Değirmen

Recep Bey güldü. Mılık Ahmet de. Minnacık boyundan umulmayan hatırı sayılır bir sesle. Gürül gürül, görkemli, kalın bir sesti bu…

Koca ses çok önemli misafirlerin cılız kahkahalarını bastırdı. Bir anlık düşüncesizliğin verdiği kontrolsüz boşalımla köy odasının renksiz, soluk duvarlarında özgürce çınladı. Çok önemli misafirler rahatsız edilmişliklerinin verdiği tedirginlik içerisinde idiler. Mılık Ahmet’in solan gülücükleri odanın ortasında bir başına öylesine kalakaldı.

Üzerinde toplanan yabancı bakışları hissedince aklı başından gitti. Boyunu boşunu araştıran, her zer-
resinden, her noktasından bir anlam çıkarmay Iışan bu bakışlara cevap veremedi.

Düşünceler kalın bir sis bulutunun ardında yitiklere gitmişlerdi. Onlara ulaşabilmeyi ne kadar isterdi. Onlara ulaşabilmek için neler vermezdi.

Recep Bey öfkesini bakışlarına yükledi. Belli ede ede baktı. Yol yordam bilmez bu usulsüz cücenin terbiyesizliğini yüzüne vurmak görevini teklifsizce üstlenmişti.

Çakmak çakmak gözleri :
«Sen kimsin de meclisimizde gülersin?» der gibiydi.
«Namıssız!…» der gibiydi.
«Ilzı gırık!…» der gibiydi.

Saymaktan çekindiği daha binlerce şeyi der gibiydi. Soğuk soğuk terler döktü. Başından aşağıya kaynar sular döküldü, sırtından bejine indi, acaip bir titremeyle süzülüp gitti.

Göğsünden büyük bir istek seliyle çıkıp giden o asi gülüş, ardından ezilmiş, donuk bir çehre bırakmıştı.
Ezilmişliğin verdiği utangaç büzülüşle minnacık boyu küçülmüş, küçülmüş, bir nokta kadar kalmıştı. Acı bir düşteydi. Ağzından kızgın alevler saçan canavarlar yakasını bir türlü bırakmıyordu. Kaçmak istiyor, çabalıyor, çırpınıyor… Ama nafile. O donuk hareketsizliğin kurbanı olarak ölümün en ürkütücü pençesini ensesinde hissediyordu.

İnce, çelimsiz kollarındaki son güç birikimi de kendini azat etti. Aksilikler zinciri, kırılan kahve fincanlarının çıkardığı acımaklı sesle bir kale daha kazandı. Son ve en acı darbe kendi vücudunun eseriydi. Bir kahve tepsisine güç yetiremeyen kollarına lanet etti.

Hasan Emmi’nin cılız kahkahası fincan seslerine karıştı. Duyulmadı bile. Koca ihtiyar kendini toparlamaya uğraştı. Başaramadı. Önünü alamadığı bîr güce yenik düşmek üzereydi. Dürtükleyip duruyordu.

«Şeytan» derdi buna.

Günahla sevap duygusunu alıp, giden, beş vakit namazın kazancını yok eden şeytan!…

Meleği.de, şeytanı da bir yana koydu. Kaymakam Bey’î» ismini diyemediği bir sürü büyük büyük memurları unuttu… İçinden kopup gelen bu kahkaha selini engellemedi.

Boşanan gözyaşlarına aldırmadan oturduğu sedirde secde edercesine eğilip, kalkıyor, cansız kahkahalar atıyordu.

Mılık’ın bu şaşkın hali çok bileydi. Onu yüz metreden görse gülerdi. O boy (!), o bos (!), hele hele o ses!…
«Balyemez topu mübarek!…» derdi.

