Çalınan Mutluluk

Kalemi elinden bıraktı. Dirseklerini masaya dayayarak yüzünü elleri arasına aldı. «Güya mutluluğun tarifini yapacaktım.» diye düşündü. Demek ki insan tadamadığı şeyin anlatımını hayalî de olsa doğru dürüst yapamıyor.

Kalemini tekrar eline aldı. Yazısını iki tırnak içinde sınırlayıp, sağ alt yanına tarihini yazdı. «Son» dedi. Kalemi defterinin arasına koyup» kapadı.

Mutsuzluğu da yazsa kalem defterin sayfalan arasında mutluydu. Yalnız değildi hiç yoktan. O, kalemleri gözlerinin içi gülen küçücük bir bebeye benzetirdi. Ne yazarsa yazsın, yazdıklarıyla ağlamayan, yazdıklarıyla gülmeyen. Sözcüklerin ağladığı sayfalar arasında da güler, duygularını en çiçekli mutlulukları arasında da güler. Onun için yapraklar arasında olmak mutluluk. Hele ucunu da sık sık açarsanız yok mu?.. Keyfine diyecek yoktur. Sözcükler acı söylese de mutluluk yorganı olan yazılı sayfalar daha da bîr güzelleşir. Yumuşak ucu bir dantel inceliğiyle dokur çizgileri. Harfler bir gül bahçesi özenîyle biçim bulup, güzelleşir.

Kalemi defteri arasına sıkıştırırken işte böyle düşündü. Kalemin sayfalar arasındaki mutluluğu bunalan gönlünü biraz rahatlattı. «Keşke dedi şu aklıma takılan düşünceleri not etseydim. Kalemin sayfalar arasındaki gülüşü güzel bir olay…» Vazgeçti. Güneş çekilmek üzereydi. Çatı katındaki odasında yapayalnızdı. Duvarlar üstüne üstüne geliyordu. Aslında duvarların ne suçu var? Yalnızlık duygusu içinde bunalan yüreği, pencere camlarına yansıyan akşam ışıklarının kızıllığı altında, depreşen acıların ağırlaşan duygularını yaşıyordu.

Beynine çöküveren kalın sis bulutunu dağıtabilmek için derin derin nefes alıp verdi. Gözlerini oğuş-turdu. Başı çatlayacak gibi ağrıyordu. Güneşin son ışıkları çatı katma sıkıştırılmış odasının penceresinden içeri vuruyor, serin rüzgarı ile tozdan gri renge dönmüş ince tülü bir o yana, bir bu yana sallayıp duruyordu.

Uzaktan uzağa adım sesleri geliyordu. Şehir tüm canlılığıyla sokağa dökülmüştür şimdi. Her bina, her köşe başı, her meydan, her kaldırım binlerce insan selinin kasvetli, boğuk iç dünyasını yıkamaktadır. Nice sevinçlere, nice mutluluklara şahittir şu beton yığını dediğimiz yapılar, Kim bilir ne acılarla iç içe gözyaşları dökmüşlerdir, ne mutsuzluklara göğüs gerip birbirlerine bilmeden destek olmuşlardır.

Gün bitmek üzereydi. Yalnızlığını paylaşan küçücük odasında yüreğine çöreklenen sızıyı silebilmek uğraşıyla bir o yana, bir bu yana gidip geliyordu.

Uzaktan uzağa adım sesleri geliyordu. Şehir karmaşık bir selcesine akıp gidiyordu. Koca günün yorgunluğu omuzlarda kurşun gibi ağırdı. İnsanlar omuzlarında kurşun gibi ağır yorgunluklarıyla kaldırımları adımlıyorlardı. Bu yeni bir yaşam diliminin ilk canlılığıydı. Biraz sonra sokaklar seyrelir, zaman ilerledikçe görülen bu canlılık yerini belirgin bir sessizliye terkederdi.

Koltuk altına kıstırılan bir gazete, birkaç kilo meyva, birkaç yüz gram kıyma ve birkaç kağıtlı şekerle ne sevgiler gülümserdi yüzlere. Sıcacık, buğusu tüten bir çorbaya kucak kucak mutluluklar eklenirdi.

Çocuklar vardı evde. Gün boyu! özlem içinde; Huzursuz, sinirli, gerilimleriyle başbaşa. İşte bu karanlıklar çökünce yürekleri daha da hızlanır, huzursuzlukları artar, sabırsızlıkları kocaman ateş yalımları gibi minnacık yüreklerini yakardı. Küçücük ellerini pencere camına dayararak gözlerine siper yapıp, gri karanlıklar içinden bir çift gölgenin adım seslerine kulak verir, çalan kapının ziliyle yerinden fırlayıp, coşkun sevinç çığlıkları atarlardı. ‘
«Yaşasın! Yaşasın! Annem geldi, babam geldi.»

Bir gün boyu beraber oldukları babaanne ya da anneanneler silinir, yok olur. Babalar ve anneler sevinç kaynağıdır şimdi.

Omuzlar üzerine çöken kurşunca ağır yorgunluklar bir an için unutulup, taze bir güçle yüzler güler, özlemler kucaklaşır, mutluluklar tazelenirdi.

İnsanın bir eşi olması ne güzeldi. Bir çocuk sevebilmekten güzel ne olabilirdi? Beynini saran düşünce yığınlarını, yüreğini yakan bu ağrıyı yok etmenin biricik çaresi olarak düşündü bunu. Öğretmen olarak atandığı bu şehirde kaç yıldır yalnızlığın acısını, tüm tanıdıklarından uzakta kalmanın özlem ateşini yüreğinde hissetmiyor muydu? Sonra akşama dek yanyana iç içe olduğu arkadaşları akşam üzerleri bir bir yanından ayrılıp evlerine yollanmıyorlar mıydı? Bu da bir acı gerçek değil mi? Akşamları hiç sevmiyordu. Akşamlar çöken karanlıklar gibi sıkıcı, bunaltıcı, insanı canından bezdiriciydi. Herkes bir bir evine, mutluluk taşan yuvasına koşarken o koca bir zaman dilimini serseri mayın örneği bir orada, bîr burada doldurmak durumundaydı. Gündüz oturmaya yeri olmayan öğretmen evinde gece saat onikilere kadar garsonlarla arkadaşlık etmenin neresi güzeldi?

Odanın içinde dönüp durmayı bıraktı. Başını iki yana sallayıp aklını toparlamaya çalıştı. «Otuz yaşında elliliklere döndüm» dedi. «Gören de dünyanın dertlerini ben yüklendim sanır.»
Lavaboda yüzüne soğuk su çarptı, ferahladı. Elleri, farkında olmadan iki yanından dökülmeye başlayan saçlarına gitti. İnce, cansız ve soluk bir renk-teydiler. Şu birkaç sene, yüzünde bunca tahribatı nasıl başarmıştı? Elleriyle saçlarını taradı. Eline gelen bir tutam saçı can sıkıntısıyla lavabonun altındaki küçük çöp kutusuna attı. Kafası iki şakağından yukarıya doğru yol yol açılmaktaydı. Saçlarını o açık yerlere doğru tarayarak çıplak yerleri nispeten kapatmaya çalıştı. Bugün ne yapsa morali düzelmeyecekti. Koca günü evde geçirmiş, kapalı hava içini karartmıştı.

Yüzünde gittikçe derinleşen çizgileri görmemeye çalıştı. Aslında çirkin olmadığını biliyordu ama geçen zaman bu inancını yavaş yavaş siliyor muydu ne?

Ceketini giyinip dışarı çıktı. Dört kat aşağıda yaşam tüm coşkunluğuyla devam ediyordu. Onların arasına karışıp, akmak isteğiyle merdivenleri ikişer üçer indi. Issız ara sckaktan geçip ana caddeye geldi. Akşama dek yüzlerce harf yığını arasında yorulan gözleri insanların karıncalar gibi kaynaştığı bu geniş caddeye uyum gösteremedi. Bir an için kalabalıktan başı döndü. Arabalar geliyor, duruyor sonra tekrar ilerliyorlar, klakson sesleri, satıcıların yorgun şeşlerine karışmakta, insanlar koca koca seller gibi dört bir yana akıp gitmekteler.

Kararını verdi. Selin bir ucuna tutunup ayaklarına yol verdi. İnsanların akışına ayak uydurup dönüp duran bir girdabı andıran bu kalabalık hakkında binlerce düşünce üreterek ilerlemeye çalıştı.

«Önüne baksana lan!…»

Zarar verdiğinin farkında değildi. Dil alışkanlığıyla :
«Şeyy!… Afedersinîz…» dedi.

Göz göze geldiler. Karşısındaki sakallı, tehdit dolu yüzde alaycı bir gülümseme belirmişti. Yukarıdan aşağı kendini aşağılarcasına süzüp arkadaşlarının koluna girerek uzaklaşıp gitti. Onun içîn özür dilemek korkakların, aşağılık adamların işiydi. O ayayım çiğneyen kişiye dersini verip genç yüreğini ferahlatmıştı ya…

Uzaklaşan gence bakakaldı. Üzerinde zoraki uyanışın acı sinirliliği vardı. Binlerce el söz birliği etmiş kalbini çelikten bir cendere içinde sıkıyor, sıkıyordu.

Özür dilediğine sonsuz pişmanlık duydu. Bu utançla yüzü kıpkırmızı oldu. Genç bir kabadayı bozuntusunun aşağılayan kabalığı karşısında af dilemekten başka bir şey yapamamıştı.

İçinde öfke bulutları kaynıyordu. Kabaran, büyüyen, büyüdükçe de sınır tanımayan öfke bulutları.

Şöyle dilediğince bağırıp çağırabilse. Sarılabilse birilerinin boğazına. Tuzla buz edebilse tüm dünyayı …

«Ne garip» dedi. «Rahatlamak için vur, kır, küfret.»

O ses kulağında yeniden yankılandı :
«Önüne baksana lan!…»

«Şey… Afedersiniz…»

Ses yankılandı, tüm benliğini sardı. Bıyıkları diken gibi olmuş, dudaklarını yakıyordu. Farkında olmadan eli bıyıklarına gitti. Bir tutamını diliyle aralayıp en uzun olanlarını dişleriyle kopardı. Eliyle diline yapışan kılları temizledi. Bu işlemi öylesine doğal ve öylesine ustalıkla yapıyordu ki, daha önceden kendi kendine verdiği sözü bile unutmuştu. Okulda öğretmen arkadaşları onu eleştirerek,

«Davut Bey, bıyıklarınıza yazık oluyor, yakışıklılığınızı kaybediyorsunuz. Malûm bakarsın lazım olurlar, kimbilir?»

Yoo! Şaka bir tarafa bıyıklarından memnundu. Şu bir senedir bıraktığı bıyıkları yüzüne ayrı bir renk, değişik bir ağırbaşlılık vermişti. Bayan arkadaşların bile ilgisini çekmişti ki:

«Davut Bey, bıyık sîze çok yakışmış» diye söyler olmuşlardı. Her şey iyi güzel de şu bıyıklarını yeme huyu yok mu? Çok berbat bir alışkanlıktı. Müdür Başyardımcısı Gündoğu Bey ile yan yana gelmeye görsünler, tamam… Biri tırnaklarını kemirmekten, diğeri bıyıklarını yemekten fırsat bulup da iki laf edemezlerdi.

«Gündoğu Bey’i bilmem de ben bu işten kurtulacağım.» demişti. Sigara alışkanlığı gibi meret ha, demeden olmuyor ki. Yine de aklına geldikçe kendini bu eylemden alıkoyuyordu.

Şimdi ses kulaklarında yankılandıkça bıyıklarına asılıyor, dişlerinin arasına sıkıştırdığı bıyıklarından tüm hırsını çıkarmak istercesine koparıyordu.

«Ne güzel de özür diledim.» dedi içinden. Bir başka ses :

«Ya ne bekliyordun sersem? Zararı yok, olur böyle şeyler mi?»

Ses öfkesinin artmasına aldırmadan devam ediyordu :
«Sen ceketini öylesine fiyakalı bîr şeklide omuzuna atıp bîr elinle tutarken, diğer elinle otuz üç taşlı kara teşbihi fırgıl fırgıl döndürerek kanatla casına yürüyebilir misin? Adamın gözü kara. Bakma genç olduğuna. Vurdulu kırdılı filmlerin en usanmaz izleyicisi o. Bütün futbol karşılaşmalarında trübündeki yeri hazırdır. Kale arkasındaki dikenli teller onun ürettiği türlü küfürlerle tiril tiril titrer. Takımını candan savunur. Namus bilir, toz kondurmaz»

Sen, sen kravatlı çocuk. Sen susmaya tutsaksın. Ne yapsan boş. Memursun, bırak memuru eğiticisin, Öğreticisin, kavga edemezsin. İçin için köpürmen boşuna. Kalksan, dikilsen, onun gibi okkalıca tükrüğünü dudağının yanıyla kaldırıma «Hak tuu!» diye boca edip adamın boğazına sarılamazsın. Herkes ne der sonra?»

Biraz sakinler gibi oldu. «Haklısın» dedi,

Beriki işin ucunu bırakır niyette değil :
«Hem bakalım sende o yürek nerde? Kim bilir korkudan soluğun kesilip, dilin bile tutulmuştur.»

Dağın:k, yağlı saçların çevrelediği sakallı yüz gelip tam karşısına bağdaş kurmuş habire kaldırıma tükürüyor gibiydi. Tükürüyor, yüzüne bakıp alaysı, aşağılayan bir ifadeyle gülüyor, sonra da elindeki kara taşlı otuzüçlük teşbihi şıkır şıkır oynatarak yüzüne doğru çevirip duruyordu.

«Lanet olsun! Ne özür dilersin be sersem. Biraz dik dursan, o da dikildi mi sesini yükseltip gereğini yapsan…»

İçindeki ses :
«Daha neler, yüreğinde o korkuyla mı?»

Sanki birisi onu bir şeyler yapmaya itiyordu. Ne zaman bir iş yapmaya kalksa iki zıt düşünce karşı karşıya gelip veryansın ediyorlardı. Şüphesiz bîri iyi, biri kötü idi. Zaten dünya zıtlıklar üzerine kurulmamış mıydı? Öyleyse iyilik ve kötülük iç içeydî, İşte tüm zorluk da buradaydı. Zaman zaman konuşan, çoğunlukla da kavga eden bu iki sese hiç müdahale etmeden kulak verir, daha sonra da kendince bir sonuca varırdı.

Şimdi de yine aynı oyun oynanıyordu. Biri sessiz, sakin, gelecekten, toplumdan, kurallardan söz ederken, diğeri vitrin camlarını indirip, evleri yıkıyor, tüm kızdıklarının gırtlaklarına sarılıyor, daha sonra da dünyayı bir değneğin ucuna takıp cehennem ateşlerinin yalımları arasında yakıp, kül ediyordu. Biri ne kadar durgunsa, diğeri o kadar coşkundu. Biri ne kadar sevecense diğeri o derece azgın, gözünü kan bürümüş, öfkeli fırtınalar gibiydi.

İyi ile kötüyü yine ayırd etmedi. Birini kabul etse diğeri ateşten bir hançer gibi beynine çakılıp günlerce yaşamayı ona zehir edecekti.

Aklı başına gelmişti. Arınan düşüncelerinin ardından, düşüncelerine yön vermeye çalışan şeytanlara doyasıya küfretti.

.Adımları şeytanı da beraberinde taşıyordu. Hissediyordu bunu. Ta içinde, beyninin en ücra köşelerindeydi, meret:

«Sahi o gence kafa tutabilir miydin?»
«Tutardım tabi.»
«Lâf…»
«Lâf maf, öğretmenliği de, kültürü de, kravatı da bir yana kor sarılırdım boğazına.»

«Niye sarılmadın öyleyse?» «;..„.,,»

«Korktun galiba? Öyle ya sakallı da pek yabana atılacak gibi değildi hani. Elleri armut devşirmez herhalde. Yüzün, gözün şişer, dişlerin eline gelirse o zaman halin ne olur? Bir hiç yüzünden ha! Yapabilir misin?»

«Gelseydi keşke!» diye düşündü. «Dişlerim elime gelseydi, gözüm morarsaydı» yüzüm çirkinleşseydi.» Hiç bir rezilliği, şimdiki halinden daha rezilce göremiyordu.

Şeytan beyninin içinde rahat durmuyordu. Bazen kılık değiştirip, omuzunda ceketi, elinde otuzüçlük kara teşbihi ile sakallı bir genç olup iki yana sallana sallana yanına geliyor, yüzüne tükürecekmiş gibi bakıp sonra da ağzındakileri okkalı bir şekilde kaldırıp üzerine boca ediyordu. Gözleri alay ediyordu. Dili ile söz söylemeye bile tenezzül buyurmadan bakışları ile kendisini ezip, un ufak ederek uzaklaşıp gidiyordu.

«Neden yapmadın?»
«Korktun mu yoksa?»
«Neden dur dîyemedin, niçin yutuverdin çirkin dediğin, kötü saydığın aşağılanmayı?»
Sorular, sorular. Biteviye bu sesler kulaklarında çınladı durdu.
«Korktun mu?»
«Hayır!..»

«Korktun mu?»
«Hayır!…»

Düşünceler inatçı, sorular anlamsızdı. Bunalmıştı. Korkmayı kendine yediremîyordu. Binlerce soru tek bîr sözcükte odaklaşmış beynine balyoz darbeleri gibi inip, çıkıyordu.

«Korktun mu?»

Hayır demedi bu kez. Adını koyamadığı bir duygu yeni bîr güçle donatmıştı onu. Başının zonklaması geçer gibi oldu. Düşünceleri netleşti, etrafındakiler! duyumsar oldu.

«Korktum ulan«…» dedi. «Korktum ulan, korktum beee!…»

İlk defa yüzü gülmüştü. Ne zamandır korkmadığını haykırıyordu. Ama şimdi? İşte kendini yenebilmişti. Tatlı bir sarhoşlukla kendinden geçti. İlk defa bile olsa «korktuğunu korkmadan haykırabilmişti ya!…» Bir kez olsun korkmamanın tadına varmıştı ya… Bırakmıyordu ardını. O mutluluk veren duyguyu hayalindeki çelik kıskaçlarla yakaladı, ölesiye bir güçle sıkıp oraya hapsetti.

«Korktuğunu korkmadan haykırabilmişti.»

Ne güzeldi korkmadan yaşayabilmek. Ne güzeldi korkuların bulandırmadığı bir havayı teneffüs edebilmek.

Yaşamında ilk kez böylesine mutluydu.

Kalabalık insan yığınları önü alınmaz seller gibi caddeler üzerinden bir o yana bir bu yana akıp gidiyordu. Başını kaldırıp yol seçmeye gerek bile görmedi. Ayaklan otomatiğe bağlanmışçasına yürüyorlardı, Gözü kapalı adımladığı bu her zamanki bildiği yolda beynindeki düşmanı yenebilmenin ılık heyecanını doyasıya yaşıyordu.

Geri dönmek istedi. Vazgeçti. Ani bir hareketle karşı kaldırıma doğru yöneldi.

Acı bir çığlık;
«Önüne baak!…»

Umursamadı, Özür falan dilemedi. Devam etti, Bir ara ayaklarının bağının çözüldüğünü duyumsadı. Adını koyamadığı gizli bir güç onu havalara doğru çekiyordu. Yere düşerken beynindeki o hayali kıskaç, yıllardan sonra bin bir güçlükle eline geçirdiği mutluluğu ağır ağır bırakıyordu.

«Uyurgezer gibiydi» şoförün hiç kabahati yok!…» dedi biri.
Kana bulanmış incecik yüzünde çalınmış bîr mutluluğun acı ezginliği okunuyordu…

Hakkında Z. Çavuşoğlu

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Allerji

Hava demir gibi. Sabah erken uyandım. Yatağım nispeten sıcak. Yorgandan dışarı değil kafamı, parmağımı çıkarsam …

1 Yorum

  1. kezban nerse

    tesekkürler teşekkürler kalbine diline rufuna teşekkürler su yazmıs olduğunuz ve hayranlıkla sabırsızlıkla sonunu merak ederek okumus olduğum öykünüz gercekten mükemmel harika olmus helede o son mısralarda oylesi bir yok oluşu arzuladım yüreğime sıcacık ölüm busesi cöktu tum bedenım ruhum ha dünyadan ebedi huzura göc etti sanki elimde sıgaram masamda acı kahvem gözlerim bır kac damla yaş mısra mısra ilerlemekte mazide kalan kırk yılı yeniden yasamakta gelirmi bulunurmu calılan mutluluklar tabiki imkansızlıklar ağ örmüş dört yanına ölüm en güzeli fakat onunda var fakti zamanı tabiki yasanılmıyorsada yasatabilmek vardık kimsesiz kalan iki amaneti tesekkürler cavucoğlu tesekkürler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir