan

 

21.04.2011

 

İsmet TOP

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ŞERARE

 

Bir karanlık kapladı gökyüzünden evreni

Eserimiz kalmadı ardımızdaki yazda

Suçluluk duygusunun kabahati biraz da

Benim şu yüreğimde bıraktığın enkazda

Arıyorum izini bekliyorum gelmeni

 

Yağmurunda ıslanmak kararan gökyüzünün

Her damlası ateşten kopup düşen şerare

Seninle gezdiğimiz dolaştığımız yere

Ulaşmayı beklerken tutulmuşum kedere

Her yanım buz kesilir özleminde o günün

 

Yağmurlar ıslatmadan iliklerine işler

Ellerim boş kalsa da ben yine seninleyim

Sen aşktan sırılsıklam ben aşktan divaneyim

Bahara asırlar var nesine sevineyim

Bir krize dönüşür bende gidiş gelişler

 

Ağaçlar yaprağını soyundu teker teker

Üşüyen dallarını titretirken rüzgârlar

Tepelerden usulca gösterdi yüzünü kar

Kuşlar saklanılacak korunalı yer arar

Anlaşılan bu sene öncekinden de beter

 

07.12.2011

 

İsmet TOP

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BOŞA KÜREK ÇEKMEK

 

Bir de sevda derler böylesine can alır

Kendi giderken bende ancak sevdası kalır

Fırtınalar koparır, yapraklarımı döker

Saçlarıma ak düşer dökülür teker teker

‘ Can çıkmadan huy çıkmaz’ diyorlar ya eskiler

Her yerde kokusu var o kokar oda kiler

 

Sevdanın makamını taşısam ayağına

Uykusuz gözlerimiz dönmüş kan çanağına

Bağların bahçelerin bozum zamanı şimdi

Ağaran saçlarımı rüzgârlar dokunmuyor

Unutulmuş kimliğim esamim okunmuyor

 

Hey canına yandığım şu dünya kime kalmış

Her gelen biraz yanar hepsi dersini almış

Umudumu kopardı dalından karanlıklar

Çıkardı beklentimi yolundan karanlıklar

Umutsuz bir sevdanın talihiz bir yolcusuyum

Kalmadı bu sevdadan ne ekmeğim ne suyum

 

İsmet TOP

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GÖZLERİNDE YİTERİM

 

Baharda âşık olmak var ya baharda

Aklımı başımdan aldı aklım firarda

Ilık bir meltem gönlüme dolardı, meltem

Elleri ellerimde içimdeydi hem

Adını andıkça ürperirim titrerim

Kirpiği ecelim olur gözlerinde yiterim

 

Hırçın bir denize benzer, vurarak sahilime,

Yaşamımı kısıtlar, karar verir katlime

Tek çiçek bırakmadı yüreğimdeki hazdan

Baharım boşa geçer umut kalır mı yazdan

Aşkımı dillendirsem varır mı kulağına

Bütün beklentilerim yol oldu Kaf Dağı’na

 

Sormaz dönüp halimi sormaz

Ne kaybeder bilemem ilgi göstermez biraz

Bütün çabam nafile emeklerim ki heder

Elimde kalan şimdi biraz dert biraz keder

Bundan böyle yabancı el bana sevgililer

 

İsmet TOP

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

UÇAR Tolga

 

1971 yılında Samsun’da doğdu. Cumhuriyet ilkokulu, Merkez Ortaokulu, Namık Kemal Lisesi ve O.M.Ü. Ziraat Fakültesi’ni bitirdi. 1997 yılından itibaren Sınıf öğretmenliği görevini yürütüyor. Evli ve bir çocuk babası. Şiir yazmaya ortaokul sıralarında başladı. Kendi imkânlarıyla bastırdığı dört şiir kitabı bulunuyor. Denemeler öyküler yazıyor.

 

 

 

DURAĞIM

 

Beni soğuk bir yere diktiler

Soğuk metal,

Soğuk hava,

Soğuk ve sevgisiz…

 

Önümden ne güzeller geçti

Ne zamanlar

Bebekler,

Anneler,

 

Nice aşklar gözlerimin önünde yeşerdi

Sevgililer önümde kavga edip

Birbirlerini yediler.

Nice ayrılıklar, aldatmalar…

Fukaralıklar gördüm.

Islandım, yandım

Üşüdüm…

Hiç şikayet etmedim.

 

Hep baharı bekledim.

Dilim gelmez dedi.

Başımda bekleyenler umutsuz.

Meltem kızdı

Lodos dövdü.

Ben durağım…

Kerametim durgunluğum…

Zifirim

Yitiğim

Ama

Ama ayaktayım…

 

2011/ Samsun

 

Tolga UÇAR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BUGÜN DÜNDÜ

 

Bu gün dündü

Sana söylemeyi unuttum

Yaşanmışlıklar

Eğer sıradansa

İçimdeki sesler duyulmadığında

Dönülemeyecek kadar uzaktık.

 

Bugün dündü

Sana söylemeyi unuttum

Yaşamak ızdırap olmamalı

Ya da birilerine inat

Ayrık otu gibi

Gelincik gibi

Delice gibi

Karamuk gibi

Benim gibi

 

Bugün dündü

Sana söylemeyi unuttum

Özür sözleriyle başlayan

Ancakla devam eden her lafza

Verilecek bir cevabım olsa da

Yaşlanmak susmayı öğrenebilmektir

 

2011/Samsun

 

Tolga UÇAR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ŞARKI

 

Bu kaçıncı şarkı

Hoyrat yüreklerce söylenmiş

Boğazını yırtarak

Kulaklara saygısız

Bağırarak

Yoz kafalarca demlenmiş

‘ Bir ülkeyi anlamak istiyorsan

Ninnilerini dinlemelisin’

O ülkedeki medeniyeti

Kaldırım renkleriyle değil

Kadınına verdiğin değerle ölçebilmelisin

 

2011

 

Tolga UÇAR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ŞARKLIDIRLAR

 

Dağıl be yürek

Dağıl

Toplayıp eteklerinde taşısınlar

Avazın çıkıncaya kadar bağır

Bağır ki

Yüreklerindeki

Bam tellerine dokun

Herkesten sakladıkları

Yaralarına uğra

Merhem beklerken

Dağla onları

Önce şikâyet ederler

Dinleme

Şarklıdırlar

Acıdan şikâyet eder

Zamanla

Onsuz edemezler

 

2011

 

Tolga UÇAR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

USTA Hüseyin

 

 

 

!959  yılı mart otuzunda başladı hayat serüvenim. İlkokulu Erzurum ve Ankara ‘ da okudum. Orta, lise ve üniversite öğrenciliğim hep Ankara’ da geçti. Teknik öğretmen olduktan sonra önce Gümüşhane, sonra Samsun Endüstri meslek liselerinde Elektrik bölümlerinde öğretmen­lik görevimi aralıksız 29 yıl yaptıktan sonra isteğimle emekli oldum.

Öğretmenlik mesleğini belirli bir bina içinde yapma kısmından emekli olunduğunu, ancak öğ­retmen olmaktan emekli olunmadığını yeni yeni anladım. Bu mesleği severek yaptım.

Evliyim ve iki can çiçeğim oğlum var. Onlar evlenince iki de canlarımın çiçeği kızlarım olacak.

Aktif memurluk yaşantım bitince çok sevdiğim edebiyat ve fotoğrafa zamanımı ayırmaya başladım. Şunu söylemeliyim “Şimdi zaman daha kısa geliyor”.

Uğraşlarımla mutluyum,  en çok emek harcamayı severim. Sevdiğim işleri yapma konusunda bonkör, sevmediğim işleri yapmama konusunda inatçıyım.

Kelimelerle arkadaş olunduğunda bazen yeni arkadaş aramıyor insan.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SAKLADIM SENİ

Sakladım dalga kanadına sözlerimi

Denize ilk ulaştığın yerde bak dalgalara

Oku beni

Vardığın da bir gün batımı İstanbul’a

Bak martılara, onların kanadında

Oku beni

Gece güne “geldim” deme telaşındayken

Sende “geldim” demelerin telaşın da

Yaşa beni

Bilirim gün narin, gün tertemiz

Bilirim paylaşılmalı elde ne varsa

Kuruntuları ve gri düşleri at

Yaşa beni

Beni sadece gözlerimle dinle

Kulak asma hiçbir şeye,

Gör beni

 

Sevgiler derledim sana sabah denizimde

Ve gel saklan bende, gizlice.

Al beni…

 

Hüseyin USTA

 

 

 

ÖZLEDİM İŞTE ÖZLEDİM

 

Yağmurları özledim

Evreni yıkamak istercesine yağan yağmur var ya

O yağmurun cama çizdiği deseni

Bulutların demir atıp ağlamasını, yağmurun sesini

Şimşeklerin “Heyyy! ben de varım” demesini

Özledim işte özledim

 

Kar yağmasını özledim

Hani kardan sonra ayazda gece mavi olur ya

İşte o maviliklerin gizemini

Kardan adamın masum bakışlarını

Kızaktan düşmeyi, soğuktan üşümeyi

Özledim işte özledim

 

Baharda dalın çiçeğini özledim

Hani doğanın saf ve en doğurgan hali var ya

İşte o çiçeğin, böceğin çığlığını

Arıların koşuşturmasını, rüzgârın efil efil okşamasını

Çiçeklerin genç kız olmasını, mis gibi kokmasını

Özledim işte özledim

 

Güneşin sımsıcak yakmasını özledim

Denizin uslu duruşunu bilirsin, dalgasız olur ya

İşte o denizin ninnisini

Güneşin gölge oyunlarını, gecelerin kısalığını

Yarı çıplak uyumaları, sabah kuşların şarkı söylemesini

Özledim işte özledim

 

Belki de en çok sonbaharı özledim

Yaprakların ağaçtan düşmeden son salınmaları var ya

Yaprağın ve kuşların telaşlı hallerini

Karıncaların yuvalarına dönmesini, kuşların göç etmesini

Çise yağmurlarda ıslık çalıp ıslanmayı, kasımpatıların rengini

Özledim işte özledim

 

Hepsi bahane bunların ben seni özledim

Günaydın derken hani gözde uyku olur ya

O gözlerin derinlerini, seninle uyanmasını

Seninle günü akşam etmeyi, birlikte çay içmesini

El ele bilmediğimiz sokakları keşfetmeyi, gözlerinde seni

Özledim işte özledim…

 

Yıllar suskun geçmiş olsa da seni özledim

Parmakların tenime değdiğinde, hani zamanın durması var ya

Yüzünü ellerimde saklamayı, nefesinin tenime değmesini,

Sende damla damla erimeyi, senli saniyeleri

Seninle nefes almayı, “seni seviyorum” demeleri

Özledim işte özledim

 

 

Üç nokta

 

Üçte bitmiş noktalar…
Zorlasan da dört olmaz

Olsa bile üçten sonrası sayılmaz
Üçten yukarısını alan bulanmaz

Dahası, yan yana dursa da noktalar
Sanki üçü de birbirine yan yan bakar

Üç nokta yan yana,

Üçü de birer yana!

Her biri ayrı bir dünya

 

Doğdum, yaşıyorum, öleceğim…

Üç nokta…

 

Hüseyin USTA  19.11.2o11

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SADE SENİ İSTERİM

Yanakların al ile donanmadan

Önce gözlerim değsin isterim

 

Bitmemiş yarım kalmış bir tabloysa ay yüzün

Bittiğinde gamzelerin imzan olsun isterim

 

Gözlerinin ışıltılısının yok eşi, benzeri

İki deniz feneri ile yarışsın isterim

 

Kulakların sevgi sözcüklerini tanımasa da

Sevgi sözlüğü havuzu olsun, yüzsün isterim

 

Saçlarının her bir teline bir güneş asılsa

Yinede sim siyah kalsın isterim

 

Tüm akarsular kuruyup, bulutlara yalvarsa da

Dudakların hayat sunan çeşme olsun isterim

 

Yüreğinden sel geçip yıkmış olsa

Geldiğimde yerim hazır olsun isterim

 

Dün dediğin kopmuş takvim yaprakları olsa da

Yarınları her sabah birlik yazalım isterim

 

Tüm ağaçlar meyve için çiçek veremez olsa da

Meyvelerin en güzelini senden isterim

 

Bu ömrün sonu sekiz tahta altı olsa da

Son günümde yanın benim olsun isterim

 

Hüseyin USTA  22/o4/2o11

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YAVUZASLAN KENAN

 

18.09.1972 tarihinde Almanya’nın Krefeld şehrinde doğdu. 1990 yılında Samsun 19 Mayıs Lisesinden mezun oldu. Aynı sene girdiği İ.Ü.Orman Fakültesi Orman Mühendisliği bölümün­den 1995 yılında mezun oldu. İlk şiir kitabını 2001 yılında “Aslında” ismi altında yayınladı. Halen Samsun’da Orman Kadastro Komisyon Başkanı olarak çalışmaktadır. Evli ve bir kız ba­basıdır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

OLMAZ MI?

 

Bir kez olsun düşü gerçek edelim
Tek cümlede bitir beni. Olmaz mı?
Bir filim seç hafta sonu gidelim
Sinemaya götür beni. Olmaz mı?

Çaktırmadan bir tenhaya kurulup
Yaklaş bana karanlıktan yorulup
Tam kalbimin üzerinden sarılıp
Kollarında yitir beni. Olmaz mı?

Yüzü güneş, bakışları badelim
Kavuşması sonsuzluğa vadelim
Uyanmamak olsa bile bedelim
Dizlerinde yatır beni. Olmaz mı?

 

Kenan YAVUZASLAN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ŞEHR-İ SAMSUN

 

Yeşil ile kızılın en kudretli kolunun
Vuslata vasıl olan üzerinde yolunun
Irmakları doğuran cömert Anadolu’nun
Hırçın Karadeniz’e kavuşan nehri Samsun
Bir yere ayar değil, burası Şehr-i Samsun

Bir tarihi yazdıran o uzun yolculukta
Gözler umudu gördü açılan her kucakta
Mavi gözlü adamın ayak bastığı nokta
Zaferin ayak sesi, hürriyet mührü Samsun
Öyle bir diyar değil, burası Şehr-i Samsun

Anam, babam, kardeşim, evladım, balam benim
İstanbul’da özlenen cennetim, sılam benim
Hem ilk hem son nefesim, ezanım salâm benim
Gönlümün tek şarkısı, evveli ahrı Samsun
Kan gibi seyyar değil, burası Şehr-i Samsun

Şimdi yer etme vakti memleket masasında
Samsunlu olmak gerek memleketin hasında
Nereden geldiğini kimse unutmasın da
Emeği ekmek eden mayanın sihri Samsun
Burası her yer değil, burası Şehr-i Samsun

Kenan YAVUZASLAN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AYAKKABI

 

Bir hırsız dadanmış, Canik Hasköy’e
Her gece geçermiş bizim kapıdan
Bir gece dışarda bıraktım diye
Ne istedin ülen ayakkabıdan

Giydim ceketimi, çantamı aldım
Hem türkü söyledim hem ıslık çaldım
Kapıyı açtım ki şaşırdım kaldım
Ne istedin ülen ayakkabıdan

Niye uğramadın komşunun köşke
Hem konu olurdu sohbete meşke
Onun da botunu alsaydın keşke
Ne istedin ülen ayakkabıdan

Üç beş ay önceydi günden salıydı
Muhkem duruyordu, gâvur malıydı
Seksen beş kaymeye alınmalıydı
Ne istedin ülen ayakkabıdan

Sokakta kendinden geçerdi sanki
Yolda yürümezdi uçardı sanki
Kapanmış yolları açardı sanki
Ne istedin ülen ayakkabıdan

Araçtan inmezdim delinir diye
Gezerken çamura bulanır diye
Camiye gitmezdim, çalınır diye
Ne istedin ülen ayakkabıdan

Kenan YAVUZASLAN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KINALI KUZU

 

Ey! Sevdaya hekim, bahtıma hâkim
Sür beni, Fizan’ı göreyim son kez
Sensizlik vuslatı kalsın da akim
O çeşm-i suzanı göreyim son kez

Zaten ömür boyu çıkmam yasından
Zalim yelkovanı tut yakasından
Biçare gönlümün aşk duasından
Bahtıma sızanı göreyim son kez

Gitmek sana düşer bana ağlamak
Gözyaşım sana hak, bedelsiz bırak
Giderken yüzüme ilk gün gibi bak
Güneşin Kızını göreyim son kez

Aşk, kınalı kuzu, allı pulladım
Kanım helal diye sana yolladım
Gözümü bağlama güzel cellâdım
Ölürken yüzünü göreyim son kez

Kenan YAVUZASLAN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YAZICI Bilal

 

1976 yılında Samsun’da dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini Dereköy’de tamamladı. Ballıca 60.yıl lisesi’nden mezun oldu. Evli ve bir kız çocuk babası olan şair lise yıllarında şiir yazmaya başladı. Bir süre mahalli radyolarda spikerlik yaptı. Samsun’da üç mahalli gazetede muhabirlik dönemi yaşadı. 1998 yılında askerlik dönüşü “ BENİ BU SEVDALAR ESKİTTİ” isimli şiir kitabını yayınladı. 2003 yılında “ADI SEVDA” isimli ikinci kitabını yayınladı. 1998 yılında başladığı futbol hakemliğine devam ederken 19 Mayıs Üniversitesi Samsun Meslek Yüksek Okulu’ndan 2003 yılında mezun oldu. Halen Samsun’da ikamet etmektedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

PENCERENDE

 

Yıllar önce yine buradan

Geçiyordum hiç durmadan

Gündüz gece ayrılmadan

Bakıyordum pencerende

 

Şimdi yoksun bak sokakta

Kaybolmuşum karanlıkta

Bir ışıktın hayatımda

Kapanmış bak pencerende

 

Bitmiş yollar yıkık duvar

Balkonunda güvercin var

Hasretine ağlıyorlar

Donakalmış pencerende

 

Sokak uzun sokak çok dar

Olmasan da hatıran var

Mutluluğun üzüntün var

Saklanıyor pencerende

 

Bir ben varım bir de sevdam

Bir ben varım bir de duam

Korkma tutmaz hiç bedduam

Ağlıyorum pencerende

 

2001

 

Bilal YAZICI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SEN GİTTİN YA

 

Kaybettim bunca yıl kazandığım bir oyunda

Daha önce deselerdi güler geçerdim ama

Şimdi, yedi yıllık aşkım her gece el koynunda

İnan, inan hiç bir şey koymadı bu kadar bana

Sen gittin ya

 

İsteyip adam olana kadar okumasam da

Kaşıkla kazanıp kepçeyle kaybettim hayatta

Babam dünyaya kızdı, yine yapıştı yakama

Ama inan hiçbir şey koymadı bu kadar bana

Sen gittin ya

 

Yok, yok, kaynamadan içtiğim sütüm için sanma

Ütüsüz giydiğim bu kırışık pantolondan da

Bilmiyorum neden içim be denli buruk ama

İnan, inan hiçbir şey koymadı bu kadar bana

Sen gittin ya

 

Kırsalar da ampul lamba, kalsam da karanlıkta

Alsalar da ne var ne yok çıplak kalsam ayazda

Yuva kurmana da senin kadar sevindim ama

İnan, inan hiçbir şey koymadı bu kadar bana

Sen gittin ya

 

2001

 

Bilal YAZICI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DUYGULAR FORA

 

Mavi mi olması gerek denizin

Gözlerinin rengini çalmakta niye

Rengini söylemek yersiz toprağın

Okşayıp görürüm saçın telinde

 

Söylemek mi gerek her an sevgiyi

İnsanlar hiç kalpten sevemezler mi?

Gözlerinde dalıp derinliklere

Gözlerim gözünle sevişemez mi?

 

Koşsam da peşinden neye yarar ki

İstersen sende bedenler yanar ki

Gözlerin kaçsa da bir an gözümden

Hislerin kaçamaz inan kalbimden

 

Bedenim birleşse sıcak teninle

Gözlerin gözümde elin elimde

Vücutlar bir olsa duygular fora

Tarifsiz yaşamak vermeden mola

 

1999

 

Bilal YAZICI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

EVLENECEĞİM

 

Sabah akşam hep evlen diyorsun ana

Baksana karmakarışık dünya

Sende haklısın evlen diyorsun ama

Dön de bak etrafına hayat çok fena

 

Gök kuşağı rengini değiştirmedi

Bu yağan karın tam onuncu senesi

Ana gönlümün de geldi evlenesi

Hele bir açsın diktiğin dağ lalesi

 

Kimlikteki tarih varsın da eskisin

Ne çıkar ömürden seneler silinsin

Evliliğin zamanı olmaz bilirsin

Hele bir gökyüzü denizle birleşsin

 

Varsın mısırı aşsın yulafın boyu

Denizden kaşıkla da boşaltsan suyu

Değişir mi hiç ana, huysuzun huyu

Attığın her adımda bir kara kuyu

 

Belki dünyada tüm insanlar sevişir

Gündüz gece karışır kural değişir

Köprüler yıkılır âşıklar birleşir

Toprakla evlenirim ölümsüzleşir

 

2003

 

Bilal YAZICI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YOLSAL Haluk

 

1959 yılında Trabzon-Maçka Yeşilyurt köyünde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Maçka’da tamamladı. 1980 yılında Fatih Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü’nden mezun oldu. Dokuz yıl bir inşaat şirketinde muhasebeci ve yönetici orak çalıştı. 1989 yılında Ağrı-Doğubayazıt Subeşiği köyünde öğretmenlik görevine başladı. Sonra sırasıyla Samsun-Terme Balkamlı ilköğretim okulu, Sakarlı Lisesi, Terme ilköğretim okulu, Adnan Kahveci ilköğretim okulunda çalıştı. Halen 23 Nisan İlköğretim Okulu’nda görev yapmaktadır.

Karadeniz Kültür Sanat, Kıyı, Ada, Uzak, Yazılıkaya dergilerinde şiirleri yayınlandı. ‘ Çiçek Uzat Yıldızlara’ ve ‘ Bütün Renkler Biraz Beyaz’ adlarında iki şiir kitabı vardır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SEN GİDİNCE

 

Yağmur taneleri bile yıkayamazdı
Gecelerden rengini alan
Kirli kentin karanlık yüzlerini
Sen gidince bu kentten
Akşamları ışıklarla büyürdü gölgeler
Her gölgede daha koyu
Birikir günden güne yüreklerde şüpheler

Lodos uçurdu bütün ağaçları
Kuşları uçururdu ve etekleri
Soğuktu, ıslaktı kaldırımlar hep
Sen gidince bu kentten
Hep akşamlar vardı
Bir de pis sokaklarda kokular

Sen gidince bu kentten
Kent üşüdü, caddeler, kedim ve ben
Yollarda mutlu insan fotoğraflarını
Uçurtmalarının ardından koşan mahalle çocuklarını
Ve masmavi gökyüzünü özledik işte
Korktum, üşüdüm ve hep seni düşündüm

Sen gidince bu kentten
Çiçekler suskun kaldı, uçmadı kuşlar
Tutuldu kanatları
Sen gidince bu kentten
Ağaçlar kurudu ve çeşmelerde kirli sular

Işıkları söndü yıldızların
Uğur böcekleri de gitti
Sen gidince bu kentten

 

Haluk YOLSAL

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SOKAK ÇOCUKLARI

 

Duygu selleri dökülür içime akşamüstleri

Akşamları hep sevdim ama bir başka

Yeni bir hüzün demlenirken içimde

Kentlerin yorgun sokaklarında yürürüm ağır ağır

Gündüzlerin kalabalığı

Yerini yığınla çöplere bırakmıştır bu saatlerde

Kentlerin alacakaranlık sokaklarında

Bu saatlerde çöpler ve sokak çocukları vardır

 

Gölgelerin karanlığı belki

Her gece

Ufak kirli elleriyle çöplerden ekmek toplayan

Sokak çocuklarından bulaşmıştır

 

İs kokulu elbiseleri ve suratlarıyla onlar

İşe çıkmak üzeredirler köprü altlarından

Sokaklar onlarındır artık

Köşe başları, karanlık aralar ve ıssız parklar

Yeni sahiplerinin kullanımına açıktır bu saatlerde

 

Evlerinden kaçan çocukların

Bilmem kaç yıldızlı otelleridir köprü altları

Hepsinin bir hikayesi vardır yaşanan

Hepsinin bir baka sancısı vardır

Birbirlerini severler korurlar da

Yine de en sadık arkadaşları

Gece yarılarında sırlarını gizleyen

Tanıdık parke taşları ve karanlık sokaklardır

 

Soğuk havalarda köprü altlarında

Anne karnındaki bir cenin gibi kıvrılır

Sokulurlar birbirlerine üşümemek için daha çok

Ve canlı çıkmak için her türlü geceden

Kirli ufacık elleriyle

Her gece kirli rüyalarını

Yeniden yazarlar üşenmeden

 

Haluk YOLSAL

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SEN VARDIN

 

yeni bir gündü bugün

dağların doruklarına değince

dik parmakları güneşin

içim titredi birden

orman güllerinin

yapraklarındaki su damlacıklarında

sen vardın

 

yüksek çam ağaçlarının

özgür nefeslerinde

ve her renkten çiçeklerin büyüdüğü

yayla çimenlerinde

sen vardın

 

köyümüm yaprak yollarında yağmur sonrası

fındık bahçelerinin sakin köşelerinde

ot kokulu yastıklarında Şolma’nın

tütün tarlalarında ter döküp

koyu yeşili çay bahçelerinde

sen vardın

 

pamuk tarlalarının rengiydi gelinliğin

sancılı ırgat gecelerinde

çatlak çatlaktı avuçların ve toprak

kan kokuyordu dünden

uyur muyduk bir yandan yıldızları sayarak

bir iki üçüncüde

sen vardın

 

tüm yaşanmışlıkları kayda aldın biliyorum

biliyorum sen vardın

bense hep sana uyardım

ay da üşürdü sensiz gecelerimde

elinde tebeşir öğrencilerinle

bilimin aydınlığında hep

sen vardın

 

işçi kızlarla tezgah başında

ya da çay molalarında biriken nefretin vardı

tüm iğrençliğiyle kirlenmişliğin

hesabını tutuyordun, kıskanıyordum seni hesaplardan

ve belki beni biraz unutuyordun

oysa her zaman

göğüs kafesimin en ince yerinde

sen vardın

 

ama bir gün

simsiyah bir gökkuşağı belirdi gökyüzünde

gökkuşağı ve kaybolan kocaman bir boşluk

o boşlukta sen vardın

sen var mıydın?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GİTTİN

 

günlerden pazardı
sen gittin ellerin kaldı bende
ufukta akşam kızıllığı vardı
bir de yüreğim sende

uzaklarda korkular büyürdü hep
yıldızlardan türkü sesleri gelirdi
yakamozları tutardık birlikte
ellerin en güzeldi

akşamları çok sevdim
kumsalda yürümeyi bir de
adını yazardım kumlara
hep saklı duracak içimde

sevgi işte yüreğimizde vurgun
asırlar giriyor rüyalarıma
yıllar geçiyor önümden
gölgeler düşüyor avuçlarıma

 

Haluk YOLSAL