Her defasında başını hayretle iki yana sallar:

«Âllah’an akıl, sır ermez işlerinden biri… Boydan kese bildiği gadder kesmiş, olancasını da sese vermiş…»
Kaymakam Bey de tedirgindi. Patlamaya hazır kahkaha tufanına «dur!» diyememenin sıkıntısı içindeydi. Duygularına gem vurmayı büyüklüğün şanından sayardı. Öyle vırt zırt gülmek yakışık olmazdı,
İlköğretim Müdürü, beyaz, sert bir fırçayı andıran bıyıklarını çekiştirerek olanca sesiyle uzun uzun güldü. Ardından iri, patlak gözlü, şiş göbekli, pancar yüzlü bilmem ne müdürü… Yediğini inkâr edercesine cılız kalmış, canlı cenazeyi andıran Nüfusçu Selâmi…

Tutamadı kendini. Büyük bir coşkunlukla bu uyumsuz koroya uydu. Gülme kırizine dönüşmüş bu cırtlak seste ne kaymakamlık makamı, ne de büyüklüğün verdiği tedirginlik vardık İçindeki tüm acıma duygusu, gülebilmenin verdiği taze sarhoşlukla yok olup, gitmişti. Kısa boyunun hemen ortasına oturtulmuş, dolu bir torbayı andıran iri, şiş göbeğini hoplata hoplata güldü.

Gürültü dışarıdaki hatırsız köylüleri, ayak takımı gençleri, kızları, kadınları meraka düşürdü. Kadınlar ve kızlar utangaçlıklarının ya da yüzyılların getirdiği alışkanlıklarının etkisiyle kendilerini göstermediler. Diğer takım her şeyi göze alarak, içeri daldı. Kapı önündeki bu davetsiz birikim Mılık Ahmet’i kendine getirdi. Dört yanından sarılmış hissetti kendini. Küçük düşürülmenin bu kadarı da çoktu. Rezilceydi. Şu anda her şey onun için ölüm demekti.

Demek isteyip de diyemediklerini kendine saklamak, biriken her sözcüğün ağırlığı altında ezilip, yok olmak ne acı…

Dili bir dönebilse… Yılların biriktirdiği suskunluk denizini dizginleyen o akıl almaz duvarlar bîr çatlayabilşe… Boşalan her damlada, şu anda düştüğü ezikliğin sebeplerini bir boğabilse…

Şu topluluğa, kendilerine «Hatırlı (!)» sıfatı yakıştıran, yemeyi de, içmeyi de, eğlenmeyi de, gülmeyi de, hata yapmayı da sadece kendi hakları sayan şu küçücük büyükler topluluğuna, şöyle içinden geldiği gibi bir iki söz söyleyebilse… Şöylesine bir doya doya söğebilse…

Edemedi…

Muhtar, kirli, buruşuk, anlamsız bir renge dönen mendiliyle, gülmekten ıslanmış gözlerini kuruladı. Sesli sesli sümkürdü. Daha sonra mendili bir topak bez halinde cebine soktu. Boş kalan sol eliyle Kaymakam Bey’in kalın baldırını teklifsizce dürtük-leyerek :

«Gülmek ömürdür Gaymakam Beg, büfür-sen?…»

Kaymakam bağdaş kurarak oturmakta güçlük çekiyordu. Ayak değiştirdi. Şakanın dozunu ağır bulduğunu anlatabilmek için ciddileşti. Acımaklı bir sesle:

«İyi de çocuğu çok üzdük galiba. Baksana kendini dışarıya güç attı.»
«Müyim degel Gaymagam Beg. Sen paşa göğnünü üzme. Saygıdan eksiklere az bilem bu yaptığımız. Hem o alışıktır böyle şeylere…»

Hasan Emmi :
«Allah şahat Gaymakam Beg, çok severem. Herkes de sever. O sehere gidenler tirator mu derler, yoksama sınama mı? Neysem, işte hah! Onlardan bilem üstündür… Bizim şeytanımız da o, meleğimiz de… Onsuz düğün dirnek gurulmaz. Onla tarla biçmenin dadı bilem başha. Yanlkim bizim köyün uğuru, sesi, sedasıdır işte…

Türkü der, insanın göğnü garıncalanır, gıpır gıpır bir şeyler gıpırdar içeriden. Onu duyunca, insan ister istemez onun suyunda ahar gider. O güler, güldürür. O, ağlar ama ağlatmaz. Âğlarken bilem güler insan. Dedim ya Gaymagam Beg, o bizim şeytanımız. Beş vakit namazımızın hırhızı…»

Muhtar:
«Amma metettin Emmi. Gören de bi adam anlatirsen sanır.»

Diğer köylülerin de Hasan Emmi’yi onayladıklarını görünce sustu.
«Neyse!» dedi Kaymakam Bey. Ciddileşti. Odanın iki yanına yerleştirilmiş toprak sedir üzerinde bağdaş kurarak oturan yaşlılar kulak kesildi. Kaymakam hepsine bir bir baktı. Diyeceklerinin önemini kabul ettirme uğraşındaydı.

Ortada büyükçe bir tezek sobası vardı. Sobanın ardında yarı gizli olarak üst üste yığılmış ayak takımı topluluğa şöyle bir göz gezdirdi. Kapı ardında kendilerini dinlediklerine emin olduğu kadınlara, çoluk çocuğa sesini duyurabilmek için bir iki öksürdü. Sesini netleştirdi.

«Gelelim asıl meseleye. Köy çeşmenizin ve guletinizin sırası geldi. Yalınız yolunuz yol değil. Yukardaki Çirişli de öyle. Yol güzergâhındaki köyler birleşip el birliğiyle yolu açacağız. Daha sonra ancak malzeme ve usta gönderebiliriz.»

Muhtarın etekleri tutuştu. Telâşla :
«Aman Gaymakam Beg! Biz mi? Nasıl olur?« diye bir şeyler geveledi.

Kaymakam gülerek :
«Olur, olur! Hem öyle niye telâşlandın? Hem biz sizi de, sizin durumunuzu da bilmez miyiz? Köylünün neye gücü yeter, neye yetmez, görüp, hesap edemez miyiz bilirsin?»

«Yoo! Haşa Begim, haşa!…»

«Öyleyse iyi dinle. Sizin durumunuzu bildiğimden Vilâyete kadar gittim. Rica minnet bir yol açıcı araba tedarik edebildik. Ama yakıt parasını bulamıyoruz. İstikak yok. Geriye kalıyor tek çare. O da köyler birleşip yakıt işini elbirliğiyle halletmeniz. Yakıt parasını toplarsanız, yol da, çeşme, gölet de hazır. Tamam mı?»

Muhtar buna da şükür dercesine :
«Tamam Begim. Başım gözüm üstüne.»
«Zaten size gelene kadar uğradığım köylerde bu işi hallettik. Sizden sonra Çirişli de halloldu mu hepsi tamam demektir.

Hem bu işten en kârlı çıkan da sizsiniz. Köyünüzün önündeki ırmak üzerine koca köprü yapıldı. İlkbaharda azgınlaşan ırmağı korkusuzca geçeceksiniz. Yol da açıldı mı ilçeyle bağlantınız rahatlıkla sağlanacak. Sırtınızda taşıdığınız eşyanızı, arabayla köyünüze getireceksiniz. İlçeye arabayla gideceksiniz.»
Muhtar büyük bir inanmışlıkla Kaymakamı onayladı.

«Haklısan Kaymakam Beg… Hemi de yerden göğe gadder… Her şey tas tamam dediğiniz gibidir. Emirleriniz başımız gözümüz üzre. Siz emredin sade. Biz payımıza düşeni veririh. Ele degel mi İreceb?…»

Recep fena yakalanmıştı. Muhtarın kendini suç ortaklığına çağırışından büyük rahatsızlık duydu. Bu tatlı yalanlara inanmadığı halde ister istemez havaya uydu.

«Ehem!… Şeyy!… Eledir…»

Köşeye sıkıştırılmışlığın verdiği can sıkıntısıyla, gözlerini oturduğu el dokuması halının karmaşık nakışlarına çevirdi. Sustu.

Karar verilmişti. Yol açılacak, çeşme ve gölet yapılacaktı.

Mılık Ahmet küçük gövdesini çalarcasma kaçırdı oradan. Küçük düşmekten bir an önce uzaklaşabilmek için. Utanç ve kızgınlığın verdiği göz karalığıyla koştu, koştu.

Köyün hemen önünde toprağı bir cüzzam mikrobu gibi yeyip, bitirerek, görünmezlere doğru yalpalayıp giden koca ırmağı bir çırpıda, bilinçsizce aştı. Köy, koyu tezek dumanlarının ardında tüm acımasızlığı, pisliği ve günahları ile bir başına kalakalmıştı.

Soluk soluğaydı değirmenin önüne geldiğinde. Yürüdü. Uzaktan, yabansı bir çalı kümesini andıran, kalın gövdeli, yaşlı söğüt ağacına sırtını verdi. Çömeldi.

İnce, kirli parmaklarıyla alnındaki terleri sıyırıp, attı. Islanan ellerini yılların verdiği alışkanlıkla, kirden katmer katmer olmuş pantolonuna bir kaç kez sürdü. Kuruladı.

İçindeki öfke biteviye yükselişlerle yüreğini sıkıştırıyordu. Beyni aynı düşüncenin otomatiğine bağlanmış gibiydi. Ortada bir düşman ve alınacak öc vardı.

Hep aynı sözcükler, hep aynı düşünceler bir film şeriti gibi akıp, gidiyordu. Aklı, ve duyguları hep aynı öfkenin tutsağıydı şimdi.

«Bir düşman ve alınacak öc!…»
«Düşman… Öc!…»

Güçsüzdü. Çaresizdi. Önünü, ardını hesap etmeden saldırmak?… Korkuyordu galiba…
Bir yandan düşünürken diğer yandan Köseler Köyü’nün anasına, kızına, dağına, taşına, kurduna, kuşuna… Habire düz gidiyordu. Söğmek, taşmaya ramak öfkesinin dizginleri gibiydi.

Yavaş yavaş sesini yükseltti. İki elini helezon yaparak ağzına yaklaştırdı. Köyden yana bir noktaya bakarak olanca gücüyle bağırdı :

— Ola muhtaar!… Ola senin ananı… Ola Muh-taar!… Ola senin arvadınm… Ola senin gizini, gısra-ğmı, tasını, tarağını, ola senin…

Gülersen ha!… Utanmadan bağırırsen ha!… Ben ne yapmışam sana ola?… İki fincanın eksilmiş diye mi?
Ola püzevenk!… Ola insan toplulukta böyle bozulur mu ha?…

Ola senin de İrecep, ola senin de… Topunuzun da… Sizi gidin köyün yüz garaları!… Sizi gidin namıssızlar… Fakiri soyup, soğana çeviren pöşükteki kül yetimlerin gözünü yaşta koyan, ırzı gırıklar. Ola o….. dölleriii…
Konuştukça kızıyor, kızdıkça köpürüyor, köpürdükçe de kalın sesi göz alabildiğine uzayıp giden düz, kıraç vadinin sırtını dayadığı yamaçlarda gümbür gümbür çınlıyordu.

Bir ara kendindeki bu cesarete hayret etti. Yıllardan beri ezilen köylünün biriktirdiklerini, söyleyemediklerini ya da söylemekten çekindiklerini bir çırpıda kendisi söylemişti.

Ya biri duyduysa!… Duyup da duyduklarını hemencecik onlara yetiştirmişse!… Ve köy tam tekmil değirmene doğru yola çıkmışsa.

İçi korkuyla bulandı. Gerisini getiremedi. Toparlanıp bir sıçrayışta değirmenin yanındaki toprak yükseltiye sıçradı. Kendini sağlama alıp, vücudunu bacaya doğru çekerek çıktı.

Köy tarafında bir kıpırtı yoktu. Ne gelen vardı, ne giden. Az önceki korkuyu unuttu. Yüreklendi.
«Amaan! İsterseler de gelsinler. Onlardan mı gorhirem?»

Damdan aşağıya inerken başka bir yol denemeyi düşündü. Su oluğuna yapışıp sıyrılarak aşağıya inmek. Zaten yerinde iğreti duran koca oluk Mılığı da yüklenerek hızla aşağı indî. Susuzluktan betona dönmüş toprağa gürültülü bir şekilde düştüler. İki üç takladan sonra yaşlı söğüt ağacının dibinde kucak kucağa idiler.
Üzerindeki oluğu öfkeyle itti. Vücuduna dikkat ederek ihtiyatlıca kalktı. Başını, omuzlarını, kol ye bacaklarını bir bir kontroldan geçirdi. Kalçasında inceden inceye bir sızlama geliyordu.

Delilendi.
«Ola muhtaar!… Ola senin ananı, ebay ecdadını… Ola nedir senden çektiğim? Şu oluğu yerine doğru dürüst dutturmak çok mu zordu püzevenk gav-vatı?

Bak ben nasıl düzeltirem onu!… Hele gör bak…»

Hışımla oluğun üzerine fırladı. Oluğun güneşten çatlak çatlak olmuş tahtaları bir iki cızırdadı. MHık, tüm ağırlığını iki ayağına dengeleyip sıçradı, olanca gücüyle oluğun üstüne indî. Oluk büyük bîr çatırdıyla ilk yarayı almıştı.

Bir daha tepindi, bir daha… Önce ikiye bölündü. Sonra dörde… On altoya… Ortada karakışın en ayazlı günlerinde üç gün idare edecek hazır odun birikmişti.

Bu ufacık antrenmandan sonra daha güçlü görünüyordu. Birer kara boncuk tanesini andıran gözleri mutluluktan ışıl ısıldı.

«Yetmez, yetmez hele!… Oh-hoo!… O daha ne ki? Başlamışık ya… Tamam idemezsek göğnüm ırahat etmez.»

Gözleri yuvalarında fıldır fıldır dönerek etrafı araştırıyordu. Yeni bir düşman gerek…
«Hah!… Şu duvar yav!…» dedi.

Ellerini gökyüzüne kaldırdı : .
«Hey böyük Irabbım görürsen ya?… Yürek bu, ırahat etmir işte!… Hele şu değirmenin duvarını da halletmezsem ölürüm. İrahat etmir işte. Yürek bu İrabbim yürek…»

Elleri belinde kurumlu kurumlu duvara baktı. Duvarda bir yüz vardı. Koca dişli, nezleli burunlu, riyakâr bir yüz. Aşağılarcasına bakıyordu kendisine. İğrenç salyalarını savuraraktan kahkahalar atıyordu.
«Ulan yerden bitme!…» diyordu.
«Sen mi?…»

Kahkahalar karşı tepelerden geri gelip Mılığın kulaklarında binlerce kez çınlıyordu.
«Sen ha?… Bu duvarı ha?… Hah-hah-haa!…»

Duvar deyince aklı başına geldi.
«Ola gâvur Mıkdar!…» dedi.
«Aklın sıra hayelle beni ürkütecen…»

Daha bir bilendi, daha bir kararlandı. Bakışları duvardaki düşmana kin kusuyordu. Gönlünden gelen sesleri daha fazla susturamadı.

Bir İki adım attı. Elleriyle duyarın çürük taşlarını bir bir inceledi, ölçtü, tarttı.
Kurumuş toprak harçların arasında gezinen ince parmakları, tüm gücüyle zayıf bir nokta arıyordu. Düşmanın zayıf bir noktasını.

Bir ara durdu. Bulmuştu. Kuvvetini ayarladı. Tüm gücünü, dikkatini o noktada odaklaştırıp, asıldı… İlk taş kolayca sökülmüştü.

«Temelinin içine ettim» dedi. «Sonrası kolay gelir.»

İşini büyük bir coşkuyla yapıyordu. Sökülen her taşda muhtarın iğrenç yüzü siliniyor, kahkahalarının kuvveti düşüyordu. Sökülen her taşta içi rahatlıyor, görünmeyen bir güç ona tatmadığı mutluluklar taddı-rıyordu.
Bir başka şey dikkatini çekti. Koca koca taşları söküp söküp fırlatıyor, ardından da attığı taşlara hayran hayran bakmaktan kendini alamıyordu.

«Kocaman, kendisi kadardılar nerdeyse yav!…»

İlk kez cesaretine, gücüne inancı tamdı. İçini saran bu güven duygusuyla sarhoş oldu.

İş artık güç denemesine dönmüştü. Muhtarın şeytana papucunu ters giydiren riyakâr yüzü, tatlı tatlı dönen salyalı ama kandırıcı dili, alavera dala-vera dolu gereksiz varlığı aklından gitmiyordu. O da istemiyordu zaten. O iğrenç hayalet onun güç kaynağıydı. Kuvvet şurubuydu. Nasıl ki Ferhat Şirin’i uğruna koca dağları delmişti; O da Muhtara duyduğu sonsuz hınçla onun değirmenini yerle bir ediyordu. Taş taş üstünde bırakmamak kavliyle. Önu görür gibi oldukça tüm yorgunluğu siliniyor, yeniden taze bir güçle arslanlar gibi saldırıyordu. Ta ki yıkacak yeri, kırılacak dalı kalmayana kadar.

Güneş kalan son ışık kırıntılarını toplama uğraşındaydı. Çoban köpeklerinin uzaktan uzağa duyulan havlamaları tüm düşüncelerini aldı götürdü.

«Hava da ne tez karardı» dedi.

Hakkında Z. Çavuşoğlu

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Allerji

Hava demir gibi. Sabah erken uyandım. Yatağım nispeten sıcak. Yorgandan dışarı değil kafamı, parmağımı çıkarsam …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir