Ağıt

Lojmanın kapısına ulaşan merdivenleri bir çırpıda çıktı. Üzerine çeki düzen vererek kapıyı üç kere saygılı bir şekilde tıklattı. Hava ayazdı. Öğretmen buz kesmiş odasında, sıcacık yatağından kalkmaya üşünerek kalan dakikaları sayıyordu. Kapı üç kere tıklayınca «Nöbetçi öğrenci olacak.» dedi. Üzerindeki çiçekli yorganını sıyırdı, attı. Beton lavabonun üzerindeki anahtarları alarak, dış kapıya doğru yürüdü, kapıyı yarı araladı.
Koltuğunda iki tezek kalıbı ve tutuşturacak kadar da geven bulunan öğrenci :
«Günaydın öğretmenim, anahtarı…»

«Günaydın Mehmet. Öteki nöbetçi arkadaşın gelmedi mi?»
«Geldi öğretmenim. Abdullah. Okulun kapisinde beni beklir.»
«Olmadı yine. Kapisinde değil, kapısında. Beklir değil, bekliyor. Öyle değil mi Mehmet?»
«Evet öğretmenim.»
«Peki şimdi gidin sınıfı iyice temizleyin. Sobayı da yakın, zil çaldığında sınıf iyice ısınmış olsun.»

Mehmet, «olur» anlamında başını salladı. Okul lojmanın az ilerisindeydi. Koşarak uzaklaştı.

Öğretmen soğuktan uyuşan ellerini oğuşturdu. Kapıyı kapatarak odasına girdi. Odanın ortasında bir tezek sobası bulunuyordu. Üst kapağını çıkartarak yana koydu. Fazla tozutmamaya çalışarak, külünü elindeki tenekeye boşalttı. Bu sabah tezek külünün ufak tefek tozutmasına aldırmadı. Kendini nedense biraz keyifli hissediyordu. Tenekenin içindeki küle ağzında biriktirdiği tozlu tükürüğü hafifçe boşalttı. Tükrüğün düştüğü yerden ince bir toz bulutu havalandı, bir adam boyu yükseldi. «Tavana çıksan kızmam.» dedi öğretmen. Kül tenekesini aldı, dış kapının önüne bıraktı. Okul bahçesinde görünen yoktu. «Biraz sonra dört bir yandan mantar gibi biter keratalar.» dedi.

Mehmet’in kapıyı üç kere tıklatması neşelendirmişti onu. «Yavrum! demişti öğrencilerine. Kapıyı çalmak demek, yumruklamak değildir. Fazla değil üç kere tıklatacaksınız. İçerideki duymadı mı? Yeniden üç kere… Sınıf kapısı için buna gerek yok. Kapıyı üç kere tıklatıp, içeriye gireceksin.» Mehmet’in kapıyı hafifçe, hem de üç kere ve incitmeden tıklatması tatlı bir sabah başlangıcıydı onun için. Demek-ki yavaş yavaş onlar da bu yeni değişime ayak uyduracaklardı.

Köy yaşamı bir hoştur. Sinema, tiyatro, televizyon ya da gazete tatlı birer hayaldir köyde yaşayan için. Hele yaşamında ilk kez köy havasını tadıyorsa, ilk günler yoklukların ve sıkıntıların cehennem azabında binlerce işkence demektir. Ama insan alışmaya görsün küçücük şeylerle oyalanmayı, hiç yoktan mutlu elmayı öğrenmeye başlıyor. İşin güzelliği de burada ya… Kapıyı yumruklayarak çalan öğrenciye: «Şöyle yavaşça üç kere, tık!… Tık!… Tık!… Yeter.»» Kapının şöyle yavaşça «tık!. Tık!… Tık!…»» sesi sîzi mutlu eder. Bîr kaç dakika, bir kaç saat… Mutlusun İşte. Saatleri doldurmak gerek. Öyle, ya da böyle…

İşini bilene mutsuzluk da çaredir. Mutsuzluk düşünceye iter insanı. İnsan neden mutsuz olduğunu arar. Uzaklardan bir şeyler gelir, takılır beyninin en hassas noktalarına. Gurbet acısı ateşten bir hançer olup, yüreğinin üstüne binlerce kez iner, çıkar. Üzülür, ezilir, öfkelenir, sakinleşir… Ama zaman da geçer ya…

Öğretmen, üç tıkırtının ısıttığı yürek sıcaklığıyla tezek kalıplarını iki eline alıp, dizine vurarak, incitmeden bir bir kırdı. Tezek sobasının dibine yerleştirdiği kuru gevenlerin üzerine tezekleri özenle dizdi. Sobanın üst kapağını kapattı. Ön kapağını açarak gevenleri tutuşturdu.

Masanın üzerindeki minik radyoda sabah türküleri çalıyordu. Türkülerle yükselen buruk neşe, odadaki soğuk havayı alıp uzaklara gitti.

Kovanın İçindeki suyun buzunu kırarak çaydanlığa su doldurdu, Sobanın üzerine koydu. Lavaboda buz gibî su ile yüzünü yıkadı. Islak elleriyle tuttuğu kapı kolu eline yapıştı. Telâşlanmadı. Elindeki su tanecikleri buz tutup, kapının demir koluna yapışmıştı. Eskiyi düşününce güldü. Önceden nasıl da korkmuştu. Telâştan eli, ayağı dolaşmış, olanlara bir anlam verememişti. Elini kapıya her uzattığında elektrik çarpmışa dönüyor, eli kapıya yapışıyordu. O zamanlar işin aslını çözene kadar az mı uğraşmıştı.

Odaya girdi. Duvardaki çiviye tutuşturulmuş küçük, yuvarlak aynada kumral, kıvırcık saçlarını özenle taradı. İki tarak da yeni terlemeye başlamış bıyıklarına attı. Kendince düzeltti. Aynaya bakan mavi gözlerinde özlem rüzgârları esiyordu. Duygularını gemledi, susturdu.

Kahvaltısını hazırladı. Bardağına doldurduğu tavşan kanı çayın buğusunda yeni hayallerle yok olmayı düşlerken dış kapı açıldı. Kalkarak odadan çıkıp, gelene baktı.

«Ooo! Adem sen misin? Buyur, gel bakalım. Çayı da yeni demlemiştim. Okul vaktine kadar birer çay içip, ufaktan bir sohbet atalım.»

Adem, okula en yakın evde oturan komşusuydu. Kapı komşusu gibi bir şey. Toprağı yoktu. Geçimini şuna buna yardım etmekle sağlar, çoğu kez de gurbete çıkıp kazandığı birkaç kuruşla geçinip, giderdi.

Lastiklerini oda kapısının önünde çıkarttı, içeri girdi. Öğretmenin gösterdiği sandalyeye ilişti. Öğretmen :

«Hoş geldin Adem.»
«Hoş bulmuşam Hocam. Nasılsan, eysen İnşallah?»
«İyiyim» iyiyim. Sen nasılsın bakalım? Yine nerelere kayboldun? Epeydir yoktun.»
«İstanbul’daydım Hocam. Bilürsen işte. Çalışmı-şak birez.»
«Desene küp doldu.»
«Yoh Hocam, yok!… Heç küp iki, üç ayla dolar mı? Bi guru evden başka nemiz var ki? Ne torpah var, ne de mal, davar… Bir kötü inek… Ölmicek gadder işte…»
Üzüldü öğretmen. «Boş ver!…» anlamında elini salladı.
«Bilirim Adem. Benimki ufak bir şaka işte. Dünya hali. Kimi aksırıncaya tıksırıncaya kadar tıkınır, kiminin de açlıktan nefesi kokar. Kimisi bir lokma ekmeğin peşinde didinir, ömür tüketir, kimisi çalar, çırpar baş tacı edilir. Adı da takdir-i ilâhî» kader, alın-yazısı. Sanki zenginlik ve fakirlik kişinin alnına yazılmış.

