samsun kent sanatçıları
ÇİVİSİ ÇIKTI
Söze nasıl başlasam hangi birini desem
Türkçe’yi katlettiler sözün çivisi çıktı
Kahverengi elası ilham verirdi bize
Lensi icat ettiler gözün çivisi çıktı
İnce derin çizgiler anlam katardı ona
Her çizgisi bir anı yaşanmışlıktan yana
Saçlarda yoktu boya ellerde vardı kına
Botokslandı yanaklar yüzün çivisi çıktı
Hasat zamanıdır güz ürünler toplanırdı
Köylünün semeresi paralar katlanırdı
Elma üzüm bol olur incirler tatlanırdı
Köylüyü bitirdiler güzün çivisi çıktı
İmkansızı istemez sabırlıydı çocuklar
Bilye topaç yeterdi nerde lüks oyuncaklar
Ellerinde laptoplar sanal köşe bucaklar
Cilveri de tatsız nazın çivisi çıktı
Mevsimler çok değişti ısındı güzel dünya
Fay hattında değildi ama sallandı Konya
Kuraklıktan çatladı Bangladeş Peru Kenya
Kışın da yaktı güneş yazın çivisi çıktı
Arabaya uzandı teknolojinin eli
Her yerde lüks otolar yollarda katar seli
Olsaydı kıskanırdı devrim otomobili
Sanki gitmez uçarlar hızın çivisi çıktı
Süslenmeye ne hacet öyle dursan yetiyor
Allı pullu resimler canıma can katıyor
Babadan kalma şipşak bir köşede yatıyor
Rotuşlayıp verirler pozun çivisi çıktı
Ecmel der artık yeter fazla uzatma sözü
Sırtında ki cekete çula diktiler gözü
Söylemezsem ölürüm içimi sarar sızı
Kaz diyerek yoldular kazın çivisi çıktı
İSİM
Bin bir çeşit isim varken cihanda,
Ben senin ismini koyamıyorum.
Her şeye doydum ziyadesiyle
Bir sana sevdiğim doyamıyorum….
Umut desem sana umut bağlasam,
Acıyan yaramı senle dağlasam,
Başımı omzuna koyup ağlasam,
Omuzun incinir kıyamıyorum…
Deniz olsa adın gözüne uysa,
Her kelimem senin sözüne uysa,
Ne çıkar sevdiğim elalem duysa,
Senden başkasını duyamıyorum….
Ufuk fena değil istersen eğer,
Senin bakış açın dünyaya değer,
Bilgi ağacıymışsın sevdiğim meğer,
Meziyetlerini sayamıyorum…
Aslında ben çoktan koydum ismini,
Fena sevdim cemalini cismini
Verdim şu kalbimin sana hepsini
Yerine başka şey koyamıyorum
BEN
Adımı sormayın çoktan unuttum
Artık başka kişi başka canım ben
Kinimi beledim sardım uyuttum
Kara buğdaydanım saf bir unum ben
Önceleri dertler mezeydi bana
Zevk-i sefa etmek cezaydı bana
Küllenmiş öfkeler tazeydi bana
Var oldum baştan yeni günüm ben
Hükmederdi bana en küçük tasa
Tutsağı ederdi boğardı yasa
Yüreğim dönerdi küle enkaza
Ab-ı hayat oldum sebilhanım ben
Arındım her türlü boş meşgaleden
Geçtim geçilmeyen zorlu kaleden
Uzaklaştım hüzün denen beladan
Özüme ulaştım şimdi benim ben
İçimde ki boran fırtına dindi
Gönlüm başka tatlar zevkler edindi
Aynada ki bu yüz acep kimindi
Değiştim derimi başka tenim ben
Dünyamda sadece kutuplar vardı
Başıma her gün karlar yağardı
Yüreğim yol bilmez rehber arardı
Buldum menzilimi başka yönüm ben
Korkmuyorum artık kem bakan gözden
Korkmuyorum bana kin kusan sözden
Olsa urbalarım alevden közden
Doğruysa giyerim bir insanım ben
Ecmel AL
DEĞİŞMEYEN
Asırlardır bu böyle kadınım ben adım yok
Daha dokuz yaşımda reşit tuttular beni
Farklı doğmaktan başka hiçbir kabahatim yok
Doksanlık dedelerle yaşıt tuttular beni
Zaman oldu toprağa gömüldüm diri diri
Zaman oldu sarayın oldum süslü esiri
Kukla gibi oynadım bir ileri bir geri
Uçuruma attılar yara ittiler beni
Bin dokuz yüz yedide çığlık oldum duyuldum
Emeğe siper oldum kıyım kıyım kıyıldım
Nazik bedenim ile zor işlere koyuldum
Kurdukları düzene köle ettiler beni
Kan kusan ağızlarda kızılcık şerbetiyim
İyilik vatanıyım kötülük gurbetiyim
Ezilmiş örselenmiş berbatın berbatıyım
Hak hukuk çemberinden dışa attılar beni
Dünyanın dengesiyken dengesizlik sayıldım
Kocaman puntolarla manşetlere yayıldım
Şarap gibi içildim açlık gibi doyuldum
Önce meze ettiler sonra yuttular beni
Sömürüldüm horlandım her düzenin elinde
Töre için can verdim yurdun farklı ilinde
Kurban edildim kaç kez şeref namus yolunda
Bağladılar gözümü sonra güttüler beni
Öküzden sonra geldi sofradaki yerimiz
Vicdansızın elinde meta oldu tenimiz
Sindirip susturulduk yıllarca her birimiz
Dünyayı pazar edip alıp sattılar beni
Uyutuldum her dönem değişik oyunlarla
Türlü entrikalarla gerici yayınlarla
Farkım kalmadı benim damdaki koyunlarla
Sürüye çevirdiler mala kattılar beni
Hak edilmiş hakkımı verdim bir bir geriye
Sekiz yıldır gitmedim bir adım ileriye
Heveslendim sultana olmak için cariye
Ortaçağ özlemiyle bak kuşattılar beni
Uyan artık uykudan at gaflet yorganını
Çıkarıver boynundan sömürü urganını
Ne kaldı ki geriye emdiler hep kanını
Ecel oldular bana az yaşattılar beni
ARPACI Ramazan
Ordu’nun Aybastı ilçesi’nin Sarıyar köyünde 25 Mayıs 1986 da doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da tamamladı. Halen Samsun On Dokuz Mayıs Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi dördüncü sınıf öğrencisi. On yedi yaşından beri şiir yazan bu genç ozanın kendi ifadesi ile ‘ Kaygılarının voltasında kalmış bir şekilde’ hayatı devam etmektedir.
SANA ULAŞMAK GÜÇ
İstiridyedeki tek kum tanem
Aşka beş kalan ini tanem
Sana ulaşmak güç
Sensiz olmak güç
Gök kabuğu altında nar tanem
Yedi milyarda bir tanem
Sana ulaşmak güç
Sensiz olmak güç
Yeryüzünde açan gül tanem
Yüreğime düşen can tanem
Sana ulaşmak güç
Sensiz olmak güç
Kışıma çiçeklenen kar tanem
Yüzüme yağan nur tanem
Sana ulaşmak güç
Sensiz olmak güç
Her yerde ve her şeyde bir tanem
Bende senin nur tanen
Sana da ulaşmak güç
Sensiz olmak güç
Ramazan ARPACI
BABAMIN SÖYLEDİĞİ TÜRKÜ
Söylediği türkünün rengi sesine öyle oturmuştu ki
Tuvalime nakış gibi işlenmişti yedi renk yedi nota gökkuşağını
Tanrı bile kıskanmıştı
Artık gökkuşağını daha bir özenle işliyordu gökyüzüne
Ve yağmurları öyle narin dokunduruyordu ki yeryüzüme
Tıpkı babamın söylediği türkünün her bir rengi gibi
Doluyordu içime, yağıyordu içime renk renk nota nota
Yedi renkli gökkuşağı sekiz notalı yağmuru ile
Rengârenk notalı türkü gibi akacaktı hayatı
Otuz beşinde ayağının ritmi bozulunca
Daha bir gürültüyle bastı toprağa
Ve bastığı yerlerden çiçek fışkırdı
Menekşe, papatya, gelincik, manolya
Hiç bu kadar çiçek olmamışlardı aslında
Mevsimlerime hücum eden
Rüzgâra notalar bırakıyordu
Sahip olduğu insani güzellikleri kaybettikçe
Dünyam dört mevsim cehennem kokuyordu
Başka dünyalara kaçışımla
Mum alevi gözyaşlarım
Buz kristali olup battı gözlerime
Bir çift cam oldu gözlerim
Kışa bakan, dört mevsimi özleyen
Tek mevsimde üşümeye maruz kalan
Baharıma açan kardelen çiçeğini
Babamın söylediği türkünün sonuna uzunca es yapan
‘ O zaman yine türküye ses verdin sanmıştım baba
Pes etmiştin oysa yaşamaya
İçimde babamın söylediği türkünün soğuması
Yüreğimi sağır etmesi zoruma gidiyor artık
Bütün sevmelerimi tükettiğim gibi
Türküsünü de tükettim babamın
Bir türkü daha söyleseydi keşke
Birini bitirip diğerini
Diğerini öbürüne ekleyip bir üçüncü türküyü
Şu an ritmi ağırlaşan yüreğime akıtsaydım da
Buz kesilen bana hayatı çekilmez kılan kışıma
Menekşe, papatya, gelincik, manolya ekebilseydim
Yedi renk gökkuşağını sürebilseydim tuvalime
Notalar gibi sıcak yağmurun içine dolduğu toprağın kokusunu
Tekrar içime çekebilseydim
İşte belki o zaman bir türkü de ben söyleyebilirdim
Hem de babamın sesinden
Dünyamı cennete çeviren babamın sekizinci notasını ispatlayabilirdim oysa
Babamın söylediği bir türkü vardı
Yağmurun içine dolduğu toprağı kokan
Tuvalimi renge boğan gökkuşağı ahengiyle
Tanrının içini dolduran ilhamıyla
Babamın söylediği bir türkü
Ramazan ARPACI
AKLIN VE BEDENİN BÜTÜNLÜĞÜ
Sözde barış yüklü trenler kalkıyordu
Bizim gardan
Aklın ve dilin haykırdığı
Ama bedenin savaş açtığı barış yüklü vagonlar
Yolcular çuf çuf sesini bekleye dursunlar
Biz barış yüklü kentin garına vardık bile
Düşümüzden kalkıp
Damarlarımızın tümünü güzergâh bilen
Barış yüklü tren
Yüreklerimizin garına vardı bile
Ramazan ARPACI
OYA AŞKIR
1961 yılında Rize’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Samsun’da tamamladı. Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümünden mezun oldu. Aynı kurumun Türkçe Öğretimi Bölümünde yüksek lisans yaptı. Kayseri ve Samsun’da Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak görev yaptıktan sonra Ondokuz Mayıs Üniversitesinin açtığı sınavı kazanarak Türk Dili okutmanı olarak bu kurumda göreve başladı. 2007 yılında emekli oldu. Emekli olduktan sonra çeşitli özel kurumlarda çalıştı.
Edebiyat ve şiire olan ilgisi onu edebi eser incelemesine ve çoğunluğu çocuk şiirleri olan şiirler yazmaya yöneltti. Bu şiirlerinden dördü bestelenmiş ve basım aşamasında olan “Şarkı Bahçesi” adlı kitapta yer almaktadır. Atatürk’ün yaşamından kesitler sunan bazı olayların da manzum hikaye biçiminde yer aldığı şiir dosyası “Çocuk Dizeler” basıma hazırdır. Edebiyatımızın koca çınarı Rıfat Ilgaz’ın doğumunun 100. Yılında hazırlanan kitapta “Yaşamın Gerçeği ve Romanın Gerçeği” adlı makalesi yer almaktadır. Mayıs 2006 yılında yapılan Rıfat Ilgaz Sempozyumunda sunduğu bildiri, bu adla yayımlanan kitapta yer almıştır. Yayımlanmamış birçok makalesi bulunmaktadır.
2010 yılında katıldığı seminerlerde “ Anlayarak Hızlı Okuma Teknikleri Eğitmenlik Sertifikası” ve “ Hafıza Teknikleri Eğitmenlik Sertifikası” almaya hak kazanmıştır. Okuma ve anlama becerileri üzerine yaptığı dilbilimsel çalışmalarına halen devam etmektedir. Yeni yöntem ve teknikler üzerinde yaptığı çalışmaların ileride öğrencilerin sınav başarıları üzerinde etkili olacağına inanmaktadır.
FATMA YENGE
Gelin, beyaz bilmece,
İmgelemimde çocukluğumun,
Çözümsüz dakikaların savrukluğunda,
Nöbetlerce bekleyen,
Derinleşen gözlerinde uzayan ümide
Merhaba diyen,
Bayram coşkusu gelişin,
Özenle geçirilişin,
Özgün sofralarda izlence kalabalığıydı ellerin…
Bir prenses gibi dikildiğin köşende
İmrenerek seyredilmiştin.
Sırların ve mesafelerin arasından
Duvak duvak yayılan özlemim…
Ve beklemeyen çocukluk işlerim.
Aynada kaybolan sırman dokunamadığım,
Avluda yanardı ateşler,
Parmaklarının ucundaydı mutluluğun.
Rüzgarla yarışan hızında,
Çaya ve yağmura karıştı hayatın.
Susarak hasreti dolayıp diline,
Kilitlenip bitmeyen işlerine…
Ve çocuk seslerine,
Umudunu köprü yapmıştın…
Rakibi kendi kadın!
Gurbeti ruhunda eritirken yıkılmamıştın.
Duymamış mıydın?
Konuşmuyordun…
Kibrinden mi öyle, öyle olduğun için mi kibirli
Duruyordun…
Avluda ateşler yanıyordu,
Yangını kimse görmüyordu,
İstanbul yıkamazdı düşlerini,
Çıkardın karşısına “Bin kocadan artakalan” diyarın.
Ya sen onu yakardın,
Ya da seni gururun…
HÜZNÜN RENGİ
Hüznün kayıp semboldü yaşamında
Aza hiç, çoğa az veren
Elleriydi zamanın
Oyuncaklarında
Dönüp baktığında
İri siyah gözleriyle hayat
Sen vardın suskunluğunda…
Bir çocuk muydun sen, ellerimdeyken?
Üzerine titrerken…
Bir kadın mıydın, ömre ışık veren?
Bir erkek mi, yücelten?
Bir çiçek mi, su bekleyen?
Dost bakışlarda büyüyen,
Hayat damlalarında…
18.06.2010
Adalet
Kurt kapanı kurt kafesi dünya
Eşkıya tanımları silahla tartılan
Kefesi kanlı adalet
Iraklı bir esir gibi yığılan
Kafes diplerinde sığıntı insan
Namluların dumanını oksijen diye çeken
Yarı uykulu yarı sersem
Bin yıllık alevin kinindeyken
Sen
Bu aymazlığın, bu ayrılmışlığınla
Beslediğin kölelerle
Katiller demokrasisini yönet!
Gökyüzünü kara bir çarşaf gibi örten cehalet,
Getir kanlı terazini, adaletinle hükmet!
Ayrılık Söyleyemediklerindeydi
Onu bıraktığın yerdeydi ayrılık
Gözlerin derin ve uzak yolculuklarında gezinirken ruhunun
Kayıp ülkelerinde
Bulduğun sevda sahnesindeki oyuncunun
Gülümseyişinde
Üzgünce boyun eğişinde,
Esir edişindeydi
Düşlerini
Alıp vermeyişinde
Arsız bir atı kovalar gibi hoyratça
Gidip gidişindeydi
Terk edişindeydi
Senin söyleyemediklerin
Onun gizlediklerindeydi
Böyle yarım hissedişin kendini
Aşkın kör edişindeydi.
ATEŞALİ GOKSEL
1983’de Samsun’da doğdu. Çocukluk yıllarında ilk olarak müzik ile sanata ilgi duymaya başladı. İlerleyen yıllarda müzik başta olmak üzere hayata dair birçok şeyi şiirde ilham aracı olarak kullanıp özgün deyişler üretmeyi hedefledi. Sanatın ve şiirin sadece ve sadece yetenek sahiplerince ciddi anlamda ircaa edilebileceği ve tam manasıyla anlaşılabileceği görüşündedir. Sanatın her dalında düşünce gücüne ve derinliklerine mutlak önem veren Göksel Ateşali bir kamu kuruluşunda görev yapmakta ve Samsun’da ikamet etmektedir.
Bir veda sonrası
Mazi, son darbesini vuracak ise vursun.
Sabrım son sınırının şimdi ta en ucunda…
Beklediğim ezanı sadece sen okursun.
Acıyla beslendiğim bu ölüm orucunda.
Kimse tahmin edemez içimde ölenleri.
Bir vedanın ardından başıma gelenleri.
Yemin olsun, çok zor şey hasrete yıl eklemek.
Cehennemden çıkmayı bekler gibi beklemek…
Senden sonra hiçbir şey burda aynı kalmadı.
Yokluk bataklığından yüzeye çıkılmadı
Kahrınla tutuşmayan bir ateşte yanmadım.
Zehrini şifa diye içmekten usanmadım.
Teselli ve metanet inan ki tek bir anlık.
Yüzüme kan tükürür veremli bir karanlık.
Yokluğun,ümidimin boynunu büküşüdür!
Suretimdeki deprem hüznünün çöküşüdür.
Zihnim işgal altında, kalp kırıklara teslim
Bir dua ki dilimde hıçkırıklara teslim.
Aman sabah olmasın! Gün sensiz, biliyorum�
Her sabah ezanıyla idam ediliyorum.
Girme rüyalarıma! Tabirin kan akıtır.
Bir yürek bir insanı bu kadar mı acıtır.
Hayaline aldanıp şükrettiğim sancılar.
Gördüğüm seraplardan daha da yalancılar.
Aklımı kesen bıçak, gururumla bilendi.
Gözlerim, yollarından ayak izi dilendi.
Dudağında harlanan alevim dondu artık!
Endamını kıskanan o güneş söndü artık!
Çok değiştim sevgili görsen hak vereceksin.
Hangi açıdan baksan bir enkaz göreceksin.
Zaman ’an’ değirmeni her canı sindirecek,
Daha kaç yıl taşırım bıraktığın elemi.
Bir sekerat ardından acını dindirecek.
Musalla üzerinden sonsuza kalkan gemi.
Nerdesin içimdeki hakikati put sayan ?
Nerdesin nefesiyle atmosferi kutsayan ?
Yüreğimde cefayla büyüyen Hakk çiçeğim.
Son nefesime yetiş yüzünü içeceğim .
Göksel Ateşali
SENİ DİLEMEK
En sefil anında şükür demektir
Bilerek yanmaktır seni dilemek
Sevgisiz olana fakir demektir
Bir düşe kanmaktır seni dilemek
Aşkla bezemektir her bir heceyi
Aydınlık etmektir kara geceyi
Mantığın eziyet saydığı şeyi
İbadet sanmaktır seni dilemek
Ya Rabbi diyerek cefa çekmektir
Birazcık su ile biraz ekmektir
Kurumuş toprağa tohum ekmektir
Bir emek sunmaktır seni dilemek
El açıp sonsuza aşka ererek
Şeytanın şerrini yere sererek
Besmele çekip de tekbir vererek
Kıbleye dönmektir seni dilemek
Zikirle yanarak zikirle sönüp
Kavuştum diyorken en başa dönüp
Yuvayı arayan bir kuşa dönüp
Kabe ye konmaktır seni dilemek
Bir yağmur duası bir yakarıştır
Seccade üstünde bir yalvarıştır
Her yolun sonunda Hakk’a varıştır
Allah’ı anmaktır seni dilemek.
Göksel Ateşali
Gidiyordun bir yere…
İlk kez böyle öpüştük…Tutkusuz,zor bir günde
Alt dudağın bendeydi,üst dudağın sürgünde
İçindeki o sesi bir tek sen duyuyordun
Gidecektin bir yere,geriye sayıyordun
Önce dilini kesip,sözlere küsüyordun
Sonra bir ceset gibi çok sesli susuyordun
Bakışın soğudukça bir düğüm kopuyordu
Gözlerim gözlerine otopsi yapıyordu
Bir diriliş misali kalktın sonra yerinden
Kan ile damarını ayırdın birbirinden
Gidiyordun bir yere maziyi döke döke
Bir ayrılık anını içine çeke çeke
Hem mesafe,hem zaman sana eşlik ediyor
Yollar senle beraber ayaklanmış gidiyor
Peşine düşemeden uzaklar seni içti
Yolların ayağıma pranga gibi geçti
Öyle gidiyordun ki sürgünler üşümüştü
Sen yollara değil de yollar sana düşmüştü
Bir seyir perde perde zihnimi dışlamıştı
Ufuklar gözlerimi kusmaya başlamıştı
Sen uzağa gittikçe uzaklar bana erdi
O an sanki yol bendim adımların neşterdi
Gidiyordun bir yere,gündüzü yara yara
Mesafeler peşinden koşuyordu o sıra
Bizi böyle yapan ne?Hangi sitem,hangi iz
Döllenmemiş bir rahmin düş çocuklarıydık biz
Kalan son pencereme demirden ağlar ördün
İçimdeki çocuğa kürtajı layık gördün
Gidiyordun bir yere…Gidiyordun öylece
Sessizliğin bir ilah oluyordu böylece
Göksel ATEŞALİ
Sokaklar
Yoktan aşk süzeceğim gerçeği bulana dek
Hüznünü yazacağım zamanım dolana dek
Dünya berzah arası hislerin dirisiyim
Sokakları yüzüyle süpüren birisiyim
Açlığın büyüdükçe çilemi dişliyorum
Beni ben yapan kahrın içine işliyorum
Yokluğunda bu şehre kıyametler saldırdı
Hasretin içerimde cenazeler kaldırdı
Her nefes bir cinayet her an bir düş ölüyor
Çile doğuran rahmi gözyaşlarım döllüyor
Aklım patlak verdikçe her depresyon anından
İşkenceler fışkırdı sabrımın sınırından
Gitgide kutsanırken bana verdiğin hüzün
Her sokağın başını kesen cellattı yüzün
Söz ile tarifi yok artık vardığım demin
Ölü bir fahişeden farkı yok ümidimin
Yollarım kesildikçe kanadı gençlik çağım
İzlerini öpmekten paramparça dudağım
Daha fazla söyletme son sözü getir bana
O kadar dipteyim ki yerler zirvedir bana
Sen bana ne verdiysen ben onunla yaşadım
Açtığın yaraları sokaklarla kaşıdım
Gün gelecek buralar bu kulu dışlayacak
Hicazkardan sabaya yolculuk başlayacak
Yerler beni kusarken bir vuslat belirecek
Ardından gelen tabut sonsuzluğu verecek
Tiksinen bakışlarla yanıma varacaklar
Bir pisliği kaldırır gibi kaldıracaklar
AŞIK ERDEMLİ
Ardahan ili Göle ilçesi Orakilise Köyü’nde 1950 yılında doğmuştur. Babasının askerliği dolayısıyla bir süre Isparta’da kalmıştır. Yine babasının tayini nedeniyle geldikleri Samsun’un Çarşamba İlçesi’nde bir süre ikamet etmiştir. 1962 yılında Ladik Akpınar İlköğretmen Okulu’nu kazanır. Bu okulu bitirdikten sonra 1969 yılında kendi isteği ile gittiği Hakkari İli Yüksekova İlçesinde öğretmenlik mesleğine ilk adımını atar. Bir yıl sonra askerlik dönüşü Samsun İline atanır. Çeşitli köylerde görev yaptıktan sonra merkez Teknepınar Yüzüncü Yıl İlkokulu Müdürlüğü’ne atanır.1986 yılında Kocatepe İlköğretim Okulu’na öğretmen olarak tayin edilir ve 1994 yılında emekli olur. Evli ve iki çocuk babasıdır.
İlk şiir yazma denemeleri 1964 yılında başlamıştır. Sonradan bu ilk şiirlerini beğenmediği için yırtıp atmıştır. Saz çalmaya sekiz yaşında babasının yol göstericiliği ile başlamış; Öğretmen okulunda saz çalmayı iyice geliştirmiştir.
Usta-çırak ilişkisine göre yetişmiştir. Ustası, ilkokul öğretmenliğini de yapan babası, tanınmış halk şairi Âşık İnanî (Selahattin DÜLGER)’dir. Geleneğin ilk bilgilerini ondan öğrenmiştir. Onun şiirlerini okuyarak, çalarak şairliğe ilk adımını atmış, babasının teşvik ve telkinleri ile de bu işe devam etmiştir. Belli bir seviyeye gelince ustası ona, aynı zamanda eğitimci de olduğundan, “Erdemli” mahlasını vermiştir.
Âşık Ekfârî, Murat Çobanoğlu, Şeref Taşlıova, Âşık İlhamî, Âşık Feymanî, Sefil Selimî, Reyhanî, Selmanî gibi âşıklardan da geleneği öğrenmeye devam etmiştir. Lebdeğmez türünde kendisini geliştirmesinde Âşık Selmanî’nin katkısı büyük olmuştur. 1973 yılından sonra Davut Sularî ve Neşat Ertaş’tan etkilenmiştir. Neşet Ertaş’tan o kadar etkilenmiştir ki saz çalmasında bile onun etkisinden kurtulamamıştır.
İrticalen şiirler söylemekte ve Âşık edebiyatının bütün tür ve biçimlerini ustaca kullanabilmektedir. En çok ustalık ve yetenek gerektiren lebdeğmez de yapabilmektedir.
Ustası ve babası İnanî ise badeli âşıklardandır. Ustası bir gece rüyasında üç güvercin görür. Bunlar üç tane beyaz sakallı pirlere dönüşürler birden. Aynı zamanda üç tane de ırmak akmaktadır. Kendisine yüzük çıkarırlar ve yüzükten bakarsa aradığını bulacağını söylerler. Bakınca Buhara kentini ve orada yaşayan “Gülsün” adında bir sevgili görür. Kendilerine elma sunarlar, yarısını İnanî, yarısını da Gülsün yer.
Rüyada bade içmeyi, âşığın şiirine ve yaşayışına katkıda bulunan bir etken olarak görmez. Sadece âşıklığa adım atmasına vesile olabileceğini ifade eder. Gelenekte bir yer işgal etmenin rüya ile değil, toplumun kabul ettiği yaşama biçimi ve söyleyişte olduğunu savunur.
Erdemli, babasının şiirlerini derler ve kitap haline getirir. Babasının ikinci kitabı ise “Âşık İnanî ile Gülsün” adı verilen, gördüğü rüya ile ilgili olan, iki yüz sayfa civarında hacmi olan bir halk hikâyesidir. Babasının 2050 yılından önce bastırılmamasını vasiyet ettiği için bu şiirler kitaplaştırılmasına rağmen bastırılamamaktadır.
Âşık Erdemli’nin basılmış şiir kitabı yoktur, fakat şiirlerini iki cilt halinde toplamıştır. Ayrıca “Güneşin Doğuşu”, “Hey Gidi Akpınar”, “Köylü Memet “ ve “Cumhuriyet ve Atatürk Oratoryosu” adlarını taşıyan bastırılmamış tiyatroları da mevcuttur. “Kuşlar” adlı bir öyküsü yayımlanmıştır.
Usta-çırak ilişkisine göre geleneği icra edecek şekilde sadece Âşık Sancak’ı yetiştirmiştir. Şiirlerinde Atatürk ilkeleri, toplumsal aksaklıklar, milli değerlerimiz ve kültürel unsurlarımız ile yaşadığı yörenin özelliklerini işlemiştir.
BAYRAM DA BAYRAM
Ceketi yırtıktı ,oturdu dikti
Giyecek ti astı ,bayram da Bayram.
Derin nefes aldı içini çekti
Diyecek ti sustu , bayram da Bayram.
Kadayıf baklava tatlının hası
Yese kabul etmez belki mayası.
Kendince kavurdu bir un helvası
Yiyecekti kustu ; bayram da Bayram.
Karnı da çok açtı,zaten seferi
Oğlu da askerdi , gelirse geri.
Ajansını açtı , şehit haberi
Duyacaktı kıstı ; bayram da Bayram.
ERDEMLİ herkese bayram hediye
Bayram lokmasını böldü kediye
Kaç kişi gelecek yanıma diye
Sayacaktı küstü ; bayram da Bayram.
30 Ağustos 2011
ŞİMDİLİK
Teyzemin kocası efendi beyim
Bizden haber , yaşıyoruz şimdilik.
Yabancı değilsin bilmem ne deyim
Yemek için taşıyoruz şimdilik…
Kimileri uçak ile yollarda
Sefa sürer dolaşırlar ellerde.
Bizim ise ellerimiz bellerde
Sözüm ona koşuyoruz şimdilik….
Memurlar yemeklik su da gözyaşı
Bürokrasi çok aç pişiyor aşı
Hayat kazan oldu zam da ateşi
Kaynamadan pişiyoruz şimdilik…
Alimler kayboldu doldu kadılar
Arkada hanımlar önde cadılar
Ayırıp da orta direk dediler
Resmigeçit geçiyoruz şimdilik…
Zehir dolu bulut gelmiş ıraktan
Mutluluğu silip atmış dudaktan
Binbir dertle yudumlarken bardaktan
Zehir zıkkım içiyoruz şimdilik….
Gemi kırmış nalı düşmüş atlardan
Asalak geçinen parazitlerden
Atatürk’e dil uzatan itlerden
Kurtulmaya koşuyoruz şimdilik….
ERDEMLİ der işte böyle bir zemin
Mantıklıyız yürürken emin emin
İçimizden atılmayan fitnenin
Ektiğini biçiyoruz şimdilik…
ACABA
MADEMKİ İNSANSIN ANLA HALİMDEN
İNSANCA YAŞAMAK SUÇ MU ACABA…
SAMİMİ DUYGUYLA TATLI DİLİMDEN
DERDİMİ ANLAMAK GÜÇ MÜ ACABA…
SERVET KİMDE İSE SAYGI ONA DA,
MUTLULUK-ŞAN-ŞÖHRETSEVGİ ONA DA,
LİYAKAT BAŞARI ÖVGÜ ONA DA,
ONUR BAZISINA HİÇ Mİ ACABA…
HUKUKU KANUNU ÜSTÜN BULANA,
BU HAK BANA YETER DİYİP KALANA,
HAKKA RAZI OLUP BÖYLE OLANA,
FAKİRLİK BİR SEMBOL TAÇ MI ACABA…
KARIN DOYURMAYA EŞİNEN VAR MI ?
AKIL FİKİR İLE TAŞINAN VAR MI ?
GERİDE KALANI DÜŞÜNEN VAR MI ?
YAŞIYOLAR AMMA AÇ MI ACABA…
KENDİ ATEŞİMLE KENDİM YAKTIĞIM
VİRAN EDİP EV BARKIMI YIKTIĞIM
AŞIK ERDEMLİ’YİM BENİM ÇEKTİĞİM
FELEĞİN ALDIĞI ÖÇ MÜ ACABA…
Âşık Haydari HAYDAR SAZLI
1956 yılında Sivas’ta doğdu. İlk ve Ortaokulu Sivas merkez de okudu.1975 yılında Gaziantep öğretmen okulu’ndan mezun oldu. Yurdun değişik illerinde öğretmen olarak görev yaptı. 1986 yılında Samsun’a yerleşti. 2000 yılında emekli oldu.
Şiir yazmaya ortaokul yıllarında başladı. Her konuda şiirler yazmakla birlikte son dönemlerde daha çok taşlama şiirleri yazdı. Samsun’da düzenlenen şiir programlarına katılıyor. Evli ve dört çocuk babası olan şairin dört de torunu vardır.
ÇOK ŞEYLER EKSİK
Helali unutup haramı yedik
Açıldı iyice budakla gedik
Gurbetten sılaya taşınak dedik
Trenler çalışmaz raylar mı eksik
Derdimiz büyüdü bölüşemedik
Gün oldu dersimiz çalışamadık
Bir türlü zamana alışamadık
Mevsimler tez geçti aylar mı eksik
Irmağımız boz bulanık akıyor
Kazma kürek kapan hane yıkıyor
Herkes kaşlarını çatmış bakıyor
Oklar atılmıyor yaylar mı eksik
Dilberin iyisi bakır takınmaz
Aslan olan kurt çakaldan sakınmaz
Bizden yana hiçbir hayır okunmaz
Sandıklar açılmış oylar mı eksik
Kargalar daneye fena alışmış
Namert derslerine iyi çalışmış
Sini etrafına dostlar doluşmuş
Bardaklar boşalmış çaylar mı eksik
Varımız yoğumuz kaptırdık sele
Üç beş lokma ile dolar mı file
Kırat kişnemeden bozulur yele
Haralar boşalmış taylar mı eksik
HAYDARİ üşüme örtün örtünü
Hep sen mi diyecen lafın sertini
Herkes birbirine dönmüş sırtını
Çokları incelmiş beyler mi eksik
Âşık Haydari HAYDAR SAZLI
SAHTE PEHLİVANLAR
Her açılış her sergide
Boy pos gazete dergide
Göbeği tüysüz gergide
Somun gibi pehlivanlar
Benzerler hazana güze
Nazar etsen gelmez göze
Rakıya olurlar meze
Somon gibi pehlivanlar
Bilmez baba ocağını
Açmamış ki kucağını
Şalvar gizler bacağını
Tuman gibi pehlivanlar
Merdi görünce yanlarlar
Terleyince tez sonlarlar
Kıvırmadan ey anlarlar
Duman gibi pehlivanlar
Mum yananda kavrulurlar
Fiske ile devrilirler
Hafif yelle savrulurlar
Saman gibi pehlivanlar
Şişman kırata binemez
Ense kalın ters dönemez
Kökleri fazla inemez
Çimen gibi pehlivanlar
Giydikleri kirli pasak
Her doğruya derler yasak
Karışık soğan sarımsak
Çemen gibi pehlivanlar
HAYDARİ onlar bilirler
Ömrü kısa tez ölürler
Parmakla tuşa gelirler
Dümen gibi pehlivanlar
Âşık Haydari HAYDAR SAZLI
KARA ÇIKTI
Fazlaca sallandı asılı urgan
Gerek kalmadı ki yaksın ısırgan
Üstüme örttüğüm alaca yorgan
Gün vurunca gördüm hep kara çıktı
Herkes birbirine etti kahırlık
Fazlaca çoğaldı körlük sağırlık
Gördüm buharlaşmış kulda ağırlık
Kantar mı bozuldu hep dara çıktı
Kaynayan kazanda yazı yazandım
Ateşe aleve hayli kızandım
Yaslandım çınara dala uzandım
Elimle tuttuğum hep çıra çıktı
Tez ayyuka çıktı saklanan gizler
Zelzele mi oldu bozuldu düzler
Aslını demeye kalmadı yüzler
Listeler değişti hep kura çıktı
Fazlaca çoğaldı karanlık kuyu
Kalbura çevirdi namerdin huyu
Bedenim yıkandı sürdüm gülsuyu
Tenim kabul etmez hep yara çıktı
Günü geldi felek uzattı kartı
Balığın dostu da olur mu martı
Aklın yolu birdir sonucu artı
Formülü bulunca hep zora çıktı
Yardım da almadım yalnızdım tekçe
Başımdaki derdi yazdım erkekçe
Çaresini sordum verdim dilekçe
Hâkimler sırayla hep tura çıktı
HAYDARİ usandı kötü haberden
Taktılar dilime o ki kaderden
Dedim uzaklaşam dertten kederden
Fazla mı yakındık hep bura çıktı
Âşık Haydari HAYDAR SAZLI
GEL DE TAŞLAMA
Dört yanı kalkan olan namert taştan sakınmaz
Bal üste kemik yese riyakâra dokunmaz
Her nağmeye uyulmaz her nağme de okunmaz
El tefiyle oynayan kıç üstüne oturur
Rahmeti emen tohum neşesinden patlıyor
Yuvasına sığmayan meydanlara atlıyor
Taş yerinde ağırdır sökülende çatlıyor
Kantarına sığmayan pöç üstüne oturur
Konu vatan olunca elbet çıkılır cenge
Yaratana sığındık böyle kurulmuş denge
İnsan olan tenini boyamasın bin renge
Beyazını kirleten suçüstüne oturur
Kelamı cıvık olan mecliste laf sulanır
İşkembesi boş olan sahibine yalanır
Nalına taş değende yollar toza bulanır
Kıratını kaybeden koç üstüne oturur
Kelle başı hesabı kullara yapma sayım
Hukukumu arıyom olmasın kimse dayım
Helal lokma yiyenin tadına olmaz doyum
Haramlara alışan baç üstüne oturur
Ağıdı çok gözlere yakışır mı hiç sürme
Gönüldür tez kırılır ola ki sarıp dürme
Kül bağlamış közleri körük ile üfürme
Isınmayı bilmeyen sac üstüne oturur
Kimi beyler incelmiş fukaranın derdinden
Her kumar kazanılmaz dört asın da dördünden
Ne kaldı ki Karun’a onca malın ardından
Ziynetini tartmayan tuc üstüne oturur
Say HAYDARİ demedin rüyada gördün unut
Boş kaleye atılmaz ne bir gülle ne bir şut
İnsanları incitme eşiğini açık tut
Halıda desen seçen hurç üstüne oturur
Âşık Haydari HAYDAR SAZLI
Âşık OBALI Mustafa BİLİR
1958 yılında Artvin’in Şavşat İlçesinin Oba Köyü’nde doğdu. İlk şiirlerini lise yıllarında sınıf gazetesinde yazdı.
Yüksek öğrenimini, 1979 yılında Ankara’da TODAİE Sevk ve İdare Yüksek Okulu Lisans bölümünde tamamladı..
Şubat 2002’de “ Gidelim Artık “ adlı şiir kitabı yayınlandı. 2003–2004 döneminde Samsun Klas TV’de 26 hafta boyunca canlı olarak “ Şiir’den Türkü’ye “ programını hazırlayıp sundu. Samsun Büyükşehir Belediyesi Konservatuarı Türk Halk Müziği Bölümünden mezun oldu. Büyükşehir ve Gazi Belediyeleri THM korolarında korist olarak yer aldı.
Birçok yerde Halk Ozanları şölenlerine düzenleyici ve icracı olarak katıldı. Sempozyumlarda bildiriler sundu.
Kars, Bursa ve Tarsus’ta yapılan Türkiye Âşıklar Bayramlarına ve değişik yerlerdeki kültür-sanat etkinliklerine katıldı. Şubat 2009’da Samsun Büyükşehir Belediyesi bünyesinde “ Samsun Şiir Akşamları “ programını başlattı.
Evli ve iki çocuk babası olan Ozan OBALI iyi derecede Gürcüce biliyor ve halen Samsun Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığında çalışıyor.
BİZİM ÖĞRETMENİMİZ
Akıl ve bilimi rehber edinen
Öğretmenler bizim öğretmenimiz
Cehaletle savaş için didinen
Öğretmenler bizim öğretmenimiz
Çalışmayı üretmeyi öğreten
Gönüllerde yer etmeyi öğreten
İnsanlığı yar etmeyi öğreten
Öğretmenler bizim öğretmenimiz
Onları görünce parlar gözümüz
Eğitimle başlar hayat gezimiz
Aydınlığa doğru giden izimiz
Öğretmenler bizim öğretmenimiz
Sevgi, barış dallarına konarlar
Işık olur dağ başında yanarlar
OBALI’nın dostu koca çınarlar
Öğretmenler bizim öğretmenimiz
Âşık OBALI (Mustafa BİLİR)
LEYLİFER
Ne isem öyleyim ben Mevlâ böyle yaratmış
Yüzümü başka renkle boyamadım Leylifer
Yaradan gözlerine bir büyülü sır atmış
Bin yıl yüzüne baktım doyamadım Leylifer
Sevda darağacında girsem bile sıraya
Ne kalbimi satarım, ne veririm kiraya
Gamzelerini bastım içimdeki yaraya
Başka bir reçeteye uyamadım Leylifer
Yüzünün kâinata dokunduğu yerdeyim.
Ölünün yaşamaktan yakındığı yerdeyim
Hasret türkülerinin okunduğu yerdeyim
Sensizlikte başka ses duyamadım Leylifer
Bu koskoca şehirde yapayalnız biriyim
Hüzünlerle yoğrulmuş aşkın alın teriyim
Gözlerim açık diye sanmasınlar diriyim
Kaç defa öldüğümü sayamadım Leylifer
Buralara kar yağdı, hastayım, üşüyorum
Saçlarının ucundan boşluğa düşüyorum
Her sabah ezanında kabrimi eşiyorum
Kendimi başka yere koyamadım Leylifer
Yokluğunu bağışla, ışığını kerem et
Gecelerime süzül, gündüzümü irem et
Ey bakışları büyü, ey gülüşü keramet
Varlığından bir lâhza, cayamadım Leylifer
Âşık OBALI (Mustafa BİLİR)
Y A K A R I Ş
Varlığım yanıp da yok olsa bile
Aşkınla yaşatan köze at beni
Hayırsızı verme çok olsa bile
Hayırlısı olsun aza at beni
Yanlış yoldan koru ilet doğruya
Canım kurban senden gelen ağrıya
Kulağımı kapat haksız çağrıya
Vicdanım kokmasın tuza at beni
Farkım kalmaz ise duyar sağırdan
Canımı al hemen alma ağırdan
Kim fayda görmüş ki paslı bağırdan
Yerlerde süründür toza at beni
Nefsime kul köle etme Allah’ım
Ne olur yanımdan gitme Allah’ım
Sevgiyi içimden atma Allah’ım
Nefretimi dondur buza at beni
Nice yıllar oldu elde tezene
Karşı çıktım, haksız, bozuk düzene
Güç ver ki, insanı soyup ezene
Çalıp çağırayım saza at beni
Sonuna gelince bu ince yolun
Sensiz nasıl eder OBALI kulun
Son nefesimde de yanımda bulun
Tevhidi söyleyen söze at beni
Âşık OBALI (Mustafa BİLİR)
TÜRKÇE’YE İHANET
Dilini unutan millet yaşamaz
Bu durum pişmanlık getirir bir gün
Dertleri dağ olur geçit aşamaz
Yolunu şaşırır yitirir bir gün
Sözünü yabana atma Ata’nın
Bil ki, affı olmaz böyle hatanın
Türkçenin sustuğu yerde vatanın
Dağlarında çakal, it ürür bir gün
Hayatın ne tadı ne tuzu kalır
Ne türküsü kalır ne sazı kalır
Onulmaz bir yara bir sızı kalır
Sonunda ölüme götürür bir gün
Türkçeye yapılan eziyet zulüm
Söyle Hakk aşkına reva mı gülüm
İhanet denilen sonuncu bölüm
OBALI’yı yakar bitirir bir gün
Âşık OBALI (Mustafa BİLİR)
Âşık SANCAK ( Hasan SANCAK)
1951 yılında Tekkeköy ilçesi Çimenli köyünde doğdu. İlkokul dördüncü sınıfa kadar kendi köyünde, dördüncü ve beşinci sınıfları ise Mert ırmağı köprüsü yakınındaki eski Kubilay ilkokulu’nda okudu. Akpınar öğretmen okulundan mezun olarak öğretmen olarak Rize ili Kalkandere ilçe Ünalan köyü ilkokulunda göreve başladı. 1974 yılında Samsun Başköy ilkokulu’na atandı. Burada on yıl görev yaptıktan sonra 1984 yılında rahatsızlandı ve ‘ruh sağlığı’ tedavisi gördü.1994 yılına kadar gördüğü tedavi sonunda ‘Malulen emekli’ ye ayrıldı.
Saz çalmasını bilen ve bir kısmı ‘usta malı’ olmak üzere kendi şiirlerinden bazılarını da seslendiren ve HOTEY-DER. Üyesi olan Hasan SANCAK’ın ‘ KÜPE’ isimli bir şiir kitabı bulunmaktadır.
Samsunlu Halk şairi Aşk ERDEMLİ talebesi olan Hasan SANCAK ustasıyla birlikte Türkiye Âşıklar Atışma Yarışmaları’na katılmıştır.
OY’UN İÇİN
Ey Samsun’lu şok partiden
Aday çıktım oyun için
Ak partiden ok partiden
İnan bıktım oy’un için
Sanmayın boşa terledim
Her yarayı neşterledim
Yağmadım ama gürledim
Şimşek çaktım oy’un için
Yaptım nice nice talan
İnsan ah’ı bana kalan
Para etmiyor mu yalan
Partal sıktım o’yun için
İş gelince sırasına
Bakıverdim çaresine
Kardeşlerin arasına
Nifak ektim o’yun için
Sözü söylerim yerine
Yorarsan iner derine
Şerefimin üzerine
Kalem çektim oy’un için
SANCAK yanaştım limana
Uydum düzene zamana
Ulan, az kalsın imana
Gelecektim oy’un için
2007
Âşık SANCAK ( Hasan SANCAK)
PARANIN GÜCÜ
Gayrimenkul paraya, Allah gibi taptılar
Onur şeref yolunda her zaman bitaptılar
Türkiye ligimizi Turkcell ligi yaptılar
Türk ve Türklük adına çok büyük acıdır bu
Bağımlı ülkelerde paranın gücüdür bu
Ne gerçekleri gördük ne doğruları gördük
Düzenbaz düzenine kalktık harfiyen uyduk
Türkiye kupasının önüne Fortis koyduk
Fortis ithal edilmiş yasal tefecidir bu
Bağımlı ülkelerde paranın gücüdür bu
Seçim nutuklarımız hikâyeymiş masalmış
Çünkü Asil kanların fotokopisi kalmış
İkinci ligimizde Bank Asya ligi olmuş
Türklüğü ihanetin bilemem kaçıdır bu
Bağımlı ülkelerde paranın gücüdür bu
Bu sözleşme yüzünden biz murada ermedik
Kim derse yalan söyler böyle bir söz vermedik
Kuzey Irak’a bile para için girmedik
İnsanlıktan yoksunun başının tacıdır bu
Bağımlı ülkelerde paranın gücüdür bu
Üç beş kuruş vermesin diye ilaç doktora
Bey yüz yirmi beş kişi sürdü yüzüne kara
Pkk’lı vekili gazi yapanda para
Sekiz buçuk milyarlık fakir ilacıdır bu
Bağımlı ülkelerde paranın gücüdür bu
Şu koskoca dünyayı dar ediyor acımız
Bunun farkında değil adamlık miracımız
Para için soyuldu çırılçıplak bacımız
Kullanmak değil ise peki ya necidir bu
Bağımlı ülkelerde paranın gücüdür bu
SANCAK der ki; uyuma, uyan arkadaş uyan
Bu gerçeği nereden görecek ki uyuyan
Bunlar kadar paraya tapmamıştı Manukyan
Bu ev sahibi değil, evde kiracıdır bu
Bağımlı ülkelerde paranın gücüdür bu
2007
Âşık SANCAK ( Hasan SANCAK)
KEFEN
Kurtuluş savaşında, Atatürk ( Nene hatun )
Kazma ile kürekle, bu vatanı kurtardı
Şimdi ise tarihten, silinmek üzre adın
Misyoner halimize, hem güldü hem sırtardı
Ne geçmişe bak derim, ne de derim utanın
Torunu olmayana, O Nine’nin Ata’nın
Şehitler ve Gaziler, değerini vatanın
Cephe terazisinde, canı ile tartardı
Dövmeyi bilmezdiler, su doldurup havana
Edirne’den kalkanlar, yaya giderdi Van’a
Yüreğini doldurup, toplara boş kovana
Ne yolundan dönerdi, ne de ayak sürterdi
Beyaz kefen giyerek, şah binerdi atına
Hem kendisi hem halkı, ererdi muradına
Kulak tıkamak yoktu, Ulusun feryadına
Bir kulağı Musul’du, bir kulağı Merter’di
Hakkaniyet taç iken, para değilken iman
O mağrur dağlarıma, çökmezdi kara duman
Hak adalet özgürlük, dağıttıkları zaman
“ Türk dünya’ya bedeldi ”, hatta biraz artardı
Kayboldu adamlığın, kalmadı öneminde
Bu nedenle yer buldun, bodrumlarda zeminde
Ulu Önderlerimin, yükselme döneminde
Ne ödenek olurdu, ne üstünü örterdi!
SANCAK der ki; gün gelip kenara atılacak
Yıldızları sönecek, ay ise tutulacak
Bilseydi ki bu vatan, parayla satılacak
Şehitler o kefeni, asla giymez yırtardı
Ağustos 2006
Âşık SANCAK ( Hasan SANCAK)
TESCİLLENMİŞ DELİ
Beni can kulağınla, dinle anla kardeşim
Sizler için doğmaya, çalışan bir güneşim
Siyaset ile değil, siyasetçiyle işim
Halkın gören gözleri, susturulmaz diliyim
İşte bu nedenle ben, tescillenmiş deliyim
İnsanlığa aç yattım, sanmayın doyduğum var
Ne banka batırmam var, ne halkı soyduğum var
Ne “çıkın” ne “takıdan”, kenara koyduğum var
Bana yeter terimin, karşılığın alayım
İşte bu nedenle ben, tescillenmiş deliyim
Kızıl, sarı ve yeşil, sermayem marketim yok
Naylon faturam da yok, paravan şirketim yok
Parayla takas olmuş, onur etiketim yok
Ben halkın memuruyum, nasıl “işim bileyim”
İşte bu nedenle ben, tescillenmiş deliyim
Ne sihirli değneğim, ne elimde Asa’m var
Ne orman kanunum var, ne “2b” yasam var
Böyle satış mı olur, peşkeş diye tasam var
Sırtımdaki eşeğin, ayağının nalıyım
İşte bu nedenle ben, tescillenmiş deliyim
Söyleyin şu sırtımı, hangisine yaslayım
Bokla bok takası bu, nesini kıyaslayım
Ben fare tutacaksam, neden kedi besleyim
Dediğim bu arkadaş, kediyi yakalayım
İşte bu nedenle ben, tescillenmiş deliyim
Ne kuran kurslarını, ne enstitü kapattım
Ne Milli Eğitimi, coniye teslim ettim
Bana ne, sana neci, bir toplumu ürettim
Göbekten bağlıları, istiyorum salayım
İşte bu nedenle ben, tescillenmiş deliyim
SANCAK der ki; gördükçe, iki gözüm taşıyor
Vekâlet verenlerden, vekil uzaklaşıyor
Kuva-i Milliye’nin, ruhu bende yaşıyor
Ötmek istesin yeter, her bülbülün gülüyüm
İşte bu nedenle ben, tescillenmiş deliyim
12.04.2010
Âşık SANCAK ( Hasan SANCAK)
Âşık Yavuz Ramazan YAVUSASLAN
Âşık YAVUZ 1955 yılında Samsun’un Erikli Köyünde doğdu. İlk Öğrenimini köyünde tamamlayan âşık, sırasıyla Akpınar İlk öğretmen Okulu ve Malatya Akçadağ İlk öğretmen okullarında okuyarak öğretmen oldu. Sınıf Öğretmeni olarak, Mardin, Giresun, Gümüşhane ve Samsun illerindeki okullarda görev yaptı. 2001 yılında emekli oldu.
1995 yılında şiir yazmaya başladı. Hece vezni ile yazdığı birçok şiiri edebiyat dergilerinde yayınlandı. Kars’ta ve Bursa’da yapılan Türkiye Âşıklar Bayramlarına davet edildi ve Samsun adına katıldı. Yurdun değişik yerlerinde yapılan şölen ve festivallere katılarak Halk Âşıklığı geleneğinin yaşamasına ve tanıtılmasına katkıda bulundu. Samsun’da Halk Ozanları Derneğinde Yönetim Kurulu Üyeliği yaptı.
Evli ve dört çocuk babası olan Âşık Yavuz, yazları köyünde ziraat işleriyle uğraşmakta ve Samsun’da hayatını sürdürmektedir.
VUSLATTAN SAYACAĞIM
Sana olan meylimi n
efsane gibi görüp
Sakınışını bile vuslattan sayacağım
Leyla-Mecnun misali efsane gibi görüp
Yakınışını bile vuslattan sayacağım
Fırsat bulabilirsen gurur denen ordundan
Belki de bir nedamet sızar gönül yurdundan
Ufukta kanat çırpan bir turnanın ardından
Bakınışını bile vuslattan sayacağım
Çoktan geçti zamanı deli-dolu esmemin
Gönlünün tuvaline aksini çiz resmimin
Gözlerinden cismimin dudağından ismimin
Okunuşunu bile vuslattan sayacağım
Ecel çare bulursa kapanmayan yarama
Kaç fatiha kar eder defnolan efkârıma
Yanağından süzülen yaşların mezarıma
Dokunuşunu bile vuslattan sayacağım
Âşık Yavuz Ramazan YAVUZASLAN
BİZDEDİR
Bize bakan bizde kendini görür
Akıllı akılsız deli bizdedir
Her damla su bizde bendini görür
Denizi deryası gölü bizdedir
Coşar, ilden ile konar göçeriz
Yar katına doğru kanat açarız
Gel dense dağları deler geçeriz
Ferhat’ın kazması, beli bizdedir
Nur insin kabrine, şanla ölenin
Türküsü, türkümüz gönül telinin,
“Bir dost, bir post yeter “ diyen Velinin
Abası, tespihi, çulu bizdedir
Sözümüz yalansa tez elden kesin
Sevdamız uğrunda öldürün asın
Aşığı anlatan nice mahlasın
Hem coşkun hem durgun hali bizdedir.
Gönlü hiç geçmemiş güzelden gülden
İlham aldık, pirin gittiği yoldan
Abdalız, sefiliz, usta Pir Sultan
Sazının püskülü, teli bizdedir
Yâre kavuşmaya aklımız emin,
Şifası kesindir, O’n da merhemin
Aslı’m Aslı’m diye yanan Kerem’in
Ateşi alevi külü bizdedir
Dünya’da kavga var, zulüm üst üste
El açıp sığındık o yüce dosta
Dergâhlar Tur Dağı, kulaklar seste
Musa’nın yüreği dili bizdedir
Sırlar çözülüyor, çağ bilgi çağı
Hem gönüller görür, hem göz merceği
Yunus’tan öğrendik nice gerçeği
Bülbülün feryadı “gülü” bizdedir
Yavuz’um, nesliyiz asil bir soyun
Kırılır, bükülmez bizdeki boyun
Tahtıyız onların verdiği huyun
Muhammet Mustafa, Ali bizdedir
Âşık Yavuz Ramazan YAVUZASLAN
AŞKIM
Sebepsiz değişmez alın yazısı
Mevla’ya açık tut kalbini aşkım
Kim demiş ki olmaz aşkın kazası
Niyet et yeniden kıl beni aşkım
Senindi giderken kırıp attığın
Özlem yumağına sarıp attığın
Kepengine kilit vurup attığın
O dipsiz kuyuda bul beni aşkım
Kays’ı mecnun eden zor içindeyim
Kerem’i eriten kor içindeyim
Ferhat’a güç veren sır içindeyim
Gel de bu çıkmazdan al beni aşkım
Kul Yavuz’un sensiz mutlu olmuyor
Çektiği çileyi aklı almıyor
Hasretin sımsıkı tuttu salmıyor
Çöz bunun koynundan çal beni aşkım
Âşık Yavuz Ramazan YAVUZASLAN
SERMİN ERGÖL
ELMANIN SABRI
havva’nın şarkısıyla oyalandıkça zaman
evimiz hiç durmadan cennet
umurumda değil, gelmiyor olman
sadece aşkın için yemin et
her gün duvara tırmanan yosun
her gün çürüyen perdeler
elma ağacının yüzyıla kayan gölgesi
masalımı üzüyor bu evin her saat başı
omzuma biraz daha yaslanışı
ve ben burada
hep burada
sürekli seni seviyorum
her an kapıyı çalıyorsun
her an açıyorum
boynuna sarılıyorum
sarılmıyorum
duruyorum öylece
şaşkınım
yada değilim
belki de sarıldım
çokça dudakların
içeridesin
eşiktesin
ya da yoldasın
dışarıda kar
dışarıda yaz
dışarıda bir güneş, bir ayaz
elinde kasımpatları, süsenler
yüzünde haylaz bir gecikme
sürekli kapıyı çalıyorsun
sürekli yoksun
her gece gökyüzü ayla
her gece başım leyla
her gece fırtına
kiremit döküyor rüzgar
bahçemiz tarumar
geciktin…
değişiyor resim
dalları kırılıyor elmanın
kırılıyor mevsim
bir şiir daha kırılıyor
sürekli akşam
sürekli gam
sürekli sevdam!
BEN SENİ…
Ben seni, Akdeniz’de bir dağ köyünde sevdim
Yeşilin koynuna girmiş al damlardan birinde
Tirşe maviliğin içinde
Avare gezinen bulutlara bakıyordun
Sarıgözlü nergis, itburnu
Ve ipek esenler üstünde yatıyordun
Misis’de bir hamamdaydın
Hamamda yüz yaşında Şahmeran
“Şah için oydular” diyordun
“İki gözünü acımadan”
O gün çıktı yüzüm, is kokan Ankara’dan
Ben seni, Kıbrıs’ta sevdim
Hani acının dem aldığı günlerde
Hayatın kekre tadında
Mayıs çiğidi olduğunu bilmeden önce
Ayvavil’e yolum düşmeden önce
Dokuz köylünün hükmünden az önce
Ben seni, bir adada sevdim
Şubatta yıldızları uzak ve soğuk
Temmuzda sokakları dişice cömert
Peşinde çayır kuşları, isketeler vardı
Gönlünün yeşil suları hisara akıyordu
Ay kuru bir gazel, sarı bir sunu
Gözlerinde harıl harıl Marmara yanıyordu
Ben seni, Karadeniz’de sevdim
Ellerin ağlarda kocaman pullu
Alnında balıklar gümüşlüyordu
“fora” diyordun “yelkenler fora”
Lapazan Yaylası’nda tulum sesinde
Gezindin Şavşat’ta dik bir tepede
Başında koyu bir belaydı Zigana
Sinop’ta ki fenerden
Nasılda dalıyordun, yar dediğin İstanbul’a
Ben seni, Ege’den sevdim uzun uzun
Martıların alaycı çığlıklarında
Başkalarının efsane aşklarında
Yamanlar’da yamanca bir sevda oldun
Zeytin gölgelerinde en derin uykumdun
Ben seni, öte diyarlarda sevdim
Hani kuş konmaz kervan geçmez dedikleri
Hani hep unutulan yok sayılan yerlerde
Hani yolları balçık, damları yıkık
Adamları adam gibi
Kadınları yazmalı
Saf ibrişim urbalı
Ve iç içe
Ve koyun koyuna girmiş
Yanık tenli
Çatlak elli
Sert genizli çocuklarıyla
Tandır kokusu içinde, yün yatağından uyanan
Masum gözler adına sevdim
Ben seni, daha öte diyarlarda sevdim
Köklen kızılına boyanmış
Buhara halıları döşeli evlerde
Dervişlerin dünyadan el ayak çektikleri çilehanelerde
Azıklarıyla, kırbalarıyla yola düzülen göçerlerden birinde
Memleketimin en temiz kalmış yerinde
Ellerimi nasır dolu avuçlara bıraktım doğuda
Saçlarım Karadeniz’e kâkül oldu
Aklım Ada’da, gözlerim Ege’de buğulu
Tenimden bir Akdeniz geçti ki sorma
Dilim şiirler okuyor şimdi Marmara’da
Kıbrıs’ta acı oldum her daim yanan
Ve kalbim yalnız sende kaldı
Gerisi yalan
ÖPÜLDÜKÇE…
-Döşümü çapaladım
Açıldı bin yıllık kavkısı kitabın
Hüzünler devreden bir tarih sayıklarım, dişil-
Yosundan çatılar her gece eğilip yüzüme bakar
Evim dolusu düş bozan kovalarım
Duldasında saklanan gizler çözülür
Dört mevsim adını telaffuz eder sürme
-Karası bunalım, bakışı ayaz-
Uykucu aşklar büyütür sarayda / kadim’dir
Çöl’dür gönülsüz verir gölgeliğini
Zorlama! dokunursan…………………. ölür
Ne zaman bir yosma eline kalem alsa
Şiiri intihar dizeler
Fosforlu atların terkisinde kusurlu aşklar yaşar
Emir kipiyle uzanan kadınlara üşürüm
Ağzı kendi diline küser
Ne öfke duyulur, ne de beddua
Dantel donunu sıyırdığında / çoğaltan tek şeydir göğsünde ki beyaz suyu
Mucizeler büyütür etten kuyusu
Vurma! Vurursan…………… düşürür
Gözleri; çelik kanatlı rahleler gibi
Baksan kesip kanatır içini
Küskün bir ay olur bazen
Hani o günlerce yüzünü göstermeyen
Her gece Machbeth’en alıntıları
Otello’yu izler tavanlarda
Öpüldükçe bakirleşen kadınlara üşürüm
Sermin Ergöl
GÖKMEN ÇEBİTÜRK (Özgeçmişi)
1969 yılında Samsun’da doğdu.
İlk ve orta öğrenimini Samsun’da, yüksek öğrenimini İ.Ü.Hukuk Fakültesi’nde tamamlayarak 1992 yılında İstanbul’da serbest avukat olarak çalışmaya başladı.
Yaklaşık 10 yıl yaşadığı dünya şehrinin tarihi, mistik ve kozmopolit ortamında kaleme aldığı şiirlerini 2011 yılında basımını gerçekleştirdiği “Madalyon’un İki Yüzü” adlı ilk şiir kitabında topladı.
1996 yılında evlenerek yerleştiği Samsun’da, Samsun Barosu Kültür Sanat Komisyonu, Samsun Büyükşehir ve Atakum Belediyeleri ve bazı derneklerin düzenlemiş olduğu kültürel etkinliklere şiirleri ile katkıda bulunmaktadır.
Halen serbest avukatlık yapmakta olup, evli ve bir çocuk babasıdır.
Gılgameş (Tanrılar ve İnsanlar)
Dedi: “-Ben!
-Gözlerinden sicim gibi yaş süzülen-
Voltasında dümensiz gemi,
Ser’inde ab-ı hayat,
Sedir gölgeliklerinde gezinen Nuh Peygamber değilem!”
Dedi ucube:
attı çatana gibi,
Kattı katana gibi…
Dedi: “-Tanrılar!
İstemem sizin olsun her şöhret, her mülk…
Yoldaşsız yakar aşk beni,
Yakar ölümsüzlük.
Verin bana tüm korkularımı ve insanlığımı geri,
Verin özgürlüğümü!
Verin!…”
Gökmen CEBİTÜRK
Babil’in Duvarları
“Cemiyet-i Akvam…”
“İnsan Hakları…”
“Küresel Isınma…”
“Enerji!!!!…”
Babil’in gümrük duvarlarını yıktılar önce.
Kapılardan içeri binlerce ahşap sandık soktular;
Birkaç bin bonfile, süttozu, kuruyemiş ve ilaç…
Blucin, paraşüt ve çadır da vardı
Ve kondom ve doğum kontrol hapları da.
Metal ve rock da getirdiler sandık sandık,
En son birkaç yüzbin ağır makineli tüfek de…
Babil’in en mahrem duvarlarını yıktılar önce.
Bağlayıp da gözlerini İştar’ın
Zülfikar ile deştiler rahmini Mezapotomya’nın;
Akmaz oldu Dicle!
Yağmaladılar müzelerini!
Bir kuru kelle gibi düştü maviliklerden,
Serildi yere Utnapiştim;
Yağmalandı Ninova, Ur, Uruk;
Yağmalandı Bakuba, Telafer, Musul…
“NO EMERGENCY!” (ACİL DURUM YOK!) dediler,
Ahar’ın emniyeti güvende(!)…
Günde kırkbeş ölü, altmış küsur yaralı,
Telef olmuş bilmem kaç yüz baş hayvanat…
Babil’in en müstahkem duvarlarını yıktılar önce!
Kapılardan içeri binlerce döviz girdi, binlerce “reşat”,
Özgürlük girdi dem dem(!)…
Ve mültecilerin
Ve mültecilerin binlercesi çıktı memleketten…
Ve cesetlerin
Ve cesetlerin yüzlercesi…
…………..
“-Ve kütubihi…”
“-Vel yevm’il ahiri…”
Ve kim bilir bir gün..
-Hangi gün?-
Hangi yerde tecelli bulur diye,
“-Ve bil’gader!”
Eli böğründe milyon insana bol bol hürriyet!
Eli böğründe milyon insana bol bol küreselleşme…
Gökmen CEBİTÜRK
Şamandıra
Şamandıranın ucunda
Çırpınır durur körpecik yüreğim.
Süzülen ağır teknelerin bezgin köpüklerinde
Savrulur dipsiz derinlere…
Sığ bir özleyişle kürek çeker her dem
Kıyıya hasret.
Tutup yakalasa bir tayfa!
Kibrit çöpünün umutsuzca feryadına,
Yetişse!
Bir azgın dalga
Savursa maviden karaya,
Savrulsa bekleyişlerim…
Ne çare,
Akşam doğdu yine.
Bir umudum daha battı, sensiz…
Beyaz ölüm koynumda kara geceye galebe;
Boğuluyorum,
Gel artık!
Gökmen CEBİTÜRK
Madalyonun İki Yüzü
Yazı dedim tutturamadım,
Tura dedim nafile…
Bilmeyenin bir yüzü kara idi,
Bilen zaten arap!
Gün geldi kâbusum oldu bir yüzü,
Bir zırhlı nefer mızrağıyla deliyordu gündüzü!
Gün geldi düşüme girdi öte yüzü,
Nedimeler süslüyordu bir gelinlik kızı…
Kallem ettim zehirledim kendimi!
“Madalyonu şiirledim!”
Aşkımı anlattım O’na,
Ben bile dinlemedim.
Yazı dedim tutturamadım,
Tura dedim nafile…
Gökmen CEBİTÜRK
COŞAR İbrahim
1953 yılında Samsun ili Çarşamba ilçesinde doğdu. İlk orta ve lise öğrenimini Çarşamba’ da tamamladıktan sonra 1975 yılında Çarşamba Askerlik Şubesi’nde memuriyete başladı. 1998 yılında emekli oldu. Evli ve üç çocuk babası olan şair, Selin YÜCEL ve Kaan KAL-YONCU’nun da dedesidir. Halen Samsun’da ikamet etmektedir.
Ortaokul ve lise dönemlerinde şiir yazmaya başlayan şair yoğun şiir çalışmalarına ancak emekli olduktan sonra ağırlık verebilmiştir. Genel olarak hece şiir yazan şairin zaman zaman da serbest türde şiir denemeleri olmuştur. Şiirleri İnternet ortamında yayınlanmaktadır.
‘Hoş Geldin Güneş’ isimli şiiri Moğollar gurubunun gitaristi Taner ÖNGÖR tarafından bestelenmiş ve ‘ Güneş Şarkıları ‘ isimli albümde yayınlanmıştır.
Şairin ilk şiir kitabı ‘ DUYGU DAMLALARI’ 2011 yılında Tunç yayıncılık tarafından yayınlanmıştır.
Ayrıca çeşitli Antoloji kitaplarında şiirleri yayınlanmıştır. Şiirlerinin yayınlandığı antoloji kitapları ‘ DEM VAKTİ ŞİİRLERİ ‘ ( Tunç yayıncılık 2007 yılı ) , ‘YAĞMURLA DÜŞER GÖZYAŞLARIMIZ ‘ ( Tunç yayıncılık 2007 yılı ) ‘ DELİ MAVİ SEVDALAR ‘ ( Gündüz yayınları 2007yılı) KARANLIĞA DÜŞEN AY SEÇKİLERİ ‘(Gündüz yayınları 2007 yılı ‘TÜRK ŞAİRLERİ ANTOLOJİSİ ‘ ( Gündüz yayınları 2007 yılı ) ‘ ŞAİRANE ŞİİR ANTOLOJİSİ ‘ (Gündüz yayınları 2007 yılı)
Son dönem şiirleri Tılsım dergisinde yayınlanan şairin şiirleri, çeşitli gazete ve edebiyat dergilerinde yayınlanmaktadır.
ZAMAN
Yorgun gözler umutsuz bakınırken yarına
Vardılar efsunları kaybolmuş baharına
Her yenilgiden bilgi, hatadan tecrübeyi
İmbikten geçirerek doldurdu ambarına
Sabrı çileler için ilaç eyledi zaman
Zengini akıllıya muhtaç eyledi zaman
Hey gidi koca çınar namıyla anlı şanlı
Şimdi kulağı duymaz bakışları dumanlı
Anıların koynunda arıyor geçmişini
Nerede eski günler nerde o delikanlı
Baş eğmez dağları da dize getirdi zaman
Yorgun düşen bedeni yedi bitirdi zaman
Saklandıkça hayatın kuytularında gün gün
Dal verip budaklanmış bıraktığı her sürgün
Dostlarda göç edince peyderpey bu dünyadan
Saklandığın kuytuda ruhunu sardı hüzün
Avına pusu kurmuş bir leopardı zaman
Dostları birbirinden bir bir kopardı zaman
Yüzlerinde zamanın askerleri saf durdu
Gün be gün yaratmakta çizgilerden bir ordu
Her fırtına dalından bir yaprağı düşürmüş
Ne rüzgâr izin aldı ne düşen yaprak sordu
Ömrümüzü bitişe sürüklemekte zaman
Ölüm denilen sonu körüklemekte zaman
Kuşlar Azrail gibi dolanırken başında
Dostların son görevi ifanın telaşında
Son nefesle anılar kaybolur karanlıkta
Yepyeni hayat başlar o musalla taşında
Coşari koca ömrü gün gün eritti zaman
Beden toprağa kondu bir anda bitti zaman
20.11.2011
İbrahim COŞAR
ÇEKİLİYORUZ
Ektiğimiz sevginin hepsini topla gönül
Durduğumuz kalplerden artık çekiliyoruz
Hasreti yenemedik tüfekle topla gönül
Vurduğumuz kalplerden artık çekiliyoruz
Sen Donkişot, ben Panço, çıktık açık alınla
Bende kan kırmızısı sen kara postalınla
Yelken açtık sevdaya hırpalanmış salınla
Vardığımız kalplerden artık çekiliyoruz
Bizden taraf esmedi bu deryanın rüzgârı
Bir anlık mutlulukmuş her aşkın bize karı
Yandıkça bitmeyecek cananın ahu zarı
Sorduğumuz kalplerden artık çekiliyoruz
Hangi kader çizmiş ki o kırmızıçizgiyi
Hangi kalp kabul eder sevdada yenilgiyi
Gönül çekirdeğinde beslediğim sevgiyi
Verdiğimiz kalplerden artık çekiliyoruz
Aşkı bulan yürekler hasret ister mi dersin
Ölümler ayrılıktan daha beter mi dersin
Bir yürekte bu kadar kalmak yeter mi dersin
Yorduğumuz kalplerden artık çekiliyoruz
Aşk cehennem körüğü yandıkça zıpla gönül
Karıştırdık bak yine samanı sapla gönül
Coşari der ki titre, kendini topla gönül
Kırdığımız kalplerden artık çekiliyoruz
12.01.2012/Samsun
İbrahim COŞAR
EY OĞUL
Yağmur ki damla damla akıyorken yaprakta
Gövdeye yürüyen su, çiçeğine can katar
Ey oğul! Mezar denen şu kabarmış toprakta
Babana baba olmuş büyük bir adam yatar
Allah ne istemişse yarattığı her kuldan
Hepsini de öğrendim bu mert civan yoksuldan
Asla geri dönmezdi doğru bildiği yoldan
Düşünerek konuşur sözü özünde tartar
Hep kendi doğrusunda aldı götürdü bizi
Yanlışa çare oldu söylediği her sözü
Haramı görmüyordu helale bakan gözü
Her işe karışırdı bizim manevi muhtar
Ey oğul! Babanı bil, dedeni atanı bil
Senin özgürlüğüne can verip yatanı bil
Bayrağı vatanı bil, vatanı satanı bil
Göz yumduğun dikenler dönüp eline batar
Çuvalcı Kadir oğlu Mustafa Coşar’dı o
Her gün alın teriyle ekmeğe koşardı o
Coşari’nin gönlüne sığmazdı taşardı o
Bu gördüğün mezarda benim yüreğim atar
İbrahim COŞAR
BAYRAĞIM
Ey kutsal toprakların batmayan al güneşi
Gölgesi kana düşmüş onurlu al bayrağım
Namlu ucunda yanar özgürlüğün ateşi
Bulutların yoldaşı gururlu al bayrağım
Bir başka görünürsün rüzgârla arkadaşken
Rengin özgürlüklere yön veren mihenk taşı
Bir başka görünürsün çağdaşlığa yoldaşken
Özgür dalgalandıkça diktir dağların başı
Şanslısın sen yiğit bir milletin simgesisin
Zordur senin başını topraklarda sürümek
Çağdaşlığı arayan bir halkın imgesisin
Her Türk’e onur verir ardın sıra yürümek
Dalgalan doruklarda ay yıldız eşkâlinle
Sen ki asırlar boyu söylenecek türküsün
Yedi düveli yendin en umutsuz halinle
Sen tarihe yön veren destansı bir öyküsün
Kalpte şehit yangısı yanarken için için
Sırasını bekliyor her rahme düşen cenin
Gölgenin düştüğü yer vatandır bizim için
Her yiğidin arzusu ölmek gölgende senin
Bayrağım! Şehitlerin üstünde kutsal kefen
Hele bak aslanlara yatıyorlar yan yana
Bayrağım! Huzurludur sana sarılan beden
Feda olsun uğrunda verilen her can sana
06.11.2011/ Samsun
İbrahim COŞAR
ÇAĞLAYAN Sıtkı
1933 doğumlu. Ordu lisesi mezunu. Akpınar İlk öğretmen Okulu’nu dışardan bitirdi. İki yıl ilkokul öğretmenliği yaptı. Sonra Çapa Eğitim Enstitüsü’nden mezun oldu.
Kayseri Ticaret Lisesi, Ordu Lisesi, Samsun Mithat Paşa Lisesi ve On Dokuz Mayıs Lisesi’nde Türkçe ve edebiyat öğretmenliği yaptı. Şiir, tiyatro, deneme dallarında çalışmaları oldu.
Eserleri:
Sibel’i tanır mısınız? ( şiirler)
Türkçe öğretimi
Can’la sohbet (İnanç-Erdem üstüne)
Basıma hazır olanlar:
Güneş ve Arpa ( Şiirler)
Bu Yamuk Dünyaya Senden Nen Kaldı ( Şiirler)
Aynaya Akseden Gölgeler ( Şiirler)
Aha Buraya Yazıyorum ( Şiirler)
Tekbiri Tekbir ( Şiirler)
Yaşam Ve İnsan ( Şiir Antolojisi)
ÇEKİM
Dolunayım, tutulmuşsun olmaz ki,
Güneşin şavkında gölge kalmaz ki;
Yanık yolcu kaderini bilmez ki,
Aşkın deryasına akar gelirim..
Davetkâr bakışa çıkar gelirim
Sabahyıldızına bakar gelirim
Jaleden koncadan kokun alırım
Gönül kandilini yakar gelirim
Pır pır pervaneyim o yakan aşka
Bir ömrü adayıp kavuşsam keşke
Hiçbir şey yoktur ki aşkından başka
Sineme sevdanı takar gelirim
Manadan maddeyi atar gelirim
Çileyi vuslata katar gelirim
Dünyayı beş pula satar gelirim
Benlik dağlarını yıkar gelirim
Kalbe dua, derde deva söz gerek
Sevi için pırlantaca öz gerek
Sevdamızı anlatma saz gerek
Mısra mısra türkü yakar gelirim
Sıtkı ÇAĞLAYAN
RÜZGÂRLI TEPELER
Sam yeliyle yanıp çiçek açmayan
Meyve vermez olmuş dala dönmüşüz
Kendini deryada derviş sanır da
Edep-erdem bilmez kula dönmüşüz
Huyumuz övünme, ricamız azar
Sevdasız gönüller canana kızar
Çıkarı adına hep yanlış yazar
Yedikçe delirten bala dönüşüz
Biz böyle değildik dönelim asla
Ata’nın hedefi erdemli nesle
Öncü’yü unuttuk çığırtkan sesle
Yıkıp sürükleyen sele dönmüşüz
Dilini, dinini, özgürlüğünü
Koruyup ulusal bütünlüğünü
Tanıyıp yücelt de öz kültürünü
Bir yolcu bekleyen yola dönmüşüz
Çağlayan der önce kendinden başla
Tükendi uluslar bir iç savaşla
Sevecen dinamik bu genç kuşakla
Can özü taşıyan bele dönmüşüz
Sıtkı ÇAĞLAYAN
ÇAVUŞOĞLU Zekeriya
1953 yılında Gümüşhane ilinin Torul ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Trabzon’da tamamladı. Atatürk Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi.
Anadolu Destanı (Şiir), Bir Öpücüğe Barış (Öykü), Gerçekleşen Düş (Masal), Umutlara Değmez Kurşun (Öykü), Sessiz Kalemlerin Öyküsü (Şiir), Gök Yorgan Yer Yatak (Şiir),Türk Dili ve Edebiyatı Bilgileri Kaynak Kitabı, yayınlanmış, Daha On İkiye Değmemişti Eylül Saati(Şiir), Yansımalar(Düzyazılar) basıma hazır yapıtları.
Bir Öpücüğe Barış (Kültür Bakanlığı Öykü Mansiyon Ödülü), Gerçekleşen Düş (İnönü Üniversitesi Masal Yarışması Birincilik Ödülü), Çanakkale Destanı (Çanakkale Turizm ve Tanıtma Derneğinin açtığı yarışmada Jüri Özel Ödülü), 1984 – 1994 – 1995 – 1996 yılları öğretmenler arası şiir yarışmaları birinciliği, aldığı ödüller.
KORKUM YOK YANİ ÖLÜMDEN
son tren mi ölüm dediğin
hani o meçhul tünelin
bilinmez karanlıklarında yitip giden
hani ardında aydınlık dünyaların
garip yangısı
ayaklarımız altında kayıp giden
kıldan köprüler
didinen onca cambaz
sırtımızdan atılamayan
yürekler dolusu ağır safralar
yani canın olgunlaşması
ahirin işkence dolu
karanlık çilehanelerinde
hepimiz öleceğiz işte
kene gibi yapışkan o biteviye korkular
kaynayan katran kazanları
acının ve hüznün
yüreklere sığmayan
o canhıraş çığlıkları
her ne kadar usumuza düşmüyorsa da
hepimiz öleceğiz işte
yolu sarp, taşı bıçak gibi keskin
kumu güneş alevi
soluksuz, kuru
ve
ürkünç
ne hesaplar derilecek kim bilir
yani öyle bir şey işte
ama korkum yok her türlü ölümden
ne karanlıklar, ne tüneller
ne katran kazanları umrumda
yeterince yanmadık mı
bu dünyanın ateşli zindanlarında
çilelerin en hasını
boncuk boncuk dizmedik mi
ucu yanık dizelere
yaşam denen o hain cellatın
insafına sığınıp, baş eğmedik mi
ayrılıklara, özlemlere, zulümlere
yani hiçbir şey umrumda değil
korkum yok yani ölümden
ama yüreğim çarpmayacak yine
bir daha öpemeyeceğim
o bal tatlısı dudaklarından
yanaklarına allar basmayacak
ıssız gecelerin en sevdalı dokunuşlarında
tenim ürperip de kanmayacak sana
yasemin kokulu akşamların kollarında
uyuyamayacağım en deliksiz uykularımı
gün doğmayacak yeniden
yokluğunda sancımayacak yüreğim
ve bir avuç toprağın karanlıklarında
sana doymadan gideceğim
yani hiçbir şey umrumda değil
korkum yok yani ölümden
ANNEMİ
BABAM BALKONDAN İTTİ
( bir gazete haberi )
keskin bir bıçak gibi
gecenin böğründe
asılı kaldı çığlıklarım
kimse duymadı
çalınmadı kapım
çaresizdim
ölümüm erken oldu
sökün yüreğimi kafesinden özgür bırakın
koyun gitsin yasaksız sevdalara
bedenimi kurtlara, kuşlara atın ne olur
bir tek onlar bilecektir değerini
toprak, cesedimin son kırıntılarıyla
siliversin alınterini
mademki bir yanı tutsaktır kadınlığımızın
mademki dilimiz var da sözümüz yok
ve mademki ar, haya, namus
saçımızın telindedir
tepeden tırnağa örtünsek de
her ne varsa o kalın örtüler içindedir
ve mademki söylenmemiş sevdalarımız
bizden gayrı her bir kimsenin
bedelsiz iki dudağı arasındadır
mademki bir yanımız tutsak
diğer yanımız ölüm
gayrı diğeri katiyetle yasaktır
bedenimi kurtlara, kuşlara atın ne olur
bir tek onlar bilecektir değerini
toprak, cesedimin son kırıntılarıyla
siliversin alınterini
NEŞET USTA’DIR
hüznün kan çiçekleridir bu kırık dökük dizeler
bir derin seherde hesabı görülür senelerin
ateş kızılıdır acılar / kalemler erir, yok olur
sessiz çığlıklara bulanmış birkaç yorgun imgedir
iliştirilen / zamanın, acımasız ve sisli duvarlarına
gün, baştan ayağa vurgun yemiştir
bilinci yitik ve sustadır
senelerin şavkı vurur o derin çizgilere
saçlarında kar fırtınaları oynaşır
alev renkli mevsimler takılır dallarına
ellerinde son yapraklar kurumaktadır
sol göğsünün tam orta yerinde
alev alır o eski yangınların tortusu
ağulu bir zamandır solunan
yorgun omuzlara çöker yitik senelerin hüznü
yalnızlığın derbeder bahçelerinde zakkum çiçekleri boy atar
bir korkuluğun kargalarla sohbeti güzeldir
emektar bir kara tren yüklenir tüm özlemleri
yürekler susuz bir toprak gibi nasırlı ve çatlaktır
bir ozan damıtır derinlerinde zamanı
dökülür insanlık bahçesine sessiz çığlıklar
gün, baştan ayağa vurgun yemiştir
bilinci yitik ve sustadır
birkaç dize düşer toprağa
bilirim Neşet Usta’dır
Şengül Demirsoy Böcü
26 Ağustos 1967 ‘de Konya’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Ankara’ da tamamladı. Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümünden 1988 yılında mezun oldu ve 1992 yılında Ankara Üniversitesi ‘n de yüksek lisansını yaptı. Sağlık Bakanlığına bağlı olarak yurdun değişik illerinde görev yaptı. Halen Samsun Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesinde uzman psikolog olarak çalışmakta olan şaire evli olup Uğur adında oğlu, Ezgi adında da bir kızı var.
GİDERSEN
Gidersen,
neyim var neyim yoksa
alıp öyle gidersin…
Sevgimi acıtır,
beni yıkar gidersin…
Gidersen,
Ruhumu alır gidersin…
Narçiçeği bende kalır,
çiçeğimi ezer,
üzerime basar
öyle gidersin…
Gidersen,
Işığımı alır gidersin
Işıksız bırakır,
Beni yakar gidersin…
Gözlerin gözlerime değer
öyle gidersin…
Gidersen…
Yüreğimi alır gidersin…
Seni bende bırakır
öyle gidersin…
Gidersen,
canım alıp gidersin…
*
Bursa / 2005
Şengül Demirsoy
SEVERMİYDİN O ZAMAN
Damla olsam, su olsam, yağmur olsam
Hem sevincin, hem gözyaşın ben olsam
Denizin, pınarın, ırmağın olsam
Aksam sana doğru her zaman
Sever miydin o zaman?
*
Dal olsam, çiçek olsam, yaprak olsam
Hem kışın, hem baharın ben olsam
Papatyan, gülün, sümbülün olsam
Savrulsam sana doğru her zaman
Sever miydin o zaman?
*
Güneş olsam, yıldız olsam, ay olsam
Hem gecen, hem gündüzün ben olsam
Işığın, kandilin, ateşin olsam
Yansam senin için her zaman
Sever miydin o zaman?
*
Mavi olsam, bulut olsam, kuş olsam
Hem umudun, hem hasretin ben olsam
Gökte uçan sevdalı güvercin olsam
Uçsam sana doğru her zaman
Sever miydin o zaman?
Şengül Demirsoy
SEN GEL
Yağmur yağmur sevdiğim ol, gel
İnce ince, dolu dolu, çise çise
Bahar bahar sevdiğim ol, gel
Çiçek çiçek, gonca gonca, gül gül
Baharla gel, yağmurla gel, sevdiğimsin gel
Rüzgarla gel, güneşle gel, hevesimsin gel
Usulca gel, sessizce gel, her şeyimsin gel
Usanmadan, dinlenmeden gel,
yeter ki sen gel…
Renk renk sevdiğim ol, gel
Yeşil yeşil, al al, mavi mavi
Bulut bulut sevdiğim ol, gel
Hafif hafif, beyaz beyaz, tül tül
Yağmurla gel, alkımla gel, sevdiğimsin gel
Bulutla gel, umutla gel, hevesimsin gel
Usulca gel, sessizce gel, her şeyimsin gel
Usanmadan, dinlenmeden gel,
yeter ki sen gel…
Şengül Demirsoy
USULCA GİTME N’ OLUR BENİ TERKETME
Bitmesin aşkımız n’olur bitmesin
Yüreğimdeki ateş, özlem hiç dinmesin
Tükenmesin hayallerim, umudum hiç bitmesin
Usulca gitme n’olur beni terk etme…
*
Atma beni yaban ellere atıp da gitme
Katma beni acılara katıp incitme
Yakma beni ateşlerde yakıp kül etme
Usulca gitme n’olur beni terk etme…
*
Çekme ellerini karanlığımdan n’olur
Senin yokluğuna dayanamam gitme
Gidersen biter umutlarım sonum olur
Usulca gitme n’olur beni terk etme…
*
Mutluluğum ol, sevinçlerimi tutsak alma
Yarınlarımda hep sen ol, beni sensiz bırakma
Bu aşkı, bu sevgiyi bana çok görme
Usulca gitme n’olur beni terk etme…
*
Bir sen varsın dünyamda güzel olan
Yıkma dünyamı n’olur, yıkıp da gitme
Yaşam sevincimsin içime dolan
Usulca gitme n’olur beni terk etme…
*
Yüreğim, nefesim, sen iki gözümsün
Hayatım, dermanım, sen can özümsün
Gidersen ölürüm sevdiğim gel etme
Usulca gitme n’olur beni terk etme…
*
Mayıs, 2000 / ANKARA
Şengül Demirsoy
DÜNDAR Faik
1950 Şanlıurfa doğumlu. İlk ve orta tahsilini Şanlıurfa’da, Yapı sanat enstitüsünü Adana’da, İnşaat mühendisliğini Ankara’da bitirdi. Askerliğini 1976 yılında İzmir Narlıdere’de yede subay olarak ifa etti. Karayolları, ( Genel müdürlük ve 4. Bölge.) Azot sanayi, ( Mazıdağı, Şırnak, Samsun ) Köy hizmetleri ( Manisa) da toplam yirmi beş yıl çalıştıktan sonra kendi isteği ile 1994 yılında emekli oldu. İnşaat müteahhitliği, teknik müşavirlik, anonim şirketlerde genel müdürlük hizmetlerinde bulundu.
1995 de Manisa, 2011 de Samsun milletvekili adayı oldu. Muhtelif şehirlerde il yönetim kurulu üyeliği, İl Başkanlığı görevlerinde bulundu. Samsun’da yaşamakta olup İMO, AZOT ve SAY-DER üyesidir. Evli ve üç evlat iki torun sahibidir.
Kırk beş yıllık gazete köşe yazarlığını kesintili de olsa devam etmektedir. Bir çok yerel gazete ile, Samsun internet gazetelerinde, Müteahhitler derneği ve Eyvan dergisinde, Samsun TIME dergisinde köşe yazıları, dört ayrı antolojide şiirleri yayınlandı. Mühendislik, gazetecilik ve şairlik konularında bir ok plaket aldı. 2001 de ‘ Hicran yine hicran’ adlı ilk şiir kitabı yayınlandı. Atakum şiir akşamları ve Samsun şiir akşamları şiir etkinliklerine katılmaktadır.
AHVAL-İ DİL
Soğuyunca gök kubbe, yağan yağmur kar olur.
Bitmeyince çileler buzdan yürek nâr olur
Yıkmadığım dil bana mizanda bir kâr olur
Nâ-hak yere zulümat ne büyük efkâr olur
Kıramam dal budağı gün gelir de dâr olur
Erenlerin sevgisi gönlümde bahar olur
Sinemde beslenen dost zehir sunan mâr olur
Zengin iken fakirlik sanma bana ar olur
Ömrüm tüketen dertten bu dilim bizar olur
Zerrecik günahımla yek derdim hezar olur
Hak etmezse tecelli âlem mihmandar olur
Bırakamam ülfeti belki bana yar olur
Bezm âlemde varsa can bu dil gülizar olur
Yoksa şems-i hayatım hepten tarumar olur
Aşkın gözyaşları ki ruhumda bir hâr olur
Hiç sönmedi sönmez ki edebi yanar olur
Fusun etmişse felek hayat hep esrar olur
Mümkün mü ki nasıl kul hak’ka isyankâr olur?
Severse dünyayı dil mahşerde naçar olur
Çar-ı yar-i Güzin bana umarım Dündar olur
“Hicran yine hicran” şiir kitabından
Faik DÜNDAR
VATAN İÇİN
Bayrağımdaki al rengi şehit kanı ile suladım
Masmavi göklerden yalnız senin için
O tek hilali ve şark yıldızını kopardım
İçte ve dışta düşmanın bitmez senin
Yıkılma doğrul ve dimdik dur ayakta
Asırlar geçecek altından ulvi gövdenin
Sana olan matemler ihanetler biter umarım
Bayrağına yüz binlerce can dokudum
Sana can sana kan vermezsem yanarım
Ben şafaklarda gözyaşlarımla
Sana yürekten sana Kuran’dan
Gergef gergef dualar okudum
Faik DÜNDAR
ATAKUM SAHİLLERİNDEYİM BU AKŞAM
Aklım hala ayrılıkların kurşunlandığı
Yıllar önceki o veda akşamında
Ve bir sonbahar sabahı
Uykusuz gecenin sonrasında
Yeniden görmüştüm seni
Ve seni yazacağım bu gece
Eğme başını kaldır Allah aşkına
Doruklarda zümrütsün yemyeşil
Ve masmavisin sahillerde
Bu ilkbahar akşamlarında
Atakum sahillerinde yürürken ellerim cepte
Ve memleket sıcaklığı aktığında yüreğime
Gün batımıydı martılar çığlık çığlığa
Dalgaların coşturan sesleri
Özledim serinliğini Karadeniz’in var ya
Gün batsın sökmesin isterse şafak
Senin altı renkli kumların
Boncuk mavisi denizin
Hazan rengi saçların var ya
Seni daha da güzelleştirmiş yıllar
Sevmek seni her gün batımında
Güneş doğmasa, sabah olmasa ne çıkar
Sevdan silinmez ki hep anılarımda
Bak Atakum sahillerindeyim bu gece
Martılar çağırıyor yine
Sende akşamlar çöküyor yüreğime
Bir Mayıs akşamı Atakum’dayım yine
Ve birazdan sahile ineceğim
Martılar bekliyor beni her akşam
Yıldızlarını ve mehtabını seveceğim
Samsun’dayım
Atakum sahillerindeyim yine bu akşam
Faik DÜNDAR
HAN YOLCUSU
Şafaklar her söktüğünde
Yeni ümitlere doğruldum
Meğer kastı bizeymiş feleğin
Hep hicran ile yoğruldum
Umutları sabahlarda bekledim
İki kapılı yıkılası bu handa
Bahara yaza her şeye perde dedim
Mevsim kış bu son akşamda
Haksızlığa susmak ‘Yâ-sin’ siz ölüm
Musallada duyup ta konuşamadım
Kabirden berzahadır yolumuz gülüm
Nasıl olsa bu hana alışamadım
Faik DÜNDAR
DÜNDAR Fikret
Vize – Kırklareli 18.04.1942 doğumluyum.
Özel Darüşşafaka Lisesi (1960) ve Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi (1964) mezunuyum.
1977 yılında Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesinde ”Doktora” sınavını ”Pekiyi’ derece ile verdim. Ve ”Ziraat Doktoru” Akademik Kariyerini taşımaya hak kazandım.
Tarım Bakanlığının Diyarbakır ve Samsun Bölge Zirai Mücadele Araştırma Enstitülerinde 30 yılı aşkın süre ile ”Teknik Eleman” olarak görev yaptım.
Samsun Bölge Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsünün de ayrıca 1977 – 1987 yılları arasında ”Müessese Müdürlüğü” görevini deruhte ettim.
Samsun Ondokuzmayıs Üniversitesi Ziraat Fakültesi ve Samsun Meslek Yüksek Okulunda 1980 – 1996 yılları arasında ”Öğretim Görevlisi” olarak dersler verdim.
!996 yılında kendi isteğim ile emekli oldum. Şiir yazmaktan ve doğa ile içi içe olmaktan hoşlanırım. ”SEVDA GÜVERCİNLERİN KANATLARINDA ” (2007) adlı yayınlanmış bir şiir kitabım bulunmaktadır.
Şiirlerimden şu ana kadar 220 adedi değişik bestekârlar tarafından muhtelif makamlarda bestelenmiş olup ”SEVMESE KALBİM SENİ BU KADAR DA YANAR MI ” (TSM Rep. No: 21 453 ) ve ”YAKIŞIYOR SANA GONCAGÜL TAKSAN” (TSM Rept. No: 21 496) adlı eserlerimiz TRT Repertuarında yer almış bulunmaktadır. Evliyim ve iki evlat babasıyım.
HÜZÜN VAR İÇİMDE
Hüzün var içimde, sonsuz hüzün var
Hâlimi sormayın, sormayın dostlar
Nereye gidersem, benle beraber
Hâlimi hayıra yormayın dostlar
Feleğe ne ettim düşürdü derde
Bırakmadı peşim, benle her yerde
Dayanacak gücüm kalmadı serde
Perişândır hâlim, sormayın dostlar
Ne biçim çile bu, sona ermiyor
Felek dert veriyor, derman vermiyor
Kalbim kan ağlıyor, hâlim görmüyor
Bana öyle bakıp durmayın dostlar
Fikret DÜNDAR
KAÇIP DURMA GÜZELİM
Kaçıp durma güzelim, öyle kaçıp ta durma
Kalbimden yaralıyım, bu defa da sen vurma
Dertlerim bir değil ki hangisini sayayım
Kalbimden yaralıyım bu defa da sen vurma
Gönüldür bu bilirsin hiç söz dinlemez ki o
Kırılır durur bazen, boşa inlemez ki o
Meltem, fırtına olur eser durur bağrımda
Kalbimden yaralıyım bu defa da sen vurma
Az mı çektiğim çile az mıdır söyle bana
Neydi günahım benim, kor oldum yana yana
Sildim senin adını haberim olsun sana
Kalbimden yaralıyım bu defa da sen vurma
Fikret DÜNDAR
SEVDİYSEM SUÇ BENDE Mİ
Sevdiysem suç bende mi, inan bahar yelimsin
Bağrıma akıp gittin sanki sevdâ selimsin
Yapayalnız kalbimde senden başka kimim var
Bağrıma akıp gittin sanki sevdâ selimsin
Baharım hazân oldu, yolunu gözlüyorum
Gecemde, gündüzümde hep seni özlüyorum
Aylardır yanıyorum, ateşim közlüyorum
Bağrıma akıp gittin, sanki sevdâ selimsin
Fikret DÜNDAR
UFUKLARDA GEZİNDİM HEP
Ufuklarda gezindim hep, ne kadar aradım seni
Gelip geçen yolculara, martılara sordum seni
Dediler ki kanatlandı, uzaklara uçtu gitti
Gelip geçen yolculara, martılara sordum seni
Aşk şarabı içelim biz, kana kana demedim mi
Kendine yazık eyleme diye ben söylemedim mi
Yanarak kül olacağız, bunu sen bilemedin mi
Gelip geçen yolculara, martılara sordum seni
Eğer özlediysen beni, vakit çok geç olmadan gel
Önceden her şeyi düşün, kalbe hüzün dolmadan gel
Kahredip durma kendini güzel yüzün solmadan gel
Gelip geçen yolculara, martılara sordum seni
Fikret DÜNDAR
ECEVİT Osman
1940 yılında Akşehir’de doğdum. İlk ve orta öğrenimimi Akşehir’de tamamlayarak, 1958 yılında Afyon lisesi ve 1962 yılında ise Ankara Üniversitesi, Ziraat Fakültesinden mezun oldum. Askerlik görevimi (1962–1964) tamamladıktan sonra; Adana Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsünde göreve başladım. 1965 yılında ise Atatürk Üniversitesi, Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümüne asistan olarak atandım. 1969 yılında Doktoramı tamamladım. 1970–1973 Missouri Eyalet Üniversitesi, Entomoloji bölümünde, doktora sonrası araştırıcı olarak çalıştım. 1973 yılında Türkiye’ye döndüm ve 1974 yılında Doçent oldum. 1982 yılında Profesörlüğe yükseltildim ve 1983 yılında On dokuz Mayıs Üniversitesi, Ziraat Fakültesine Prof. kadrosuna atandım.
1986–1992 yılları arasında Dekan yardımcılığı, 1983- yılından 2007 yılına kadar Bitki Koruma Bölüm Başkanlığını, 2002 ile 2007 arasında On. Mayıs Üni, Ünye İİBF dekanlığı.
2006 ile 2007 tarihlerinde Ordu Ün., Rektör Yardımcılığı, Uzun yıllardan beri devam eden, Fakülte Kurulu, Yönetim Kurulu Üyeliği, Bölüm Kurulu Başkanlığı ve Dergi kurulu başkanlığı gibi benzeri görevlerde bulundum.
Yüksek lisans tez yönetimi, Yüksek lisans yürütücülüğü, Doktora yeterlilik, Doktora tez yürütücülüğü, Yrd. Doç. jüri üyeliği, Doçentlik jüri üyeliği ve Prof. jüri üyeliği olmak üzere 70 adet akademik derecede görev yaptım.
Yayınlanmış 100 adetten fazla eser ve 9 adet ders kitabı ve 17 kadar çeşitli konularda kitapçığım bulunmaktadır. İki gazete ve iki dergide makale yazdığım için 1000’den fazla makalem bulunmaktadır.
O.M.Ü. Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölüm Başkanlığı ve Ünye İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanlığı ve Ordu Üniversitesi Rektör yardımcısı görevlerinde iken 2007 yılında emekli oldum. Emekli olduktan sonra 2 ders kitabım yayınladı. Üçüncüsü basıma hazır. Ayrıca, 2002 yılında yayınlanan bir deneme ve 2011 yılında yayınlanan şiir kitabım bulunmaktadır. Evliyim
BULDUYSAN
niçin arıyorsun, eğer bulduysan,
şansın ipi eline geçmiş, tutuyorsan,
onun en büyük nimet olduğuna inanıyorsan;
iyi düşün, kaçan balık büyüktür bunu bilmiyorsan.
az ile kanaat etmek olabilir yetersiz,
çok, daha çok, daha fazla olsa da kifayetsiz,
edinmenin, biriktirmenin sonu yok, şüphesiz;
götüremezin bir şeyler öbür tarafa, zira kefen cepsiz.
hayata gelmiş olmak bir mucizedir,
onun büyüklüğünü düşünmek bile nicedir,
yaşamak sadece yemek içmek, eğlenmek de değildir;
mucize ise insanca düşünmektedir.
yaşamak mı, yaşarken ölü olmak mı ?
hayatla, mematla sınava tabi olmak mı ?
asıl olan zorlukları aşarak, hayatta kalmak mı ?
tercih ise senindir; olmak mı, olmamak mı ?
hayatta kalmak isteriz sebatla,
aramız pek iyi olmasa da mematla,
hatalı olsa da yolumuz, ayrılmayız sadakatle ;
sonunu bile, bile yaşarız, muhabbetle.
asıl olan hayatın gayesi hakta,
lakin, aranır “O” çok ama, çok uzakta,
tanımalısın, yakalamalısın, bırakmamalısın onu sebatla;
insanlar hep olmalıdır, bu muratta.
İnsan olmak Allah’tan en büyük hediye,
biriktirmek, daha çok biriktirmek ne için, ne diye,
düşüncede yaşamak insanlar için en büyük hediye;
düşünle, hak içinde olmak en büyük seciye.
Osman ECEVİT
DÖKÜLEN YAPRAKLAR
Zamanından önce dökülen yapraklar,
Nafile, arkasından edilen ahu-vahlar,
Çağlayan gibi aksa da gözden yaşlar;
Asla dinmez, hiç dinmez kalpteki acılar.
Dökülen yapraklarla sıra gelir kimilerine,
Hazır olunmasa da şans vurur birilerine,
Sana, bana, bize, size veya bir ötekine;
Düşecektir mutlaka birinin kısmetine.
Niçin yoktur, önce gidenlerin bir haberi,
Sefanın merkezi, bulundukları yerleri,
Budur herhalde, habersizliğin sebebi;
Onun için devam ediyor âdemin seferi.
Gidenler mi, yoksa kalanlar mı şanslı,
Karar vermek zor, bu karar iki başlı,
Başka çaren yoktur, olsan da çatık kaşlı;
Doğarken bile yaklaşırsın sona telaşlı.
Merak edilir öteki taraf, öbür Dünya,
Doğum mucize, yaşam güzelmiş güya,
Acılarla dolu sanal yaşam sanki hülya;
Bunlara aldanma gördüklerin hep rüya.
İnsan sarılır hayata sebebini bilmeden,
Kaderine yazılanı silmeden, silemeden,
Sonunu bilir, ama bilinçsizdir, bilmeden;
Gülerken içine akıtır yaşları dinmeden.
Oradadır Mevlâna’nın şeb-i aruzu,
İnsanlık orada bulur mutlak huzuru,
Orada yoktur, paranın, pulun nüfuzu;
Dünyalara değişilmez hakkın huzuru.
Osman ECEVİT
EĞER
Hep eğer ile geçerse hayat,
Ondan elbette alınmaz hiç tat,
Geriye kalan her şey, bayat mı, bayat;
Yaşadığını zannedersin, lakin bu yaşam mı, heyhat.
Hep keşke ile başlarsa cümleler,
Eksik yaşamı ifade eden tümceler,
Sonunda gelse bile tava ile tencereler;
Ateş küldür artık, pişirilemez nimetler.
Kırlaşan, dökülen saçlarla,
Başlarsan konuşmaya vahlar la,
Ama, hiç fayda bulunmaz bu eyvahlar la,
Ancak, hayatını tamamlarsın, bu ah-u vahlar la.
Hiç gelmemesi daha iyidir,
Geç gelen akıl makbul da değildir,
Derlerse desinler bu akıllı değil, delidir;
Keşkeler, eğerler yoktur, sonuç ise bellidir.
Keşke, gençler bilebilseydi,
İhtiyarlarlar ise, yapabilseydi,
Güç ile bilgi beraber olabilseydi;
Sözün gelişi bu ya, her şey olabilir miydi?
Son pişmanlıklar fayda vermez,
Sadece aklın seni bir yere götüremez,
Çünkü, ihtiyarlık pazarda beş para etmez;
Aklın erse de bir iş yapmağa gücün hiç yetmez.
Keşkeler, eğerler olmadan çalış,
Kaderin fırsat vermese bile buna alış,
Bilgi ve çalışma azminle örebilirsin nakış;
Yaşa insan gibi, yarat eserler ebediyete yakış.
Osman ECEVİT
GÖLGELER
Maziden uzayarak gelen upuzun gölgeler,
Hatıralarımı sis gibi kaplayarak perdeler,
Düşünmek istemem zira onlar beni örseler;
Tekrar yaşamak mı? Asla başımı kesseler.
Karamsarlık basar içime karadan daha kara,
Bu acısı dinmeyen, kapanmayan bir yara,
Nafile, gerek yok böyle acı, acı feryada;
Geçen zamanla, daha da çok yanarsın nara.
Kaçmak istesem de, karanlık gölgelerden,
İnadına büyüyerek takip eder bir yerlerden,
Aksın isterim aydınlık, ferahlık gönlümden;
Olur mu dersiniz, açılır mı bahtım yeniden.
Umut ederim aydınlığı uzayan günlerden,
Lakin durmaz onlar da gün dönümünden,
Kısalan günlerden sonraki uzun gecelerden;
Kurtulamam asla, o kapkara gölgelerden.
Sevemem asla, upuzun zulmet dolu kara geceleri,
Hep bahtımın aydınlık olmasını isterim niceleri,
Hissederim aydınlıklarla yaşamımın sevincini;
Gölgeler, karanlıklar oldu hayatımın işkenceleri.
Gölgeler, karanlıklar kara bahtımın karaları,
Sarması mümkün değil, elbette, kanayan yaraları,
Lâkin dinse bile, kalbimin durdurulamayan acıları;
Yine de isterim, hep isterim illâki aydınlıkları.
Sevmedim, sevemem, asla gölgeleri ve karanlıkları,
Zulmet vardır, acı vardır, açılmaz kimsenin bahtları,
Vazgeçemem, severim her zaman aydınlıkları;
Zira desinler bana hep aydınlıkların adamı.
Osman ECEVİT
ERDEMİR Hikmet
01.01.1942 tarihinde Bayburt’ta doğmuştur. Lise mezunu olan şair evli olup iki erkek evladı olan şairin Ekin isminde bir kız ve Kaan isminde bir erkek torunu vardır. 1967–1969 tarihleri arasında Bayburt Vergi Dairesinde, 1969–1998 tarihleri arasında Samsun Büyük Şehir Belediyesi’nde kamu görevi yaptıktan sonra 1998 yılında kendi isteği ile emekli olmuştur.
1972–1974 ve 1999–2002 yılları arasında Samsun’da ki ‘Bayburtlular Kültür ve Yardımlaşma derneği’ başkanlığını yapan şair ayrıca Samsun Belediyeleri işçi ve memur emeklileri yardımlaşma ve dayanışma derneği’nin kurucu başkanlığı ve başkanlık görevini yürüttü.
Okul yıllarındaki şiir denemeleri dışında 1984 yılında şiir yazmaya başlamış ve bu güne kadar üç yüz elli şiire imza atmıştır. Şiirleri Samsun’da yayın yapan HÜRSÖZ gazetesinde ‘Şiir diliyle’ adlı şaire ait köşede yayınlanmıştır. Yine Samsun’da yayın yapan ‘Demokrasinin Müdafii’ gazetesinde yayınlanmıştır.
Şiirlerini daha çok hece kalıbı ile yazan şairin bazı şiirleri de İlhan YARDIMCI’nın ‘ SEN KİMSİN’ adlı kitabında da yer almıştır.
YAK DA GİT
Anlıyorum gideceksin çare yok
Bari son kez gözlerime bak da git
Senin için tutuşan şu kalbime
Vur hançeri kanım yere dök de git
Git gidebildiğin en uzak yere
Senin için değil bu zor mesele
Sevda dinamitin doldur gönlüme
Fitilini bir kibritle yak da git
Kahretsin, gönlüme geçmiyor sözüm
Ardından gelmeye çekmiyor dizim
Ne kadar yalvarsam geçmiyor nazım
Sefil hallerime bir kez bak da git
Beni bırakıp da burda kederde
Mutlu olacaksan gittiğin yerde
Nasılsa fark etmez sence ölsem de
Boynuma yağlı bir sicim tak da git
Mademki boşaymış tüm emeklerim
Neyi ümit eder neyi beklerim
Fark etmez mezara sensiz giderim
Bari tabutuma çivi çak da git
Nedir Hikmeti’nin çektiği senden
Eğer bir kusuru varsa bilmeden
Ölüm fermanını yazıp şimdiden
Acıma sehpama ipi tak da git
Hikmet ERDEMİR
BARIŞI SEVENLER GELSİN
Dünyaya dört yandan kucak açmışız
Dostluğa inanan dost olan gelsin
Dostluğa dostlukla değer biçmişiz
Kendini biz gibi dost bilen gelsin
İster Avrupalı ister Afrika
Fark etmez Asyalı ya Amerika
İlkemiz dost dünya, barışık dünya
Kardeş gibi candan el sıkan gelsin
Birlikte ağlayıp birlik gülelim
Bir dilim ekmeği ortak bölelim
Yaşamak çok güzel neden ölelim
Silahları çöpe atanlar gelsin
Tutuşalım siyah-beyaz el ele
Ağılalım büyük mutlu evrene
Karşılık verelim candan sevene
Bizim gibi candan sevenler gelsin
Anlayalım yoksulların halini
Kavrayalım uzanan dost elini
Yapalım tüm insanların gönlünü
Gönül yapmasını bilenler gelsin
Sormayalım hangi ırksın, dinin ne
Bırakalım inancını kendine
Barışı sevgiyi koyup gönlüne
Allah’ı bir bilip inanan gelsin
Tüm insanlar verelim hep el ele
Ulaşalım dünyada en güzele
Hikmet’i der, değil bu zor mesele
Yeter ki barışı sevenler gelsin
Hikmet ERDEMİR
SÖZÜN ÖZÜ
Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki
Kimse de merhamet insaf kalmamış
Bir yandan zulmeden, ezen ezilen
Bir yanda feryatlar arşa dayanmış
Güçlü olan zulmediyor güçsüze
Ayaklar baş olmuş girmiş meclise
Çöpe atılıyor bilim hendese
Gerçek ilme hiç itibar kalmamış
Kulak sağı gözler görmez mazlumu
Karı için baba satar oğlunu
Elin versen dostun kapar kolunu
Dünyada dosta da güven kalmamış
Elde zincir sallar dudakta ıslık
İtimadın karşılığı kancıklık
En uzun evlilik ancak bir yıllık
Nikâhında bir anlamı kalmamış
Oğlan maçta, kız diskoda keyfinde
Her gün kırk kişinin eli belinde
Her taraf meydanda halkın önünde
Göbek atar, ar ve namus kalmamış
İhtiyarı genci kalmış kumara
Her atışta zarı gelir dubara
Kahve kültüründen tam on numara
Kendi kültüründen eser kalmamış
Herkes düşmüş kendi nefsin peşine
Bakan yok kimsenin gözün yaşına
Kardeş çelme atar öz kardeşine
Ataya kardeşe sevgi kalmamış
Yağmakta semadan yıldırım boran
Elbette kavrulur altında duran
Vahşete tek çare olur da iman
Ne yazık ona da inanç kalmamış
Çarşının pazarın yok bereketi
Fakirler kurbanda görüyor eti
Yeter artık çok uzatma Hikmeti
Sözün özü edep erkân kalmamış.
Hikmet ERDEMİR
BENİ UNUTTUKTAN SONRA
Tabutumdan tutmasınlar, taşımasın dostlar beni
Götürüp od’a atsınlar ister yaksın ateş beni
İster taş da dikmesinler kimse bilmesin kabrimi
O bivefa yüz çevirip beni unuttuktan sonra
Kimse gelmesin kabrime okumasın bir fatiha
Hırpalanmış b bedeni adadım yüce Allah’a
Güneşim erken kararmış bir ümit yoksa sabaha
Varsın dostlarda unutsun ömrüm karardıktan sonra
Meğer nede aldanmışım nasıl kanmışım sözüne
Her şey gibi sahte imiş kanmışım güzel yüzüne
Lazım değil gözyaşların dökmesin kabrim üstüne
Onca yıl bir çocuk gibi beni avuttuktan sonra
İsterse silsin ismimi notlarının arasından
Çıkarıp yırtsın resmimi resimlerin ortasından
Ben usandım, gına geldi, böyle gönül sevdasından
İster O’da bıktım desin beni bıktırdıktan sona
Ben Hikmeti minnet etmem öylesi bir vefasıza
Pişmanım deyip el açsa çökse de karşımda dize
Uzatmanın anlamı yok ne gerek var uzun söze
Bilsin ki bende unuttum beni unuttuktan sonra
Hikmet ERDEMİR
GÜNAY Ahmet
1959 YILINDA Amasya ili Taşova ilçesi Destek köyünde doğdu. İlkokulu kendi köyünde, Ortaokulu Borabay köyünde okudu. 1982 yılında TCDD’de işe başladı. Çalışırken Açık öğretim Lisesi’ni bitirdi. Sırasıyla Kütahya, Erzincan, Erzurum, Tokat ve Samsun’da görev yaptı. 2008 yılında iş kazası sonucu sakat kaldığından 2009 yılında emekli oldu. Evli ve Emrah ve Ebru isminde iki çocuğu vardır. Halen Samsun’da ikamet etmektedir.
Çalışırken yazmaya başladığı şiirlere emekli olduktan sonra devam eden şairin yüzden fazla şiiri internet sitelerinde yayınlanmaktadır. Atakum şiir akşamları ve Samsun şiir akşamları gurubunun bir üyesi olan şair’in ‘GÜNDOĞDU SEVDAMA’ isimli şiir kitabı 2011 yılında yayınlanmıştır.
BANA KIZACAK
Hanımlar koşuyor ayna başına
Sözüm çoklarını belki üzecek
Değerli zamanı harcar boşuna
Kolay gelsin desem bana kızacak
On bire girmeden makyaj yapıyor
On üçe girmeden dudak öpüyor
On sekiz olmadan evden kopuyor
Varıp evlat desem bana kızacak
Bakın mini etek dizden çok kısa
Deri mont giyinmiş sıkışmış kese
Ayaküstü makyaj yapıyor pasa
Varıp bacım desem bana kızacak
Kulaklara büyük bir küpe takmış
Nerde koku varsa hepsini sıkmış
Sıcaktan terlemiş boyası akmış
Varıp yenge desem bana kızacak
İki ayağının basar ucuna
Zıpkın gibi giymiş geniş kıçına
Siyah boya sürmüş beyaz saçına
Varıp teyze desem bana kızacak
Ahmet’im hitabı valla bilmiyor
Bir defa bakmakla belli olmuyor
Şu ağır makyaja aklım almıyor
Varıp nine desem bana kızacak
Destek’li Şair Ahmet GÜNAY
BÖYLEYDİ BİZİM KÖYÜMÜZ
Sis çöktü görünmez dağların ucu
Sessiz terk edildi bizim köyümüz
Üstüne kim alır işlenen suçu
Hayalimde yaşar bizim köyümüz
Mısırı döverdik çıkardı somak
Çıkrık yün eğirip sarardı yumak
Nasılda oynardık çelikle çomak
Hayalimde yaşar bizim köyümüz
Şu televizyonu kimse bilmezdi
Gece sohbetleri bir tür bitmezdi
Ayran çorbası pekmezsiz gitmezdi
Hayalimde yaşar bizim köyümüz
Döner saban çıktı toprağı deşti
Dostluk karşılıklı imece işti
Gençleri kaçırdık şehirler taştı
Hayalimde yaşar bizim köyümüz
Ahmet der başımı sardı aklarım
O günler aklıma gelir anlarım
İki gözüm çeşme nasıl saklarım
Hayalimde yaşar bizim köyümüz
Destek’li Şair Ahmet GÜNAY
SİMİTCİ ÇOCUK
Bir bahar günüydü dışarı çıktım
Soğuğu geçirdi sırtımda gocuk
Heykelin önünde bir banka çöktüm
Sabah karasına dolanır çocuk
Epeyce uzaktan gözüme battı
Gelip etrafımda iki tur attı
Derdimin üstüne derdini kattı
Ekmek arasına dolanır çocuk
Üst üste dizili buz gibi simit
Aşağı yukarı yirmiydi limit
Günlük kazancına bağlamış ümit
Çamın çırasına dolanır çocuk
Astarı bilmeyen yüzünü görür
Gidenin yanında usulca yürür
Bazen de önüne geçerek durur
Neden sorusuna dolanır çocuk
Simitler yağmurdan ıslanmıştı az
Emsali oynarken izler bir çift göz
Bak bulamıyorum söylenecek göz
Güneş sarısına dolanır çocuk
Yanından geçerken bir tane aldım
Parayı uzatıp maziye daldım
Böyle koşturmaya şaşırıp kaldım
Ortak mirasına dolanır çocuk
Saçlara bak boncuk oncuk oluşmuş
Sular susamları bir bir bölüşmüş
Tepsi tabanında hepsi buluşmuş
Simit parasına dolanır çocuk
Paçasından sızan pabuca girmiş
Ayakkabı suyu epeyce sormuş
Onu süzdüğümü fark edip görmüş
Tepsi darasına dolanır çocuk
Alışkanlığı var çok erken yatmak
Gride kalanı çabucak satmak
Beş yüz lirasına az daha katmak
Ülke mirasına dolanır çocuk
Ahmet’im de onun hastası varmış
Küçücük insanı bir telaş sarmış
Ağır yükü alıp sırtına vurmuş
Düzen yarasına dolanır çocuk
Destek’li Şair Ahmet GÜNAY
AĞLARIM ANA
Bir insan yaşatmak bakın ne demek
Çok sıkıntı çektin minnetim sana
Nasıl unutulur verdiğin emek
Nasihat aldıkça ağlarım ana
Küçük kulağıma okundu isim
Kutsal kucağında çıkmadı sesim
Senden bir başkası gözümde cisim
Ninniler çaldıkça ağlarım ana
Dokuz ay karnında taşıdın beni
Kollarında tutup kaşıdın beni
El bebek gül bebek pişirdin beni
Hayale daldıkça ağlarım ana
Elindeki bezle usulca sardın
Belimden aşağı höllüğü serdin
Aynalı beşiğe yatırıverdin
Çocuksu oldukça ağlarım ana
Her iki memenden emerken sütü
Tek tek öldürmüşsün başımda biti
Yanımdan kovmuşsun kediyle iti
Namazlar kıldıkça ağlarım ana
Bir kalkan misali gererdin teni
Uykusuz geceler eritti seni
Sevgiyle şefkatin büyüttü beni
Kendimi saldıkça ağlarım ana
Yaşımı basarken atmışım adım
İki de bir düşer koparmış ödüm
O son günlerimde konuşmuş idim
Resimler soldukça ağlarım ana
Gerekeni bana arayıp buldu
Bebeğin kocaman bir adam oldu
Ahmet’im gözlerin yaşlarla doldu
Dünyada kaldıkça ağlarım ana
Destek’li Şair Ahmet GÜNAY
İNCESU Mehmet
1955 yılında Samsun’un Alibeyli köyünde doğdu. İlkokulu Alibeyli köyü İlkokulu’nda, Ortaokulu Devrim Ortaokulu’nda, Liseyi de Merkez Endüstri Meslek Lisesi yapı bölümünde okuduktan sonra 1975 yılında A.Ö.F. Ankara Teknik Yüksek Öğretmen Okuluna kaydını yaptırdı. Aynı zamanda da T.E.K.’nun Şebeke tesisi bölümünde de işe başladı. Teknik okulu bitiremeden ayrılmak zorunda kaldı. Halen TEİAŞ. ‘de çalışmasına devam etmektedir.
SEVİYORUM YALNIZLIĞIMI
Seviyorum yalnızlığımı
Hiç bir kimse olmasa da yanımda
Seviyorum yalnızlığımı
Üç maymun esir almış dünyayı
Dostlarda kayboldu dostluklarda
Karışmıyorum artık kimseye
Yalnızlığıma kıvrılmışım
Benim rüyam başka
Hayallerim başka
Bir çocuk gibiyim şimdi
Bir çocuk gibi saf,
Bir koyun gibi uysal
Sürüye kattılar bizi
İstemesek de başımızda çobanlar
Onlara karşı dik tutamazsın başını
Pusturulursun
Karşı koyamazsın kayrılmalara
Susturulursun
Kaybetmeye başladık benliğimizi
İsyanlardayım yaratana
Şikâyetim var
Kediler boğmaya kalkışırken aslanı
Ben seviyorum yalnızlığımı
1978 / Mehmet İNCESU
BİR MAYIS
Kapitalim yok emekçiyim ben
Emeğimle kazanırım lokmamı
Gün bayram
Gün emeğin bayramıymış a dostlar
Bayram gelmiş neyime
Anam anam garibem.
Kimler kalmış kimin için
Fabrikalar satıldı ne ala
Ücretin asgari ne güzel
Fabrikalar kapatıldı şahane
Küreselleşme adına bahane
Kotalar kondu göğüsteki nefeslere
Tarlalar ekilmedi işletildi. Kime ne
Eh ucuza ithal edip yiyoruz ya daha ne
Topraklar satıldı topraklılara
Umut tükenmedi her şey şahane
Hak yok, grev yok, mitingler sessiz
Neşelenin emekçiler bayram sizin bayramınız
Gün emeğin bayramı
Bayram gelmiş neyime
Anam anam garibem.
Mehmet İNCESU
SEVİNCE
Biz sevince ta yürekten severiz
Karşılıksız sevgi yüreğimizde
Bilmeyiz yapmacık tebessümleri
Doğruluk bayrağı direğimizde
Vatan bir bayrak bir bakar yüz yüze
Türkü, Kürdü, Çerkezi bir biçimde
Köylüsü şehirlisi birdir hep bize
Hepsine de sevgi vardır içimde
Menfaatle değişmiyor özümüz
Lort yapıya kapalıdır kapımız
Dış renklerle kamaşmasın gözümüz
Seven kalbe sevgi dolu yapımız
Bu zamanda her şey suni doğrusu
Saray görünüyor yoksula hanı
Bunu yazar bunu söyler İncesu
Uykudadır bu vatanın insanı
1978 Mehmet İNCESU
KAHRAMAN İsa
1953 tarihinde ORDU ili Gölköy ilçesinde doğdu. Eğitimciliğe Urfa’da, Vezirköprü’de, Rize’de, Çarşamba’da yaptıktan sonra Samsun 23 Nisan ilköğretim okulundan emekli oldu.
Saz çalmaya genç yaşta başlayan şair, türkü formunda yazılı şiirleri bestelemektedir.
Halen Atakum’da ikamet eden şair Atakum şiir akşamlarının müdavimlerindendir.
ELDEN BANA NE
Bakma ardımdan bıraktım diye
Sen vardın kalbimde elden bana ne?
Yıllar hep geçerken el oldun diye
Sen vardın kalbimde elden bana ne?
Neydi sebep bilmem hep uzak durdun
Ne düşündün bilmem ne hayal kurdun
Günahım yok iken kalbimden vurdun
Sen vardın kalbimde elden bana ne?
Yalnız koydun beni bir tek başıma
Bakmak istemedin gözüm yaşına
Dumanlar yürüdü karakaşıma
Sen vardın kalbimde elden bana ne?
KAHRAMANİ der ki yıllara sustum
Ayrı yaşanan şu âleme küstüm
Senle yaşamaktı var olan kastım
Sen vardın kalbimde elden bana ne?
İsa KAHRAMAN
VUR BENİ
Sevmek suçsa seni tutup kolumdan
Gözyaşımdan olan sele vur beni
Olsam da izimden hem de yolumdan
Bir tufan estiren yele vur beni
Yanmayan anlar mı yanan halinden
Sarılsam da yatsam saçın telinden
Susadım gülüm yar aşkın elinden
Bir denize ya da göle vur beni
Seher vakti garip bülbül misali
Oldum bende sana sevdalı
Aşikârdır sevdam bilir ahali
Sazımdaki öten tele vur ben
KAHRAMANİ de ki garibim elde
Nem varsa içimde dildedir dilde
Kemer eyle beni sıkıca sar da
İzim kalsın sende bele vur beni.
İsa KAHRAMAN
OZANLAR
Bu sabah erkenden kalkıp yürekten
İnsanlık namına okur ozanlar
Yıldırmaz onları düzen bozanlar
İnsanlık namına okur ozanlar
Eli olmayana düzeni verdik
Nemiz var nemiz yok hepsini serdik
Atamdan kalan yedik bitirdik
İnsanlık namına okur ozanlar
İnsanlıksa amaç ispat etsene
Ata’nı tanıyıp yolun bilsene
Perme perişanız bakıp görsene
İnsanlık namına okur ozanlar
Tüm değerler kaldı yazık ayakta
Para öne çıktı bizse tuzakta
Dertler içimizde neşe uzakta
İnsanlık namına okur ozanlar
Dikkate alınmaz doğru küllenmiş
Tokat yemiş ehli, şeytan dillenmiş
Cehalet düşmandır ATA’m söylemiş
İnsanlık namına okur ozanlar
Hey KAHRAMANİ hey çalar söylersin
Vatanın aşkına yazar söylersin
Sus vallahi sende derin boylarsın
İnsanlık namına okur ozanlar
İsa KAHRAMAN
ALKIŞ TUTAN GÖRMEDİM
Nice sevdalardan haz aldım da ben
Şu garip gönlüme dalan görmedim
Seyrettim alemi gezdim dolaştım
Gönülden kapımı çalan görmedim
Ders verenler hepten yolun şaşırmış
Domuz olup hepten malın aşırmış
İnsanlığa hey dost haram içirmiş
Adam gibi adam olan görmedim
Hak hukuk nizamdan söz edenlerden
Kötüye iyiye yüz edenlerden
Devletin malını toz edenlerden
Suçu üzerine alan görmedim
Doğrudan dürüstten hoşnut olmazlar
Hakka ve hukuka hiçte uymazlar
Para olmadı mı kendin yormazlar
Doğru dürüst görüp çizen görmedim
Davul zurnam sazım susar oldular
Ecdadım sesini kısar oldular
Düşmanlar yurduma basar oldular
Korkudan bunları yazan görmedim
KAHRAMANİ der ki çok geç kalmışım
Neşet’ten okumuş çok ders almışım
Bu yaşta bende mi şair olmuşum
Buna bile alkış tutan görmedim.
İsa KAHRAMAN
KALYONCU Cafer
KARA Server
20.03.1958 ORDU/ Ünye doğumlu. İlk, orta, lise tahsilini Ünye’de yaptı.1977 yılında İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü Almanca bölümüne girdi.1980 yılında mezun oldu. Ocak 1981 yılında Çorum Ticaret Lisesi’ne de Almanca öğretmeni olarak atandı. Beş yıl Çorum’ da çalıştıktan sonra Samsun’ a tayin oldu. Samsun’ da sırasıyla İmam Hatip Lisesi, Gülsüm Sami Kefeli İlköğretim Okulu, Atatürk İlköğretim Okulu ve Gazi İlköğretim Okulun da görev yaptı. Öğretmenliğinin son on yılında Türkçe öğretmeni olarak görev yaptığı dönemlerde şiire daha çok ilgi duydu ve amatörce şiirler yazmaya başladı. 2006 yılında emekli oldu. Emekli olduktan sonra ticaret hayatına atıldı ve halen Samsun’ da toptan ve perakende kırtasiye işiyle uğraşmaktadır. Fırsat buldukça şiir programlarına katılmaya özen göstermektedir. Evli ve iki çocuk babasıdır.
KARADENİZ VE BEN
Karadeniz bu gün bir başka durgun.
Sevgilinin peşinden koşan aşık gibi yorgun.
Görünüşüyle sanki beni andırıyor,
Koynuna aldığı sevgililerden hep yemiş vurgun.
Belki birazdan isyan edecek,
Dalgaları köpürüp deliye dönecek.
Kıyıya her vurduğunda, önüne geleni yıkıp
Hırs gözyaşlarını dökecek.
Bir deniz kızı çıkıp da
Hem onu hem beni sakinleştirir mi,
Aşk yaralarımıza merhem sürüp
Tüm acılarımızı dindirir mi?
Server KARA
Ağustos 2008
HÜZÜN ŞARKILARI ÇALSIN
İstiyorum ki bu akşam
Yalnız hüzün şarkıları çalsın.
Aşığın mızrabının vurduğu teller,
Neyzenin üflediği nefesler
Hep kulaklarımda çımlasın.
Öyle yalnızım ki bu akşam
Hangi meyler,hangi kadehler
Yalnızlığımı paylaşır?
Evvel sevgilinin ıslattığı dudaklarımı
Şimdi kadehimdeki şarap ıslatır.
Şu boş,dilsiz,ruhsuz duvarlara mı konuşayım
Ben yalnızlığı ta içimde yaşarken
Hangi neşeli şarkıyla coşayım?
Çal kanuni çal,
Tezenenin sivri ucu tellere değil
Kalbime saplansın.
Tellerle birlikte gönlüm de ağlasın.
Gönlüm de ağlasın.
Eylül 2010
Server KARA
SEVGİ NEYDİ
Sevgi emekti, kocaman bir yürekti.
Kalburlardan değil un olup ince elekten geçmekti.
Ferhat gibi dağları delen bilekti.
Kâğıda yazmak değil, taşa kazımak,
Çağlara hitap etmekti sevgi.
Sahi sevgi neydi?
’’Seni seviyorum’’ demek değildi sevgi.
Yoluna baş koymaktı,
Beklemesini bilmekti, sabırdı.
İğneyle kuyu kazmaktı sevgi.
Sevgi Mecnundu, Leylaydı,
Tüm zamanlara Kerbela’ydı.
Susuz çöllerde yanıp kavrulmak,
Sam rüzgârlarıyla kum gibi savrulmaktı.
Aslı gibi Kerem gibi ateş olup yanmaktı sevgi.
Şırıl şırıl akan kaynaktan,
Gürül gürül akan ırmaktan içmek değildi sevgi.
Damlayı derya sanmak ve o damlayla kanmaktı sevgi.
Sevgi acımak, vahlanmak değil
Elinden tutup kaldırmaktı.
Fakirin, garibanın sadece umutlarına değil
Sofrasına ekmek katmaktı
Onların da yüreklerinde atmaktı.
Sevgi güle değil dikene konmaktı
Tatlıya değil acıya banmaktı.
Tüm acılara rağmen hayatı sevmek ve hayata tutunmaktı.
Sahi sevgi neydi?
Mayıs 2011
Server KARA
SEN MİSİN?
Sen misin bir gece ansızın
Gönül kapımı çalan.
Bir ceylan ürkekliğiyle gelip
Usulca başını göğsüme yaslayan
Ve öylece tüm gece koynumda değil
Gönlümde sabahlayan sen misin?
Sen misin göz yaşlarıyla
Beni sırılsıklam yapan,
Her bir zerremi
Saçının her bir teline asıp
Ateşinde kurutan sen misin?
Sen misin zifiri karanlıkta
Bulutların arasından çıkıp
Yolumu aydınlatan,
Tan yeri ağarırken gönül ufkumda
Güneş gibi doğan sen misin?
Sen misin kızgın çöllerde
Beni yakıp kavuran,
Küllerimi rüzgârlarda savuran
Hasretin gözümde buram buram
Tüten sen misin?
Sen misin başımın belası,
Sen misin kalbimin müptelası,
Sen misin damarlarımdaki kanın Kerbela’sı.
Sen misin, söyle sen misin?
Mart 2011
Server KARA
KARAÇALTI Neşet
1939 yılında Amasya’da doğdu.
Egitimi: Meslek Yüksekokulu (Önlisans Proğramı)
İlk şiiri 1953 yılında İstanbul’da yayımlanan “Türk Sanatı” dergisin de yayımlandı.
1954 yılında ilk şiir kitabı “FİLİZLENEN ARZULAR” İstanbul’da yayımlandı
1957 yılında Samsun’daki arkadaşlarıyla birlikte “ADIM” ve ” FİLİZ” dergilerinin yayın kurulunda bulundu.
Yine 1957 de kurucusu olduğu Amasya’nın ilk edebiyat dergisi olan “GENÇLİĞİN SESİ” dergisini yayımladı.
1958 Tarihinde Amasya Lisesi şiir yarışmasında “ON YILDA BİR” şiiri birinci seçildi.
1970 yılında İstanbul’da yayımlanan Hayat Dergisi’nin Türkiye genelinde açtığı fotoğraf yarışmasında bir fotoğrafı ödüllendirildi.
2007 tarihinde Balıkesir / Ayvalık’ta yapılan yarışmada “SENİN UYUDUĞUN SAATLERDE” isimli şiirine birincilik ödülü verildi.
2008 yılında ikinci şiir kitabı “Yeşilırmak Kıyılarında” yayımlandı.
2009 yılında “Küçük İstasyonlara “Ağıt” isimli üçüncü kitabı yayınlandı.
2011 tarihinde Amasya Belediyesi’nce düzenlenen yarışmada “MİHRİ DİYE MİHRİ DİYE” serbest şiir dalında üçüncü seçildi.
2011 yılında “SAMSUNLU ŞAİR RUHİ GÖKTEKİN” in Yaşam öyküsü’ nü anlatan kitabı yayımlandı.
“AMASYA’DAN GİDERKEN” beşinci (şiir) kitabı Ocak 2012 tarihinde yayımlandı.
Üç şiiri bestelendi.
Neşet KARAÇALTI yaşamını Samsun ve Ayvalık’ta sürdürmektedir.
DURAKLARDA
Bütün duraklarda yeniden ayrılık oluyorum
Bir telaş içinde koşmalar, el sallamalar
Alıp gider her yolcu kalanların gözyaşlarını
Eğreti zamanlarda silinir sevgiler
Bir bir düşerken gitmelerin çaresizliği
Kaldırımlarda son ayak seslerinin ezgisi
Bütün duraklarda yeniden ayrılık oluyorum
Eski sokakların yıkık evlerine akşamlar düşer
Kırık saksılarda solmuş sarıçiğdemler
Hangi sevgiliden kalan sararmış bir fotoğraf
Kurumuş erguvanlar, musluğu koparılmış bir çeşme
Yanmayan sokak lambalarının üzerinde kuşlar
Susmuş çıngıraklı sesleri faytonların, atları yorgun
Bütün duraklarda yeniden ayrılık oluyorum
Bütün duraklar ayrılık demektir ve bir ıslak mendil
Her gidenin gözlerinde gizlenmiş öyküler
Zor yaşamlarda sözdür güz yaprakları gibi
Öpülen anne ellerinde çok parça tazelenen acıdır
Bu şehrin bütün duraklarına sen diye baktım
Son akşamda giderken bu şehirden sen yoktun
Ellerimde kaldı solgun badem çiçekleri
Bütün duraklarda yeniden ayrılık oluyorum…
Bütün duraklarda özlenen sen oluyorum…
Samsun 26 Mayıs 2011
Neşet KARAÇALTI
MAVİSİ YİTİK ÖMRÜMÜN
Kaçıncı baharlar sendeki
Ömrün kuşkanatları rüzgârında
Mavinin en güzeli sinmiş gözlerine
Gidişin böyle midir?
Bir ateş bırakıp geride
Benimse mavisi yitik ömrümün
Senin ellerinde ayrılık oluyorum
Nisan yağmuru güzelliğinde
Dudaklarının ucunda gizli bir acı
Bir özlem bırakıp geride
Gel desem suskun döneminde ömrümüzün
Nehirler uzaktan akıyor güzelim
Ben bir sevgide kaldım adı yok
Saçların hangi rüzgârda uçuşmaktadır
Bir esinti bırakıp geride
Şimdi papatya fallarının mevsimi değil
Biz bu yaşta ayrılık oluyoruz
Zamanlar uzadı
Ben eskimişliğimde kaldım
Bir sevgi bırakıp geride
Değilmiş sevmenin bitmeyeceği
Biz o şarkıyı çoktan unuttuk
Soldu gönlümüzdeki narçiçekleri
Aynalara düşmüş korkularım
Bir resmini bırakıp geride
Mavisi yitik ömrümün…
Samsun 16 Ekim 2011
Neşet KARAÇALTI
ORDA BEN YOKTUM
Bir kapıya baktım, bir yola baktım
Ben nereye gitsem sen yoktun
Akşamcı sevgiler günaha giriyordu
Gölgesi yitik yıldızlar döküldü denize
Bir kapıya baktım, bir yola baktım
Sahilde bir kız vardı dalgın yürüyüşlü
Bir ayağı denizde bir ayağı kumsalda
Bir şarkı söyleyecek, dudakları gül pembesi
Gece utancını saklıyor kızın
Bir kıza baktım, bir denize baktım
Sonra deniz güneşi doğurdu ağrısız
Kız elimi tuttu, üşümeyi unutmuş elleri
Doğan günü alkışladık ikimiz
Kırmızı yakamozları alkışladık
Martılar geçti üzerimizden çığlıkları uzun
Önce kız ağladı giderken
Bir yakamozlara baktım, bir martılara baktım
Dönüp kapıya baktım kalmak gibi
Bir yola baktım gitmeler geri adımlıydı
Sen iki yerde de yoktun
Başka yerlerde ben yoktum
Bir yokluğuna baktım üşüdüm
Bir kendime baktım, ben yoktum
Samsun 17 Şubat 2011
Neşet KARAÇALTI
YENİDEN GİTMEK DEĞİL
Bütün gitmeler ayrılık demekti yeniden
Sana susmak gözlerin yokken ellerine bakıp
Benim kaçıncı istasyonda sana mektup göndermemdi
İki durak arası özlemini duyarken sensizliğin
Günebakan çiçekleri yoktu zamanın biten saatlerinde
Ben gözlerinin ilk damlasında olduğumu düşünürdüm
Bir resmine baksam yeniden değişen bir şey vardı
Büyür müydük sabahlara kalan düşlerimizde
Hep ağlayan bir çocuk yanımızdı taşıdığımız
Yeniden gitmelerde doğmaları yaşamak
Bir yalnızlığa koşmak yeniden, bir sensizliğe
Sabaha kalan düşlerimizde yeniden
Komşularda ipek yumak, doku beni dantel gibi
Öp beni saklındaki utancını bırakıp yeniden
Terliklerim ne olur kapıya dönük olmasın
Yorgun bakar duruşları
Çok yalanlı uzun öyküleri anlat yeniden
Çağla yeşili sözcüklerimi diline bırakıyorum
Yeniden söylesin beni sevgi özleminde
Çıtkırıldım ikizler burcunda tutuklu bir şey olmalı
Benim güzel parmağımda bir sessiz yüzük
Senin serçe parmağında saklı bir çocuk adı
Ya üç güne gelecek üç vaktin son duraklarında
Ya yeniden telli turnalar olacak düşlerimizde
Bense susadığımı gördüm, kırk güne gelir haberim
Samsun 21 Nisan 2011
Neşet KARAÇALTI
KURT Yusuf
Sürmeneli esnaf bir baba ile Tortumlu ev kadını bir ananın çocukları olarak Erzurum’un Hınıs ilçesinde 1945 yılında doğdu. İlk ve ortaokulu burada okudu. Samsun on dokuz Mayıs lisesi’nden sonra Trabzon Fatih Eğitim Enstitüsü’nden 1966 yılında mezun oldu. Edebiyat gurubu öğretmeni olarak Trabzon Karma Ortaokulu’nda göreve başladı. Sonra da Samsun’da sırasıyla Mithat paşa Kız Lisesi, On dokuz Mayıs Lisesi ve Özel Meral-Can Koleji’nde otuz üç yıl Türkçe ve Edebiyat öğretmenliği yaptı. Evli ve iki çocuğu olan Yusuf KURT orta derecede İngilizce bilmektedir. ‘ Kitapsız Yazılar ‘ isimli bir anı derleme kitabı mevcuttur.
HINIS’IN BAHARI
Hınıs’ta zorlu kış günlerinde
Soğuk keserdi nefesleri
Buzdan iğneye dönüşürdü atların
burun kılları
Köyden gelenler buz tutardı
kaşları sakalları bıyıkları
Zaten Hınıs’ın kışı buz, yazı tozdu
Ama bambaşkaydı baharı
Şimşek çakmasıyla, gök gürlemesi korkumu
Silip götüren kırk ikindi yağmurları…
Ağaçlar rüzgârın diliyle konuşurdu.
Kuşlar uçunca dal sallanır ya
Öylesine sallanırdı içimizdeki duygular
Mevsim, mevsimlerin canı bahar
Bahar otları fışkırırdı taşların arasından
Kar altından silkinip çıkan
Taze kar sularıyla yıkanan
Işkını buruk, mayhoş
Yumurtayla kavrulup yenen
Yemyeşil çirişi ne güzel, ne hoş
Rengârenk çiçekleri
Kekik kokan, keklik öten yerleri
Yapraklanan ağaçları
Taze toprak kokusu
Yüksekten uçan turnaları
Baharı, kuşu, kuzusu
Etrafı saran, tırpanla biçilen
Çayır çimen kokusu
Yusuf KURT
ANAMA MEKTUP
Anam benim
Yüreğimdeki yaram benim
Evlendikten kısa bir süre sonra
Üstüne kuma getirmişti babam.
Senden daha boylu boslu, kuvvetli
Daha güzeldi kuman.
Bu yüzden kocan onu sevdi.
Bu sevgi her şeye sonradan rengini verdi.
Nikah hakkını elinden aldılar ilkin
Sonra başladı senin ıstıraplı acı günlerin
Kuman
Canı çektiği zaman
Seninle kavga ederdi, dövülürdün.
Babam seni sevmese de bunu onaylamazdı,
Yanına komazdı.
Kırılan gururun ve gördüğün muameleden
Gündüzleri, boy atmış püsküllü mısırların arasında
Hüseyin’i emzirirken
Gözyaşların çocuğun yüzüne damlardı.
Geceleri de yatağında ağlardın ince ince…
Bir sıkıntı çöreklenirdi yüreğinin üstüne
Ağlayan sesini duyunca
Unuturdun sabah olunca
Hiçbir şey olmamış gibi konuşurdun
Bu böyle sürüp giderdi.
Ben unutamadım…
Keşke kinsiz olsaydım senin gibi
Unutsaydım her şeyi.
Uuuf anne uff
Ben senin büyük oğlun Yusuf
….
Cenazesinde öyle feryadı figan olmadı
Ama sessiz ağlayanlar, yüreği yananlar oldu.
Sen bizden iyi bilirsin onların kim olduğunu
Allah nur içinde yatırsın
İnanıyorum ki buna en çok sen layıksın.
15 Mayıs 2007 Samsun
Yusuf KURT
MEMİÇ Kazım
Eğitimci, yazar, şair. 1938 Giresun Tirebolu- Arslancık doğumlu. Türkçe öğretmenliğinden emekli. Evli, iki oğlundan üç kız bir erkek dört torun sahibi.
Yayınlanmış dört şiir kitabı var.” Bir Nefes Yaşamak–1966”, “ Ve Ötelerde Katsız Kuşlar Gibiydik–1995”, “Umutlar Güneşi Eritti–2001”, “Işık Atatürk (Oratoryo)- 2010”
Dergiciliği “Akpınar’ın Sesi–1956 (Okul Edebiyat Kolu adına)” , Oydaş (Çarşamba Lisesi adına 16 sayı- 1966–1967) “, “SAMSUN SANAT- 1990–1994), “ ADD Samsun Şubesi Bülteni,” ve halen yayına devam eden “Samsun’da GİRESUN” dergisi. Ayrıca yerel gazetelerde yazı desteği
Gazete yazıları: 1959’dan beri çalıştığı illerin yerel basınında köşe yazıları ki şimdilerde Samsun “ BARIŞ” gazetesi ile “HALK” gazetesinde “ Görünüm” başlığı ile “ Eğitim-Kültür-Sanat- Düşünce yazıları “ devam etmektedir.
Yazılarında, ‘Anadolu Sevdası’nı şiirsellikle anlatmayı seçen Memiç, ayrıca Kültür-Sanat-Eğitim derneklerinin de etkin üyesidir.
BİR ÖPÜCÜK YOLLA
Umudumu mendilime bağladım
Uykuların dinginliğinde yollar
Demir çarık-demir asa
Bulutların hoyratlığında dilim
Dilimlenmiş, dilim dilim ellerim
Kınalı yapıncaklar perişan
Düşüncemi umuduma bağladım
Sen bir yanındasın yurdumun
Ben beride döküntüler peşinde
Tanrı’nın bir puslu gecesinde
Yalan-yanlış içinde
Tortum şelalesinden Yedi Göller’e
Kelebeklerin bu mevsimde işi ne
Deme öyle
Bir ben miyim şaşkın
Bir ben miyim paramparça
Yolların yalın-yapıldak dolu
Hey gidi Anadolu
Manavgat’tan-Akdeniz’e bir köpük
Erciyes’ten-Uludağ’a bir öpücük
Yolla
Kazım MEMİÇ
BİR BAŞKA BAHAR
Fındık dalları tirşe
Altı halı deseni
Erguvan-çuha-menekşe
Nisan bu
Kimi zaman aldatır
Kimi zaman pürneşe
Sisdağı uzaklarda görkemli
Ak duvaklar içinde
Etekleri yeşil-eflatun
Başka başka biçimde
Giresun Kalesi Sisdağa karşı
Etekler deniz üç yanı çarşı
Uşaklar horana düşmüş
Çalınsın Kurtuluş Marşı
Beri yanda çiğdemler
Erguvanlar-çuhalar
Doğa kımıl kımıl bir tuhaf yöre
Baksanıza
Işkınlar uzuyor göz göre göre
Kazım MEMİÇ
YÜRÜRKEN YÜREKLİSİN
Bir aşk öyküsüdür anlatılan
Sarmaşıkların tutunduğu kaygan yüzeyler
Aşka giden yolların kurşun izlerinde
Başaklar eğilmiş yollarına sevginin
Esrik kavşaklar
Yollar uzun ve anlatılan aşk öyküsü
Karşı yamaçlarda eğilmek bir serap
Alacakaranlıklarda sevginin büyüsü
Aşk öyküsü gülle-diken arasında
Bülbül kanat çırparken kanayan yüreğinde
Gülün yaprakları bülbülün yarasında
Sarılmış-sımsıkı bir özlem
Ki varsayalım
Gül-bülbül ikilemi
Yaşanır her gün iki zaman arasında
Çık çıkabilirsen-Tut tutabilirsen
Elini tutarsan, belki
Sözünü anlatsan, belki
Kanatlı bir aşk öyküsü avucundaki
Dönersen kaybedersin
Yürürken yüreklisin
Kazım MEMİÇ
NE ZAMAN YUKARI
Ne zaman yukarı baksam
Kırık bir cam gibi gökyüzü
İnsanlığın önsözü-uzay
Sonsuzluk sen
Başını kaldırıp bakınca kırık kanatlar
Bir kartal bir şahinin peşinde
Radarın gözleri şaşı
Kartal yuvasında bir kartal
Şahinin serçeden aşı
Başını kaldırıp bakınca-ürkek
Tek tek sıralanır kumarbazlar
Yollar hepten mi yokuş
İnsan mı uçan-kuş mu
Erdem ulaşılmaz bir uçuş mu
Ne zaman yukarı baksam
Bütün yılkı atları dörtnal
Binlerce yıl ötesinden bir ses
Beğen beğendiğini al
Ne zaman yukarı baksam
Dursam oluğum yerde-bakmasam
Kazım MEMİÇ
SİVRİ Ahmet
1958 yılında Amasya’da doğdu. İlkokulu Amasya’da okudu. 1972 yılında Samsun’a yerleşti ve burada ticaret yapmaktadır. Evli ve 3 çocuk babası olan şair hece ölçüsünde şiirler yazmakta olup şiirleri internet ortamınsa yayınlanmaktadır.
AMASYA’M
Ülkemin her yanı güzeldir ancak
Buram buram tarih kokar Amasya’m
Kalende süzülen şanlı al sancak
Maziye bir ışık yakar Amasya’m
Evliya, erenler sarıyor şehri
Geçmişe götürür büyüsü, sihri
Sarmaşık misali kıvrılan nehri
İçinden yemyeşil akar Amasya’m
Hamîsi gibidir sıralı dağlar
Bir meyve deposu bahçeler, bağlar
Sende doğan sultan adalet sağlar
Dünya’ya huzuru eker Amasya’m
Beyazıt caminin bulunmaz eşi
Şaheser külliye sanat Güneşi
Misafire hürmet bir gönül işi
İkramda zirveye çıkar Amasya’m
Burada yaşadı Ferhat ve Şirin
Dağdan su getirdi kar gibi serin
Mezar oldu kanal, yaralar derin
Acıyla gözyaşı döker Amasya’m
On iki haziran festivalidir
Mütevazı olmak lütuf halidir
Kanaat gövdesi şükür dalıdır
Gönlü zengin kendi fakir Amasya’ m
Kral mezarları Pontus izidir
Tarihi yansıtan gerçek yüzüdür
Harşena dağının sanki gözüdür
Geçmişten bugüne bakar Amasya’m
Ziyaret, Yenice bölgenin gülü
Göreni cezbeder Borabay gölü
Müzeyi gezerken yılların külü
İnsanın boynunu büker Amasya’m
Kurtuluş tamimi sende yazıldı
Hesaplar yapıldı, hedef çizildi
Düşmanın yaptığı oyun bozuldu
Zaferin ipini çeker Amasya’m
Ahmet’im diyor ki ey dostum söyle
Yazmayla biter mi Amasya böyle
Bir huzur beldesi; şehirle, köyle
Kötüye yer yoktur, yıkar Amasya’m
BİR PARÇA KEFENLİK
Şu yalancı dünya tersine dönse
Vuslatı bulacak düz yeter bana
Hazanla yok olup bu sevda sönse
İçimde küllenen köz yeter bana
Kızıp da hakaret beddua etsen
Aşıma zehirler, ağular katsan
Acımla baş başa bırakıp gitsen
Hayalimde kalan yüz yeter bana
Sevgine muhtaçken yaralı yürek
Gönüller bir olsun bedenler firak
Anılarda kalsın öylece bırak
Kalbime kazdığın iz yeter bana
Sımsıkı tutardık birleşen eli
Ağaçlar konuşsa olsa da dili
Takıver saçına verdiğim gülü
Kuruyan yapraklar güz yeter bana
Şiirde romanda yazı olurum
Bir aşkın ardında mazi olurum
Kaderde ne varsa razı olurum
Fazlada gözüm yok az yeter bana
Ahmet der ey canan yüzün hep gülsün
Batan güneş beni yanına alsın
Atlaslar, ipekler al senin olsun
Bir parça kefenlik bez yeter bana
HAL VE KAL
Sanırsın şu dünya üstümde kaldı
Genç yaşta yetmişe basmış gibiyim
Günahlar sol yana bir hüzün saldı
Hayata gücenmiş küsmüş gibiyim
Dürüstçe koşarım hakkın peşinde
Doğruya yer yokmuş dünya işinde
Vuslata ermeyen aşk ateşinde
Acıyla kavrulmuş pişmiş gibiyim
Hileli işlere aklım ermedi
Bilerek ağzımdan haram girmedi
Bu dünya yinede huzur vermedi
Çaresiz dertlere düşmüş gibiyim
Dertliyle ağladım gülenle güldüm
Diriyle gezerken ölenle öldüm
Şu geçen ömrüme yandım üzüldüm
Sanki boştan yere koşmuş gibiyim
Hani baban vardı nerede deden
Bu kadar keşmekeş bilmem ki neden
Elimde tek kalan yorgun bir beden
Zahirde kendimi aşmış gibiyim
Ahmet’im zannetme günah tek sende
Mecburen bulaştık istemesen de
Son nefes gelmedi can hala tende
Ben benden ümidi kesmiş gibiyim
TOP İsmet
1954 yılında Samsun’da doğdu. Şiire ortaokul sıralarında ilgi duymaya başladı.Türk ve edebiyat öğretmenlerinin teşvikleriyle şiire daha çok zaman ayırdı.
Şiirleri değişik dergi ve gazetelerde yayınlanan şairin çeşitli edebiyat sitelerinde şiirleri halen yayınlanmakta olup ilk kitabı ‘ HOŞÇA KAL’ 2010 yılında, ikinci kitabı ‘ MAVİNİN ÖZLEMİNDEDİR ZAMAN’ ve üçüncü kitabı ‘ KURTULUŞ DESTANI’ 2011 yılında yayınlandı. Halen Atakum Belediyesi ve Samsun Büyük Şehir Belediye’si Kültür işleri Daire Başkanlığı’nca düzenlenmekte olan dinletilerin katılımcısıdır. Evli ve üç çocuk sahibi olan şairin iki de torunu bulunmaktadır.
YAMAN BİR ÇELİŞKİ
ne yaman çelişkidir
gizlenerek görünmesi
örtünerek açılması
susarak konuşması
kadının
maviler umutturlar
beyazlarda var olmak
bedenleri içerdedir
dışlardadırlar oysa
güneşten alırlar aydınlığı
hepsi birer ışıktırlar
karanlığa tutsak gibi
kederdendir yazgıları
evlerine aşıktırlar
yürekleriyle insanlar
yüzleridir özenerek bezenerek
yaratılan
elleridir öpülesi
kimlikleri unutulan
21.04.2011
İsmet TOP
ŞERARE
Bir karanlık kapladı gökyüzünden evreni
Eserimiz kalmadı ardımızdaki yazda
Suçluluk duygusunun kabahati biraz da
Benim şu yüreğimde bıraktığın enkazda
Arıyorum izini bekliyorum gelmeni
Yağmurunda ıslanmak kararan gökyüzünün
Her damlası ateşten kopup düşen şerare
Seninle gezdiğimiz dolaştığımız yere
Ulaşmayı beklerken tutulmuşum kedere
Her yanım buz kesilir özleminde o günün
Yağmurlar ıslatmadan iliklerine işler
Ellerim boş kalsa da ben yine seninleyim
Sen aşktan sırılsıklam ben aşktan divaneyim
Bahara asırlar var nesine sevineyim
Bir krize dönüşür bende gidiş gelişler
Ağaçlar yaprağını soyundu teker teker
Üşüyen dallarını titretirken rüzgârlar
Tepelerden usulca gösterdi yüzünü kar
Kuşlar saklanılacak korunalı yer arar
Anlaşılan bu sene öncekinden de beter
07.12.2011
İsmet TOP
BOŞA KÜREK ÇEKMEK
Bir de sevda derler böylesine can alır
Kendi giderken bende ancak sevdası kalır
Fırtınalar koparır, yapraklarımı döker
Saçlarıma ak düşer dökülür teker teker
‘ Can çıkmadan huy çıkmaz’ diyorlar ya eskiler
Her yerde kokusu var o kokar oda kiler
Sevdanın makamını taşısam ayağına
Uykusuz gözlerimiz dönmüş kan çanağına
Bağların bahçelerin bozum zamanı şimdi
Ağaran saçlarımı rüzgârlar dokunmuyor
Unutulmuş kimliğim esamim okunmuyor
Hey canına yandığım şu dünya kime kalmış
Her gelen biraz yanar hepsi dersini almış
Umudumu kopardı dalından karanlıklar
Çıkardı beklentimi yolundan karanlıklar
Umutsuz bir sevdanın talihiz bir yolcusuyum
Kalmadı bu sevdadan ne ekmeğim ne suyum
İsmet TOP
GÖZLERİNDE YİTERİM
Baharda âşık olmak var ya baharda
Aklımı başımdan aldı aklım firarda
Ilık bir meltem gönlüme dolardı, meltem
Elleri ellerimde içimdeydi hem
Adını andıkça ürperirim titrerim
Kirpiği ecelim olur gözlerinde yiterim
Hırçın bir denize benzer, vurarak sahilime,
Yaşamımı kısıtlar, karar verir katlime
Tek çiçek bırakmadı yüreğimdeki hazdan
Baharım boşa geçer umut kalır mı yazdan
Aşkımı dillendirsem varır mı kulağına
Bütün beklentilerim yol oldu Kaf Dağı’na
Sormaz dönüp halimi sormaz
Ne kaybeder bilemem ilgi göstermez biraz
Bütün çabam nafile emeklerim ki heder
Elimde kalan şimdi biraz dert biraz keder
Bundan böyle yabancı el bana sevgililer
İsmet TOP
UÇAR Tolga
1971 yılında Samsun’da doğdu. Cumhuriyet ilkokulu, Merkez Ortaokulu, Namık Kemal Lisesi ve O.M.Ü. Ziraat Fakültesi’ni bitirdi. 1997 yılından itibaren Sınıf öğretmenliği görevini yürütüyor. Evli ve bir çocuk babası. Şiir yazmaya ortaokul sıralarında başladı. Kendi imkânlarıyla bastırdığı dört şiir kitabı bulunuyor. Denemeler öyküler yazıyor.
DURAĞIM
Beni soğuk bir yere diktiler
Soğuk metal,
Soğuk hava,
Soğuk ve sevgisiz…
Önümden ne güzeller geçti
Ne zamanlar
Bebekler,
Anneler,
Nice aşklar gözlerimin önünde yeşerdi
Sevgililer önümde kavga edip
Birbirlerini yediler.
Nice ayrılıklar, aldatmalar…
Fukaralıklar gördüm.
Islandım, yandım
Üşüdüm…
Hiç şikayet etmedim.
Hep baharı bekledim.
Dilim gelmez dedi.
Başımda bekleyenler umutsuz.
Meltem kızdı
Lodos dövdü.
Ben durağım…
Kerametim durgunluğum…
Zifirim
Yitiğim
Ama
Ama ayaktayım…
2011/ Samsun
Tolga UÇAR
BUGÜN DÜNDÜ
Bu gün dündü
Sana söylemeyi unuttum
Yaşanmışlıklar
Eğer sıradansa
İçimdeki sesler duyulmadığında
Dönülemeyecek kadar uzaktık.
Bugün dündü
Sana söylemeyi unuttum
Yaşamak ızdırap olmamalı
Ya da birilerine inat
Ayrık otu gibi
Gelincik gibi
Delice gibi
Karamuk gibi
Benim gibi
Bugün dündü
Sana söylemeyi unuttum
Özür sözleriyle başlayan
Ancakla devam eden her lafza
Verilecek bir cevabım olsa da
Yaşlanmak susmayı öğrenebilmektir
2011/Samsun
Tolga UÇAR
ŞARKI
Bu kaçıncı şarkı
Hoyrat yüreklerce söylenmiş
Boğazını yırtarak
Kulaklara saygısız
Bağırarak
Yoz kafalarca demlenmiş
‘ Bir ülkeyi anlamak istiyorsan
Ninnilerini dinlemelisin’
O ülkedeki medeniyeti
Kaldırım renkleriyle değil
Kadınına verdiğin değerle ölçebilmelisin
2011
Tolga UÇAR
ŞARKLIDIRLAR
Dağıl be yürek
Dağıl
Toplayıp eteklerinde taşısınlar
Avazın çıkıncaya kadar bağır
Bağır ki
Yüreklerindeki
Bam tellerine dokun
Herkesten sakladıkları
Yaralarına uğra
Merhem beklerken
Dağla onları
Önce şikâyet ederler
Dinleme
Şarklıdırlar
Acıdan şikâyet eder
Zamanla
Onsuz edemezler
2011
Tolga UÇAR
USTA Hüseyin
!959 yılı mart otuzunda başladı hayat serüvenim. İlkokulu Erzurum ve Ankara ‘ da okudum. Orta, lise ve üniversite öğrenciliğim hep Ankara’ da geçti. Teknik öğretmen olduktan sonra önce Gümüşhane, sonra Samsun Endüstri meslek liselerinde Elektrik bölümlerinde öğretmenlik görevimi aralıksız 29 yıl yaptıktan sonra isteğimle emekli oldum.
Öğretmenlik mesleğini belirli bir bina içinde yapma kısmından emekli olunduğunu, ancak öğretmen olmaktan emekli olunmadığını yeni yeni anladım. Bu mesleği severek yaptım.
Evliyim ve iki can çiçeğim oğlum var. Onlar evlenince iki de canlarımın çiçeği kızlarım olacak.
Aktif memurluk yaşantım bitince çok sevdiğim edebiyat ve fotoğrafa zamanımı ayırmaya başladım. Şunu söylemeliyim “Şimdi zaman daha kısa geliyor”.
Uğraşlarımla mutluyum, en çok emek harcamayı severim. Sevdiğim işleri yapma konusunda bonkör, sevmediğim işleri yapmama konusunda inatçıyım.
Kelimelerle arkadaş olunduğunda bazen yeni arkadaş aramıyor insan.
SAKLADIM SENİ
Sakladım dalga kanadına sözlerimi
Denize ilk ulaştığın yerde bak dalgalara
Oku beni
Vardığın da bir gün batımı İstanbul’a
Bak martılara, onların kanadında
Oku beni
Gece güne “geldim” deme telaşındayken
Sende “geldim” demelerin telaşın da
Yaşa beni
Bilirim gün narin, gün tertemiz
Bilirim paylaşılmalı elde ne varsa
Kuruntuları ve gri düşleri at
Yaşa beni
Beni sadece gözlerimle dinle
Kulak asma hiçbir şeye,
Gör beni
Sevgiler derledim sana sabah denizimde
Ve gel saklan bende, gizlice.
Al beni…
Hüseyin USTA
ÖZLEDİM İŞTE ÖZLEDİM
Yağmurları özledim
Evreni yıkamak istercesine yağan yağmur var ya
O yağmurun cama çizdiği deseni
Bulutların demir atıp ağlamasını, yağmurun sesini
Şimşeklerin “Heyyy! ben de varım” demesini
Özledim işte özledim
Kar yağmasını özledim
Hani kardan sonra ayazda gece mavi olur ya
İşte o maviliklerin gizemini
Kardan adamın masum bakışlarını
Kızaktan düşmeyi, soğuktan üşümeyi
Özledim işte özledim
Baharda dalın çiçeğini özledim
Hani doğanın saf ve en doğurgan hali var ya
İşte o çiçeğin, böceğin çığlığını
Arıların koşuşturmasını, rüzgârın efil efil okşamasını
Çiçeklerin genç kız olmasını, mis gibi kokmasını
Özledim işte özledim
Güneşin sımsıcak yakmasını özledim
Denizin uslu duruşunu bilirsin, dalgasız olur ya
İşte o denizin ninnisini
Güneşin gölge oyunlarını, gecelerin kısalığını
Yarı çıplak uyumaları, sabah kuşların şarkı söylemesini
Özledim işte özledim
Belki de en çok sonbaharı özledim
Yaprakların ağaçtan düşmeden son salınmaları var ya
Yaprağın ve kuşların telaşlı hallerini
Karıncaların yuvalarına dönmesini, kuşların göç etmesini
Çise yağmurlarda ıslık çalıp ıslanmayı, kasımpatıların rengini
Özledim işte özledim
Hepsi bahane bunların ben seni özledim
Günaydın derken hani gözde uyku olur ya
O gözlerin derinlerini, seninle uyanmasını
Seninle günü akşam etmeyi, birlikte çay içmesini
El ele bilmediğimiz sokakları keşfetmeyi, gözlerinde seni
Özledim işte özledim…
Yıllar suskun geçmiş olsa da seni özledim
Parmakların tenime değdiğinde, hani zamanın durması var ya
Yüzünü ellerimde saklamayı, nefesinin tenime değmesini,
Sende damla damla erimeyi, senli saniyeleri
Seninle nefes almayı, “seni seviyorum” demeleri
Özledim işte özledim
Üç nokta
Üçte bitmiş noktalar…
Zorlasan da dört olmaz
Olsa bile üçten sonrası sayılmaz
Üçten yukarısını alan bulanmaz
Dahası, yan yana dursa da noktalar
Sanki üçü de birbirine yan yan bakar
Üç nokta yan yana,
Üçü de birer yana!
Her biri ayrı bir dünya
Doğdum, yaşıyorum, öleceğim…
Üç nokta…
Hüseyin USTA 19.11.2o11
SADE SENİ İSTERİM
Yanakların al ile donanmadan
Önce gözlerim değsin isterim
Bitmemiş yarım kalmış bir tabloysa ay yüzün
Bittiğinde gamzelerin imzan olsun isterim
Gözlerinin ışıltılısının yok eşi, benzeri
İki deniz feneri ile yarışsın isterim
Kulakların sevgi sözcüklerini tanımasa da
Sevgi sözlüğü havuzu olsun, yüzsün isterim
Saçlarının her bir teline bir güneş asılsa
Yinede sim siyah kalsın isterim
Tüm akarsular kuruyup, bulutlara yalvarsa da
Dudakların hayat sunan çeşme olsun isterim
Yüreğinden sel geçip yıkmış olsa
Geldiğimde yerim hazır olsun isterim
Dün dediğin kopmuş takvim yaprakları olsa da
Yarınları her sabah birlik yazalım isterim
Tüm ağaçlar meyve için çiçek veremez olsa da
Meyvelerin en güzelini senden isterim
Bu ömrün sonu sekiz tahta altı olsa da
Son günümde yanın benim olsun isterim
Hüseyin USTA 22/o4/2o11
YAVUZASLAN KENAN
18.09.1972 tarihinde Almanya’nın Krefeld şehrinde doğdu. 1990 yılında Samsun 19 Mayıs Lisesinden mezun oldu. Aynı sene girdiği İ.Ü.Orman Fakültesi Orman Mühendisliği bölümünden 1995 yılında mezun oldu. İlk şiir kitabını 2001 yılında “Aslında” ismi altında yayınladı. Halen Samsun’da Orman Kadastro Komisyon Başkanı olarak çalışmaktadır. Evli ve bir kız babasıdır.
OLMAZ MI?
Bir kez olsun düşü gerçek edelim
Tek cümlede bitir beni. Olmaz mı?
Bir filim seç hafta sonu gidelim
Sinemaya götür beni. Olmaz mı?
Çaktırmadan bir tenhaya kurulup
Yaklaş bana karanlıktan yorulup
Tam kalbimin üzerinden sarılıp
Kollarında yitir beni. Olmaz mı?
Yüzü güneş, bakışları badelim
Kavuşması sonsuzluğa vadelim
Uyanmamak olsa bile bedelim
Dizlerinde yatır beni. Olmaz mı?
Kenan YAVUZASLAN
ŞEHR-İ SAMSUN
Yeşil ile kızılın en kudretli kolunun
Vuslata vasıl olan üzerinde yolunun
Irmakları doğuran cömert Anadolu’nun
Hırçın Karadeniz’e kavuşan nehri Samsun
Bir yere ayar değil, burası Şehr-i Samsun
Bir tarihi yazdıran o uzun yolculukta
Gözler umudu gördü açılan her kucakta
Mavi gözlü adamın ayak bastığı nokta
Zaferin ayak sesi, hürriyet mührü Samsun
Öyle bir diyar değil, burası Şehr-i Samsun
Anam, babam, kardeşim, evladım, balam benim
İstanbul’da özlenen cennetim, sılam benim
Hem ilk hem son nefesim, ezanım salâm benim
Gönlümün tek şarkısı, evveli ahrı Samsun
Kan gibi seyyar değil, burası Şehr-i Samsun
Şimdi yer etme vakti memleket masasında
Samsunlu olmak gerek memleketin hasında
Nereden geldiğini kimse unutmasın da
Emeği ekmek eden mayanın sihri Samsun
Burası her yer değil, burası Şehr-i Samsun
Kenan YAVUZASLAN
AYAKKABI
Bir hırsız dadanmış, Canik Hasköy’e
Her gece geçermiş bizim kapıdan
Bir gece dışarda bıraktım diye
Ne istedin ülen ayakkabıdan
Giydim ceketimi, çantamı aldım
Hem türkü söyledim hem ıslık çaldım
Kapıyı açtım ki şaşırdım kaldım
Ne istedin ülen ayakkabıdan
Niye uğramadın komşunun köşke
Hem konu olurdu sohbete meşke
Onun da botunu alsaydın keşke
Ne istedin ülen ayakkabıdan
Üç beş ay önceydi günden salıydı
Muhkem duruyordu, gâvur malıydı
Seksen beş kaymeye alınmalıydı
Ne istedin ülen ayakkabıdan
Sokakta kendinden geçerdi sanki
Yolda yürümezdi uçardı sanki
Kapanmış yolları açardı sanki
Ne istedin ülen ayakkabıdan
Araçtan inmezdim delinir diye
Gezerken çamura bulanır diye
Camiye gitmezdim, çalınır diye
Ne istedin ülen ayakkabıdan
Kenan YAVUZASLAN
KINALI KUZU
Ey! Sevdaya hekim, bahtıma hâkim
Sür beni, Fizan’ı göreyim son kez
Sensizlik vuslatı kalsın da akim
O çeşm-i suzanı göreyim son kez
Zaten ömür boyu çıkmam yasından
Zalim yelkovanı tut yakasından
Biçare gönlümün aşk duasından
Bahtıma sızanı göreyim son kez
Gitmek sana düşer bana ağlamak
Gözyaşım sana hak, bedelsiz bırak
Giderken yüzüme ilk gün gibi bak
Güneşin Kızını göreyim son kez
Aşk, kınalı kuzu, allı pulladım
Kanım helal diye sana yolladım
Gözümü bağlama güzel cellâdım
Ölürken yüzünü göreyim son kez
Kenan YAVUZASLAN
YAZICI Bilal
1976 yılında Samsun’da dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini Dereköy’de tamamladı. Ballıca 60.yıl lisesi’nden mezun oldu. Evli ve bir kız çocuk babası olan şair lise yıllarında şiir yazmaya başladı. Bir süre mahalli radyolarda spikerlik yaptı. Samsun’da üç mahalli gazetede muhabirlik dönemi yaşadı. 1998 yılında askerlik dönüşü “ BENİ BU SEVDALAR ESKİTTİ” isimli şiir kitabını yayınladı. 2003 yılında “ADI SEVDA” isimli ikinci kitabını yayınladı. 1998 yılında başladığı futbol hakemliğine devam ederken 19 Mayıs Üniversitesi Samsun Meslek Yüksek Okulu’ndan 2003 yılında mezun oldu. Halen Samsun’da ikamet etmektedir.
PENCERENDE
Yıllar önce yine buradan
Geçiyordum hiç durmadan
Gündüz gece ayrılmadan
Bakıyordum pencerende
Şimdi yoksun bak sokakta
Kaybolmuşum karanlıkta
Bir ışıktın hayatımda
Kapanmış bak pencerende
Bitmiş yollar yıkık duvar
Balkonunda güvercin var
Hasretine ağlıyorlar
Donakalmış pencerende
Sokak uzun sokak çok dar
Olmasan da hatıran var
Mutluluğun üzüntün var
Saklanıyor pencerende
Bir ben varım bir de sevdam
Bir ben varım bir de duam
Korkma tutmaz hiç bedduam
Ağlıyorum pencerende
2001
Bilal YAZICI
SEN GİTTİN YA
Kaybettim bunca yıl kazandığım bir oyunda
Daha önce deselerdi güler geçerdim ama
Şimdi, yedi yıllık aşkım her gece el koynunda
İnan, inan hiç bir şey koymadı bu kadar bana
Sen gittin ya
İsteyip adam olana kadar okumasam da
Kaşıkla kazanıp kepçeyle kaybettim hayatta
Babam dünyaya kızdı, yine yapıştı yakama
Ama inan hiçbir şey koymadı bu kadar bana
Sen gittin ya
Yok, yok, kaynamadan içtiğim sütüm için sanma
Ütüsüz giydiğim bu kırışık pantolondan da
Bilmiyorum neden içim be denli buruk ama
İnan, inan hiçbir şey koymadı bu kadar bana
Sen gittin ya
Kırsalar da ampul lamba, kalsam da karanlıkta
Alsalar da ne var ne yok çıplak kalsam ayazda
Yuva kurmana da senin kadar sevindim ama
İnan, inan hiçbir şey koymadı bu kadar bana
Sen gittin ya
2001
Bilal YAZICI
DUYGULAR FORA
Mavi mi olması gerek denizin
Gözlerinin rengini çalmakta niye
Rengini söylemek yersiz toprağın
Okşayıp görürüm saçın telinde
Söylemek mi gerek her an sevgiyi
İnsanlar hiç kalpten sevemezler mi?
Gözlerinde dalıp derinliklere
Gözlerim gözünle sevişemez mi?
Koşsam da peşinden neye yarar ki
İstersen sende bedenler yanar ki
Gözlerin kaçsa da bir an gözümden
Hislerin kaçamaz inan kalbimden
Bedenim birleşse sıcak teninle
Gözlerin gözümde elin elimde
Vücutlar bir olsa duygular fora
Tarifsiz yaşamak vermeden mola
1999
Bilal YAZICI
EVLENECEĞİM
Sabah akşam hep evlen diyorsun ana
Baksana karmakarışık dünya
Sende haklısın evlen diyorsun ama
Dön de bak etrafına hayat çok fena
Gök kuşağı rengini değiştirmedi
Bu yağan karın tam onuncu senesi
Ana gönlümün de geldi evlenesi
Hele bir açsın diktiğin dağ lalesi
Kimlikteki tarih varsın da eskisin
Ne çıkar ömürden seneler silinsin
Evliliğin zamanı olmaz bilirsin
Hele bir gökyüzü denizle birleşsin
Varsın mısırı aşsın yulafın boyu
Denizden kaşıkla da boşaltsan suyu
Değişir mi hiç ana, huysuzun huyu
Attığın her adımda bir kara kuyu
Belki dünyada tüm insanlar sevişir
Gündüz gece karışır kural değişir
Köprüler yıkılır âşıklar birleşir
Toprakla evlenirim ölümsüzleşir
2003
Bilal YAZICI
YOLSAL Haluk
1959 yılında Trabzon-Maçka Yeşilyurt köyünde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Maçka’da tamamladı. 1980 yılında Fatih Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü’nden mezun oldu. Dokuz yıl bir inşaat şirketinde muhasebeci ve yönetici orak çalıştı. 1989 yılında Ağrı-Doğubayazıt Subeşiği köyünde öğretmenlik görevine başladı. Sonra sırasıyla Samsun-Terme Balkamlı ilköğretim okulu, Sakarlı Lisesi, Terme ilköğretim okulu, Adnan Kahveci ilköğretim okulunda çalıştı. Halen 23 Nisan İlköğretim Okulu’nda görev yapmaktadır.
Karadeniz Kültür Sanat, Kıyı, Ada, Uzak, Yazılıkaya dergilerinde şiirleri yayınlandı. ‘ Çiçek Uzat Yıldızlara’ ve ‘ Bütün Renkler Biraz Beyaz’ adlarında iki şiir kitabı vardır.
SEN GİDİNCE
Yağmur taneleri bile yıkayamazdı
Gecelerden rengini alan
Kirli kentin karanlık yüzlerini
Sen gidince bu kentten
Akşamları ışıklarla büyürdü gölgeler
Her gölgede daha koyu
Birikir günden güne yüreklerde şüpheler
Lodos uçurdu bütün ağaçları
Kuşları uçururdu ve etekleri
Soğuktu, ıslaktı kaldırımlar hep
Sen gidince bu kentten
Hep akşamlar vardı
Bir de pis sokaklarda kokular
Sen gidince bu kentten
Kent üşüdü, caddeler, kedim ve ben
Yollarda mutlu insan fotoğraflarını
Uçurtmalarının ardından koşan mahalle çocuklarını
Ve masmavi gökyüzünü özledik işte
Korktum, üşüdüm ve hep seni düşündüm
Sen gidince bu kentten
Çiçekler suskun kaldı, uçmadı kuşlar
Tutuldu kanatları
Sen gidince bu kentten
Ağaçlar kurudu ve çeşmelerde kirli sular
Işıkları söndü yıldızların
Uğur böcekleri de gitti
Sen gidince bu kentten
Haluk YOLSAL
SOKAK ÇOCUKLARI
Duygu selleri dökülür içime akşamüstleri
Akşamları hep sevdim ama bir başka
Yeni bir hüzün demlenirken içimde
Kentlerin yorgun sokaklarında yürürüm ağır ağır
Gündüzlerin kalabalığı
Yerini yığınla çöplere bırakmıştır bu saatlerde
Kentlerin alacakaranlık sokaklarında
Bu saatlerde çöpler ve sokak çocukları vardır
Gölgelerin karanlığı belki
Her gece
Ufak kirli elleriyle çöplerden ekmek toplayan
Sokak çocuklarından bulaşmıştır
İs kokulu elbiseleri ve suratlarıyla onlar
İşe çıkmak üzeredirler köprü altlarından
Sokaklar onlarındır artık
Köşe başları, karanlık aralar ve ıssız parklar
Yeni sahiplerinin kullanımına açıktır bu saatlerde
Evlerinden kaçan çocukların
Bilmem kaç yıldızlı otelleridir köprü altları
Hepsinin bir hikayesi vardır yaşanan
Hepsinin bir baka sancısı vardır
Birbirlerini severler korurlar da
Yine de en sadık arkadaşları
Gece yarılarında sırlarını gizleyen
Tanıdık parke taşları ve karanlık sokaklardır
Soğuk havalarda köprü altlarında
Anne karnındaki bir cenin gibi kıvrılır
Sokulurlar birbirlerine üşümemek için daha çok
Ve canlı çıkmak için her türlü geceden
Kirli ufacık elleriyle
Her gece kirli rüyalarını
Yeniden yazarlar üşenmeden
Haluk YOLSAL
SEN VARDIN
yeni bir gündü bugün
dağların doruklarına değince
dik parmakları güneşin
içim titredi birden
orman güllerinin
yapraklarındaki su damlacıklarında
sen vardın
yüksek çam ağaçlarının
özgür nefeslerinde
ve her renkten çiçeklerin büyüdüğü
yayla çimenlerinde
sen vardın
köyümüm yaprak yollarında yağmur sonrası
fındık bahçelerinin sakin köşelerinde
ot kokulu yastıklarında Şolma’nın
tütün tarlalarında ter döküp
koyu yeşili çay bahçelerinde
sen vardın
pamuk tarlalarının rengiydi gelinliğin
sancılı ırgat gecelerinde
çatlak çatlaktı avuçların ve toprak
kan kokuyordu dünden
uyur muyduk bir yandan yıldızları sayarak
bir iki üçüncüde
sen vardın
tüm yaşanmışlıkları kayda aldın biliyorum
biliyorum sen vardın
bense hep sana uyardım
ay da üşürdü sensiz gecelerimde
elinde tebeşir öğrencilerinle
bilimin aydınlığında hep
sen vardın
işçi kızlarla tezgah başında
ya da çay molalarında biriken nefretin vardı
tüm iğrençliğiyle kirlenmişliğin
hesabını tutuyordun, kıskanıyordum seni hesaplardan
ve belki beni biraz unutuyordun
oysa her zaman
göğüs kafesimin en ince yerinde
sen vardın
ama bir gün
simsiyah bir gökkuşağı belirdi gökyüzünde
gökkuşağı ve kaybolan kocaman bir boşluk
o boşlukta sen vardın
sen var mıydın?
GİTTİN
günlerden pazardı
sen gittin ellerin kaldı bende
ufukta akşam kızıllığı vardı
bir de yüreğim sende
uzaklarda korkular büyürdü hep
yıldızlardan türkü sesleri gelirdi
yakamozları tutardık birlikte
ellerin en güzeldi
akşamları çok sevdim
kumsalda yürümeyi bir de
adını yazardım kumlara
hep saklı duracak içimde
sevgi işte yüreğimizde vurgun
asırlar giriyor rüyalarıma
yıllar geçiyor önümden
gölgeler düşüyor avuçlarıma
Haluk YOLSAL