«Haklısan Hocam. Ele derler. Gazandığını da go-mazisr ki adam kimin yeyesin. Gözü kor olsun köylük yerin. Bıkmışam bi kere. Bıkmışam ya ne edesin. Geçim dünyası. Gakılıp galmışık bir kere şu meret yere. Gurtulmaya güç ister, guvat ister. O da bizde yoh.»

«Doğru… Sahi köy bekçiliği işin ne oldu?»

«Sittiret Hoca. Bu köy öyle namıssız köy ki, gü-nahanı bilem vermez insana. Nerde galdı ki bağan ev başına bir teneke buğday vîre. Bıldır Cezayir bekçiydi. Halan köyden almamış hakkını.»

«Sen de peşin al.»
«Nerden alacaksın Hoca? Kilere giren ekmeklik boğday kışa hazırlıktır. Harmanda aldın aldın. Alamadın senin de alacağan Cezayir gibin hava.»

Okula gitmek için hazırlanırken konuyu değiştirmek gereğini duydu. Birden aklına gelmişçesine ;
«Kaç yıllık evlisin Adem?»
«Ne büleyim Hoca. Herhalın beş, altı yıl olacah.»
«Çocuk falan yok galiba?»
«Yon Hocam, yon!… Olanda neden bülmem öl i r işte. İlk günler bakirsen ey, heç bişe yoh. Bir kaç gün sonra gapgara olir. Okunma, nuska, muska heç bişe fayda vermür. Üç çocuh oldu. Hepsi de öyle komur kimin oldular, çırpına çırpına öldiler.»
«Yazık gözü kör olsun yokluğun, bilmezliğin, İnsanın imkânı olsa böyle eli kolu bağlı çocuklarının ölmesini bekler miydi? Bilmezlik, cahillik işte. Has-tahaneler var, doktorlar var. Paranın ucunu gösterdin mi yeter. Vallahi öleni diriltirler.»
«Doğru söylemişsen Hoca. Göz göre göre öl ir çocuklarımız. Çırpına çırpına… Bi imdat edecek halımız bilem yoh. Heri evden ikişer üçer çıhar cenazeler. Alıştın mı ne? Kimse bu işin neden böyle oldu-ğını düşünmir.»
Öğretmen güldü.
«Aman be Adem. Düşünselerdi sağlık ocağını köyümüze istemiyoruz diye kazan kaldırır mıydılar?

Gördün mü Çirişli Köyünü? Sağlık ocağını havada kaptı. Şimdi bir saat yol yürüyerek, bu kışta kıyamet te Çîrişlî’ye gidin de aklınız başınıza gelsin.»

Âdem ayağa kalkarak öğretmenle beraber kapıya yöneldi. Kapıdan çıkarken :
«Sanki okulun işi başka mıydı Hoca? Onu da istemedi köylü, Allah vekil Gaymagam Beğle, okulların müdürü Yagup Beg cenderme guvatına yaptırdılar bu okulu. Yoğsam siddin sene insanlın gelmezdi köye.»

Okul bahçesinde oynayan öğrencilerin sesleri geliyordu. Öğretmen saatine bakarken zil çaldı. «Aferin yavrularıma, dedi. Tam vaktinde.»

Elini şiş karnına bastırdı, gülümsedi. Yine kıpır-damıştı işte. Döndü. Göz göze geldiler kocasıyla.
«Ne o tepikledi degel mi?»

Gönül mutlu :
«He ya, tepikledi gene.»
İçin için sevindi Adem. Böbürlendi. Bir başka oldu heyecandan.
«Tepikler. Tepikleyecek tabi, kimin oğlu ki? Aslandan doğan aslan olur gizim. Hele bir gelsin gör, bah ne delikanlı olacah.»

Gönül, alındı bu sözlere. İçini çözümleyemediği bir korku sardı.
«Tövbe de, tövbe!… Ha oğlan, ha giz… Allah’a güç gider sora. Alır elimizden bunu da!…»

Adem kızdı.
«Sus giz, ağzından yel alsın. Asıl sen öyle go-nuşma gahbanalı.»

Gönül’ü taklit ederek,
«Ha oğlan, ha giz! Ha oğlan, ha giz! Ben de bü-lürem bunu. Benimgisi söz gelimi. Aha Allah’an işine garişmirem. Ha oğlan» ha giz… Canı sağolsun da. Sağarsın, çağarsın, böyüsün de. Evimizi şenlendirsin, ocağamızı düttürsün de… Gerisini istemirem.»
İçin için, «O’da diğerlerine benzemesin ey AI-lahım!…» diye dua etti.

İçini bilinmez bir korku sarmıştı. Sık sık yokluyordu onu. Ya bu da diğerleri gibi morarıp morarıp, ellerini böğründe bırakırsa. Tüm umutlarını yokeder-se. O çaresiz çırpınışları seyretmek bile bu kez onu öldürürdü.

Sahi çocukları neden bir kaç gün içinde ölüyorlardı acaba? Bir anlam veremedi buna. Senelerce düşünmesine rağmen bir anlam veremedi. «Allah’an işi işte dedi. Nuska muska bilem kâr etmedi.»

Umutlarının ardından yeniden bir düş kırıklığına uğrama olasılığı acıdan bir yumak olmuş, yüreğine çöreklenmişti. Her güzel şeyin ardından o sızı yüreğini yakıyor, düşünceler güzelliklerin hepsini alıp götürüyordu.

«Allah’ım sonu bîr olmasın… Ey goca Allah’ım gpra etme yüzümü!..» diye yalvardı.
Köyde çocuksuza adam gözüyle bakılmaz. Kimse,

«Ula Adem senin garıdan hayır yoh, bizim garı-ya söyle de iki çocuh etsin sağa, demez. Gülerler namıssızlar, gülerler. Açıhtan açığa demezler ama gene de öyle derler. Ula Âdem ne o, yohsama toho-mon mu çürüh? Sora gene gülerler namıssızlar. Yüzüme demezler ama yürehlerînden geçenleri ağna-rım işte.»

Uzak bir köyden göçmüşlerdi bu köye. Kötülüklerden uzak olmak için. İki gün tatlı yaşayıp» mutluluk denen şeyi tadabilmek için. Eski köyünde insanlar birbirinin kuyusunu kazmak için yaratılmışlardı sanki. Tarla yok, tapan yok. Lanet olsun köyünüze deyip bu köye yerleşmişti. Uzaktan akrabaları vardı burada. Onlar da yardım etmişlerdi.

Burada da iyisi vardı, kötüsü vardı insanın. O, her türlü kötülüğe göğüs gererdi. Ama çocuk?.. Bu nokta onun en zayıf yanıydı. Bu konuda sabrı yoktu. Bu konuda ne bakışa, ne de söze dayanabiliyordu.

«Neymiş eski köyde cami yokmuş da, camîsiz köyden gelen adam da nasıl olacahmış? Tabîkim bu işte bir iş varmış da… Daha neler, neler… Kötülerden gaçtım da şu zağarların içine düştüm. Şu akılsız gafama ne deyim?»

İnsan ağzı bu, torba değil ki büzesîn. Dolup taşan öfkesini sadece kendine söyleyebîliyordu. Köylük yerde arkasız olmak güç. Yiğiti dövmüşler: «Ah arkam!…» demiş. Köylük yerde yalnız olmak güç. Öyle olunca da: «Ola o gâvurun teki, Allah ona evlât virir mi? Tabikim ceza vireceh.» sözlerine suskunlukla karşılık vereceksin.

Kaçmak? Zor… Ne elde, ne avuçta var. Bir kırık dökük ev, bir uyuz inek. İşte bütün varı, yoğu… Bu yokluk, bu kimsesizlik büküyordu belini. Çaresizdi. Tüm sözlere, anlamlı bakışlara suskunlukla karşılık veriyordu.

Gönül, iri karnını hoplata hoplata kocasının ya-lîina geldi. Elindeki su kovasını, yorgunluğunu ifade eden bir «Huh!…» sesiyle yere bıraktı. Adem içinde olduğu düşüncelerden öfkeyle sıyrıldı. Karısına döndü:

«Ola kemre yeyenin gahpası. O gamınla ne halt etmeye suya gettin. Ola eşek gafalı, beyinsiz garı. Ola bağa desen de suyu ben daşısam olmaz mı?»

Gönül için için hoşnut oldu. Öfkeli de olsa bu sözlerin ardındaki sevgi dolu yürekten emindi.
«Bişe olmaz.» dedi.
Âdem daha da köpürdü.
«Neye bişe olmaz. Ah bi olsa!… Ola ben seni gıtır gıtır kesmez miyem? Rezil olmağdan ise Allah’ıma kitabıma keserem.»
«Ey, ey!… Kesersin. Ağnadık. Biz sankim onun gadder düşünmirih. Sankim garnımızdakini gumanda etmesini bilmirih.»

Kocasına aldırmadan kovayı özenlice kaldırıp, eve doğru yürüdü.

Oturduğu taş kıçını üşütmüştü Adem’in. Tınmadı. Şöyle bir kaykıldı o kadar. Gözü yavaşça uzaklaşan karısına takıldı. Boylu, alımlı bir kadındı. «Şu dünyada şansım bi garıdan yaver gitti» diye düşündü. Uzun, etli bacaklarını, entarisinden taşan dolgun kalçalarını çıplak hayal etti. İçi önüne geçilmez bîr istek seliyle coşup, aktı. Göğüslerini, her bir yerini bir film şeriti gibi aklından geçirdi. Gizlice yaklaşıp da karısına sarılmak isteği doldu içine. Ayağa kalkarken :

«Hay kafa!… Gözüm amma da garardı. Garıda yatacak hal mı var yav?… Tüh, tüh!… Nasıl da unut-muşam. Tüh Allah akıl vire!»

Başka kim vardı susuzluğunu giderecek? Çaresiz duygularını gemledi. O kötü düşünceleri aklından silip, attı.

Yürüdü Gönül’ün ardından odaya girdi. Anlamıştı Gönül. Yüzü kızardı. Gözlerini kaçırdı. Kocası tandırın kenarına ilişirken, göz göze gelmemeye çalışarak tandıra bir kaç tezek parçası attı, ateşi harladı.

Evin bacası üzerine toplanmış bir grup çocuk, köyün karşısındaki tepeden aşağıya doğru süzülüp, inen keçi yoluna bakıyorlardı. Yol ilçeye giden en kestirme yoldu. Köye sürekli araba işlemediğinden köylü ulaşımını at, katır ya da eşekle yapmaktaydı. Araba yolu köyün önünden akıp giden ırmağı takip eder, diğer köylere de uğradıktan sonra ilçeye ulaşırdı.

«Geliyor!…» dedi bir çocuk.
«Geliyor!…» diye yineledi yanındakiler. Atlı tepeden aşağıya tozu dumana katarak indi, ırmağı geçti, köye girdi. Evin önündeki kalabalık umutlu bir hareketle canlandı. Âtından inen Âdem’in elinden yuları bir çocuk aldı. Çekti, götürdü.

Dışarıdaki gürültüye Meryem Nine çıktı.Âdem’i görünce sevindi.

«Geldin mi Adem oğlum? Hani dohtur nirede?»
«O ciple geleceh Nine. İlçede bahacağa ağar bi hasta varmış. Bahıp, yola çıkacah. Ben bekleyeme-dîm» ata atladığım gibi geldim nine. Çirişli’den Ebe Hanım gelmiş mi?»
«He oğol. Geldi ama O’da dohtur deyir. Yol na-sın acab? Cip kolaycana geleceh mi dersin?»
«Gelir herhal nine.» Sonra gelmesi gerektiğini düşünerek sesini değiştirdi.
«Gelir nine, gelir. Geleceh, Gelmesi lâzım…»
«İnşallah oğol. Hele sen birez oyalan, ben de Gönül gızıma bahayım. Sen hep meraklanma, dohtur gelene gadder ganamayı, durdursah tamam. Ebe Ha-nım’da dört dönir etrafında. Elinden geleni yapir yav-rucah…»
«Günü değeldi ninem?»
«Takdir oğol, takdir. Olan oldu bi kere. Elden ne gelir?»

Meryem Nine evden içeri girdi. İçeriden telâşlı sesler geliyordu. Âdem, eve girip çıkan kadınların yüzlerine bakarak bir şeyler anlamaya çalıştı. Yüzler donuk ve sessizdi. Çaresizlik içinde evin etrafında dört döndü. Irmak boyu uzayıp giden yola bakmıp durdu. Sigara üzerine sigara yaktı. Hiç bir şey. beynini yiyip, bitiren kara düşüncelerine «dur!» diyemiyordu.

«Doğuma daha iki ay var» derken, bu da nesiydi? «Ağar iş yapma dediydim ona…» diye söylendi, Kızacakken vazgeçti. Olan olmuştu bir kere. Elden ne gelirdi.

Çocuğu falan boş verdi. Gönül’ü kaybetmek korkusu içini bulandırıyordu. Durumu tam değerlendirememekle beraber, iyi olmadığını sezinliyordu. Köyün yarısından çoğunun ebesi olan Meryem Nine’nin yüzünde bile o eski neşe, o canlı sevinç yoktu. Yüzünün katmerlenmiş kıvrımları arasına, ince bir hüzün dalgası çökmüş gibiydi. Orada tüm ümidini yitiren yılgın bir sessizliğin izleri vardı,

«Allah’tan umut kesilmez.» dedi. «Ölüm» onun düşüncelerine uzaktı. Ölümü evine sokmayacaktı. İzin vermeyecekti buna. Doktorsa doktor. Ha geldi, ha gelecek…

Elini gözlerine siper ederek, yol ile göğün birleştiği ufka baktı. Can veren umut gibi bir karaltı aradı. Kulak verdi, uzaktan uzağa gelen bir motor sesi duymaya çalıştı. «Gelecek.» dedi. Rahat edemedi Kalktı bacaya çıktı. Ufka her çıkışında sabırsızlığı artıyordu, gelişigüzel adımlarla bir o yana, bir bu yana dolaşıp duruyordu.

«Gecikir mi?» diye düşündü. İçini ezen bu acı olasılıkla yüreği küt, küt atıyordu. Ruhuna çöreklenen tüm kara bulutları kovarcasına elini iki yana salladı. Son umut bu… «Gecikmesin!…» dedi. «Ne olur Tanrım, gecikmesin, gecikmesin, gecikmesin!…» Gecikmesin sözü ruhunda binlerce kez yankılandı.

Gönül, yatağında kırık bir dal gibi hareketsizdi, Suyunu yitirmişçesine yalnız ve yaşamdan uzak. Bedeninde kalan son yaşam kırıntılarını bırakmama uğ-raşındaydi. Başaramadığını duyumsadı. Sanki uçsuz bucaksız bir uçurumun kenarına asılı kalmıştı. Kollarındaki güç bitmek üzereydi. Son bir çırpınışla eline geçirdiği ince dal parçası da yavaş yavaş bel veriyor, bedeni uçsuz bucaksız bir kuyuyu andıran o karanlıklar içine doğru kayıp, gidiyordu.

Sonra tatlı bir ses uzaklardan ince bir ışık gibi süzülüp, yaklaşıyor ve tatlı bir müzik nağmesi halinde kulaklarına şu sözleri söylüyordu :

«Sık dişini! Ha gayret. Az daha, az daha!…»

Gönül, yeni bir güçle canlanıyor ve gözlerini perdeleyen o uçsuz bucaksız gece bu sesle aralanıp, aydınlanıyordu. Bu ışık içinden değişik hayaller Deliriyordu. Düşlerinin dünyasıydı bu… Düşlerini perdeleyen sisler birer birer dağılıveriyordu. Bir ses geliyordu hayallerin arkasından.

Bir bebek ağlıyordu az ileride. Gönül’ün göğüsleri sancıyor. Göğüsleri sancıyorsa bebek altını kir-letmemiştir. Bu ağlama başka türlü bir ağlama. Gönül’ün göğüsleri sancıyorsa bebek aç demektir. Bebek doya doya emecek. Bebek emecek ve büyüyecek… Çatlayan tohum gibi dal verecek, budaklanıp, başı göğe değecek.

Göğüsleri sancıyor. Göğüsleri domur domur süt dolu. Can dolu.
Elleri aceleci. Tatlı bir heyecanla uzanıp, bebeği kucağına alıyor. Yüreğinde alazlanan ateş, tüm vücudunu yakıp, kavuruyor. Mutluluk bu olsa gerek…

Çocuk sabırsız. Çocuk aç. Ağzı ateş pembesi. ŞıpırtıJı seslerle annesinin göğsüne saldırıyor. Elleriyle dokunarak aranıyor. Aradığını biliyor aslında. Yanağına değen yumuşaklığın aradığı olduğunu duyumsuyor,

Gönül sarhoş. Gönül mutlulukla kendinden geçmiş. Üç etek entarisinin göğsüne doğru inen düğmelerini aceleyle açıyor. Çocuk ağzına dolan hayat suyunun coşkunluğuyla memeye saldırıyor. Bütün mutluluklara bir anda sahip olmanın en sabırsız çabasıyla emiyor, emiyor…

Sonra asılı olduğu dala dönüyor Gönül. Göğüsleri tatlı bir boşalışm güzelliği ile sakin. Çocuğun gölleri doygunluğun verdiği rahatlıkla yavaşça kapanıyor. Çocuk ağzında dünyanın en güzel memesiyle uyuyor.

Dişsiz damağında hapsettiği bu sevgi yumağının ortak mutluluğunu paylaşıyorlar. Asılı olduğu dal yavaş yavaş bel veriyor. Gö-nül’ün elleri yapış yapış ter içinde. Elleri güçsüz. Elleri başka dünyaların sarhoşluğuyla suskun. Gönül, ellerinden ayrılmış bir kez. Ne ellerini ne tutunduğu dalı düşünüyor. Tatlı bir düş içinde. Tam yirmi beş yıl düşlerini süsleyen yaşam biçiminin en güzeliyle iç içe. Dünyaya kulaklarını tıkamış.

Çocuk göğüsleri üzerinde mışıl mışıl uyuyor. Elleriyle bebeğini okşuyor. Gönül, bitimsiz bir uykunun eşiğinde.

Gönül, yatağında kırık bir dal gibi hareketsiz yatıyor…

Adem, sigarasının dudaklarına değen ateşiyle yeni sigarasını yaktı. Köyün karşısında ırmağı takip ederek kıvrılıp, giden yola bitmez bir inatla göz gezdirdi. Yol ile gökyüzünün kucaklaştıkları noktada bir karaltı belirmişti. Heyecanla fırladı. Güneşin altın ışıkları karaltının camlarından yansıyıp, ak bir umut gibi Âdem’in yüreğine saplandı. Tüm karanlıklar üstüne güneş doğdu sandı.

«Geliyor!» dedi sessizce. Düşte gibiydi. Silkine-rek uyandı.
«Geliyor!… Geliyor!… Geliyor!…» diye bağırarak deliler gibi bacadan aşağıya indi.
«Geliyor!…» dedi «Meryem Nine!…»

Meryem Nine’nin gözlerinden süzülen iki damla yaş nice acılara tanık olmuş yüreğini yalayarak, toprağa düştü.

İçeride, inceden inceye bir ağıt sesi yükseliyordu.

Köyün karşı yamacından bir ses yankılandı. Güneşe değdi, alev oldu. Altın ışıkları okulun aydınlık pencerelerinden süzülerek, sınıfa girdi. «Gece duvar gibi karanlıktır!» dedi öğretmen. Işık büyüdü, dal budak sardı, gün oldu. Güller açtı yüzlerinde. Gözleriyle o ışığı izleyip, çocukların mutluluk ezgileriyle uyudukları güzel yarınlara doğru hep birlikte yürüdüler.

Adımları kararlıydı, güçlüydü.

Hakkında Z. Çavuşoğlu

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Allerji

Hava demir gibi. Sabah erken uyandım. Yatağım nispeten sıcak. Yorgandan dışarı değil kafamı, parmağımı çıkarsam …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir