Anasayfa / Genel / UMUTLARA DEĞMEZ KURŞUN (ÖYKÜ )

UMUTLARA DEĞMEZ KURŞUN (ÖYKÜ )

sairKoyu bir karanlıkta yürüyor gibiydi. Ağızsız, gözsüz ve duyma yetisinden sıyrıl­mış. Beyni durmuş, düşünceleri yıkılmış, duyguları buz kesmişti. El yordamıyla araladı içindeki geceyi. Sessizce kendi içine çekildi. Küçük bir kavanozun içinde nefessiz, iki büklüm saatlerce durduğunu duyumsadı. Hiç­bir şey, hiçbir işaret, hiçbir ses, yıkılan o koskoca dünyadan ipuçları vermedi ona. Dü­şüncelerini yok etmek, duygularını bitir­mek uğruna, o ağır. kaygan ve peltemsi sıvı içinde küçülüverip bir nokta, bir zerre ol­mayı düşledi. Kavanoz içinde, elleri, ayakları, başı ve ince bir çizgiden ibaret olan göz­leriyle bir ceninden farkı yoktu. Cenin ?.. Bilinçaltına yerleşmiş bir resim mi ? Bir ya­zının etkile­yen hayali mi yoksa ?.. Yoo, sorunun yanıtı bunlar olamazdı.

” Kavanoz içinde, elleri, ayakları, başı ve ince bir çizgiden ibaret olan gözleri ile cansız, sessiz bir cenin ?..” Şimdi bulanık düşüncelerin demir parmaklıkları içindeki hafızası, bu sorunun çözümü ile ölesiye bir savaşım içindeydi.

Sorunun yanıtını bulamadıkça bunaldı, rahatsızlık duydu. Beyni, sürekli değişen dü­şüncelerin ağırlığı altında ezildikçe, hafı­zası da eski parıltısını yitirir gibiydi. Artık es­kisi gibi her aradığını bıraktığı yerde bu­lamıyordu. Nedensiz bir unutkanlık, karanlık geceler gibi beyninin üzerine çöreklenmişti. Önceleri alabildiğine net olarak algıladığı re­simler, görüntülerini kaybetmiş, isimlerle in­san yüzleri arasındaki bağıntılar yok ol­muş­tu. Her zaman adlarıyla seslendiği insanları görünce adlarını anımsayamamanın utanç ve iç sıkıntısını yaşamaktan bıkmıştı. Bir video kaseti görüntülerinin adını bil­mediği bil­mem hangi manyetik bir akımla aniden zayıf­laması ya da yok olması gibi.

“Kavanozdaki kaygan, peltemsi sıvı içinde, ağzı ve gözleri birbirine paralel ince iki çizgi gibi, cansız ve sessiz bir cenin ?..” Nerden gelip takılıvermişti usuna. İnatçı bir dü­şünce jimnastiğine daldı. Nerdeyse tüm bilgilerini tek tek elden geçirdi. Bir film gibi her bir görüntüyü yeniden izledi. Hepsini netleştirip aralarında ilgiler kurdu. İşe yara­mayan­ları ivedi bir kızgınlıkla ayıkladı.

” Kavanoz içindeki cenin ?..”

” Kavanoz içindeki cenin ?..”

Belki yirmi, otuz kez bu cümleyi yine­ledi durdu. Nihayet aradığı görüntü, alabil­diğine netliğiyle, alabildiğine acı ve hüzün veren gerçekliğiyle, karanlıklara boğulmuş düşün­celeri arasından çıkıp geldi. Acılı yüre­ği bu anımsayışla bir anlık olsun rahatladı, mutlu oldu.

Kitabının basımını yaptırdığı matbaa yolunda rastlamıştı ona. Bir eczanenin cameka­nındaydı. İki ayrı kavanoz içindeydiler. Büyükçe iki ayrı kavanoz. Yüreği bunalarak, midesinde bulantılar duyarak bir süre incele­mişti onları. Birinde kaygan, peltemsi bir sıvı içinde ağzı ve gözleri birer çizgiden ibaret, kim bilir kaçıncı ayında yaşamdan zo­raki ko­partılmış bir cenin vardı. Diğerinde ise rengi donuklaşmış ama yine de o soğuk ve ürküntü veren görünümünden hiçbir şey kaybetme­miş kocaman bir yılan…

Yılanlar ve insanlar…

Öyküleri hep kötülükler üzerineydi yı­lanların. Eskilerin masallarından, bugünün en yeni söylemlerine kadar bu hep böyleydi… Yalan, ikiyüzlülük acı ve ölümdü taşımak zo­runda oldukları ağır yük. İnsanlardan uzakla­ra kaçıp ıssız bir taş dibinde mide sı­zıntısının çaresini düşünen en masum yılanın bile adı ağulanmış ölümdü.

Ya insanlar ?.. Adı sevgi, dostluk ve barış ile anılan insanlar ?.. Güzellikler, iyilik­ler ve ebem kuşağı renkli umutları, hayalleri ile öpücüklerle, gülücüklerle her şeye hük­me­den insanlar ?..

Yılanlar ve İnsanlar…

Öyküleri işte böyleydi. Ak ve karanın, iyi ile kötünün, güzel ile çirkinin irice iki kava­noza sığdırılmış inanılmaz öyküleri… Öykü­leri binlerce yıl öteden böyle yazılmış, böyle çizil­miş, bize de böylesine anlatılmıştı. Ki­min yazdığını, kimin söylediğini hiç düşün­meden, bilinçsiz bir ön yargıyla, hep terazi­nin bir kefesinden yana yüklenmişiz. Hep bir yanda görmüşüz kendimizi. Yanlı olmayı da hak görmüşüz kendimize.

Sahi kimler yazmıştı yılanların ve in­sanların öyküsünü ?.,

Bu gece de düşünceleri karanlıklardan yanaydı. Gökleri kararmış, yıldızları sön­müş, yaşamı nankör bir sessizliğin yalnızlı­ğına bürünmüştü. Ağızsız, dilsiz ve yorgun­du. Yı­lanlardan ve insanlardan sıyrılıverdi düşünceleri. Gerçeğe döndü yine. Acılara, ateşlere ve uykusuzluklara gebe gecelere.

Yine insanlar yoktu sokaklarda. Adım sesleri bir bir sıcak düşlerle dolu evlere ta­şın­mışlardı. Bir gök, bir yer vardı evrende. Bir de kendisi. Söylemleri yalnızlık üstüne­dir hep… Bitmeyen bir şarkı, değişmeyen no­talar ve yalnızca onların duyabileceği sessiz bir müzik.

Hep bu saatlerde yıkılıverirdi içindeki tüm kaleler. Tüm siperler çöker, akıl ve mantık silâhları susardı. Gündüzleri çelik kesen sinirleri, hep bu saatlerde gevşer, laçkalaşır, kendini alabildiğine bırakıverirdi. En kötü güçsüzlük duygusallıktı galiba. Galibası da biraz fazlaydı. Ne zaman kendini duygu­sallığın kollarına bıraksa ölümle karşı karşı­ya kalmanın o ürkünç, o soğuk ve korku dolu huzursuzluğunu yaşardı. Düşünceler buz ke­serdi. Duygular yaşam sevgisinden uzaklaşır bilinmeyen bir yerlere doğru dört nala. uçar giderdi.Hep böylesi anlarda dönek bir hançer olurdu ölümüne düşünceler. Yüreğinin üzeri­ne çöreklenen bu ağır yüke, bir nefes alımı zaman bile bulamadan teslim olurdu.

Yine öyle oldu. Yine sancıdı yüreği. Eski bir ağrılı düşteydi sanki. Acılar silâh ku­şan­mış, en Ölümcül yüzleri, en acımasız yürekleriyle peşindeydiler. Kurşun gibi ağırdı ayakları. Kolları deviniminden sıyrılmış, ses­siz donuk ve güçsüzdü. Kızgın denizlerin tam ortasında sandı kendini. Ateş  denizlerinde nefes alamadan; eli, kolu bağlı, ne yapa­cağını bilemeden çırpındı durdu. Ölümü düşündü binlerce kez. Yandı ama yok olmadı. Ölümü çare bildi ama ölemedi işte… İlk kez o soğuk, o korkunç yüzlü ölüm güzel gö­ründü ona. Yaşamı boyunca hiç bir an böylesine istek duymadı ölüme. Böyle­sine sevgi duymadı böylesine gönül vermedi…

Bir el karanlık geceyi araladı. Işık yüz­lü bir İhtiyar göründü ona. Gözlerinden sevgi ve umut kıvılcımları serpiliyordu dört bir yana. Doğrulup kalkmak istedi oturduğu yer­den. Ama yapamadı. Beyninin içi alt üst oldu. Ölüm geriledi, düşünceler arınıp gizemli bir ışığa boğuldu. Sesi kadife gibi yumuşacık, tatlı ve sevecendi.

“Umutlara değmez kurşun, dedi ışık yüzlü ihtiyar. Bir kuş ölür yürek kafesinde, bir kuş uçar yücelere oğul. Umudunu kaybet­me. Takıl peşine o umut kuşunun. Gör ba­kalım nere uçar, gör bakalım nere gider. De­nemeden ölmek yakışır mı insan olana ? Görmeden, bilmeden kabullenmek var mıdır yaz­gıyı ?..”

İşte böyle dedi ışık yüzlü ihtiyar.Ya da ona mı öyle gelmişti acaba ?.. Uçurumun ucu­na kadar sürüklenmiş bir yaşam kendini boşluğa bırakmadan geriye dönüşün hesabını    mı yapıyordu ?

Her neyse, öyle ya da böyle. Yeniden atmaya başladı yüreği. Yeniden yaşama dön­dü sanki. ” Umutlara değmez kurşun. ” dedi. Ki­taplar, kağıtlar ve kalemler yanındaki seh­panın üzerinde sere serpeydiler. önce bir si­gara yaktı. Dumanını derin derin ciğer­lerine çekti bıraktı. Sonra kağıt ve kaleme sarıldı. İlk dizeler birkaç kalem darbesiyle beyaz kâğıt üzerine dökülmüştü.

 “umutlara değmez kurşun

  bir kuş ölür

ve bir kuş uçar yücelerden

dikilir burçlarına düşüncenin.”

Pek beğenmişti yazdıklarını. Zorladı ama gerisini getiremedi. Hep böyle olurdu za­ten. Ne kadar uğraşsa boş. Söz bitti mi, ilham perilerinde dil susar, ağız mühürlenir, dize­ler eski tılsımını kaybederdi. Yazmak ola­naksızdır dizelerin geri kalanını. Artık kim bilir daha ne zamana tamamlanacaktır bu şi­ir ?..

Televizyonun kısık sesini yükseltti. Ha­berler okunuyordu, kulak verdi: ” Bosna-Hersek’te yaşanan kıyımın on yedi bin kurbanı çocuk…”

On yedi bin çocuk … Acıdan yana, ölümden yana çizilmişti yazgıları. Meyvaya duran çiçeklerin kar vurgununa gelmesi gibi dökülüp gitmişlerdi. Artık toprak üzerinde ilk­baharın muştucusu erik ve badem çiçekle­rinden eser yok. Yürek acılarına tuz bassın anneler. Yürek acılarına tuz bassın babalar. Gözyaşları denizler doldururken çığlıklar gökyüzünü tutarken, hangi mutlu haber unutturacak bu gerçekleri ? O acılı haykırışla­rın hesabını kimler üstlenecek ?

Kör dünya, sağır ve duyarsız dünya, dilsiz ve korkak dünya…

Bir bir kalelerimiz düştü işte. Vuruşa­rak çekilsek neyse. Hem ezildik, hem yara­landık, hem öldük. Ama ölülerin sessizli­ğinde, mezarlıkların suskunluğunda. Hep ge­riye kaç­tık Hep geriye, hep geriye… Kaça kaça, kaçacak yerimiz kalmadı. Ardımız dört duvar, ardımız kör karanlık…

Aydınlıkları darağacına çekti kötüler. Sesleri gür, silâhları güçlü. Çamur ve pislik dolu yürekleriyle dünyayı kana buladılar. Kan ve ölüm kokan en iğrenç yüzleriyle İşte bah­çemizdeler. İşte bir, iki, üç adım sonra da evimizdeler.

Biz sessiz, biz korkak, biz duyarsız… Yürekler kilitli, gözler kör, kulaklar sağır.

Bu düşünceler içinde yine o ışık yüzlü ihtiyarı görür gibi oldu. Bu kez konuşmadı ihti­yar, ama o söylemek istediklerini yüre­ğinde duyumsadı. Yine kağıda ve kaleme sarıldı.

 “bir darağacı kurulur aydınlık düşlere inat

  kan dolu sabahlar kucaklar ölümü

  ve alıcı kuşları ihanetin, leş kargaları

   çöreklenir aydınlıklar üstüne

    sözler sıyrılıp da kınından

dönek bir hançer olur

gök yıkılır, su bulanır ,gün döner

çığlıklar kucaklar ölümü

bir kuşun kanadından

 

bir kuş çırpınır

yankılanır çığlıkları

suskun sahralarda

tüm gözler kör olur

kulaklar sağır

diller korkuya tutsak

diriler gömülür toprağa habire

ölülerin suskunluğunda.”

Spiker haberleri okumaya devam edi­yordu: “… da savaş birinci ayını doldururken ölü sayısı … aştı … tam bir soykırım yaşan­makta.”

Ne kadar da uzaklara kaçmıştı sevgi kuşu. Acılar yaklaştıkça, gözyaşları arttıkça o, uzaklara çok uzaklara uçmasını sürdürü­yordu işte.

Haberin tam orta yerinde ” kurşun adres sormaz ” diyordu kurşun yürekli biri.  Kurşun­lara yol veriyordu binler. Yüz binlerin, mil­yonların haykırışları, tetik yürekli, namlu gözlü, dinamit beyinli insanların gürültüleri arasında yitip gidiyordu.

Ateş almaya hazır barut gibiydi insan­lar. Bir kıvılcım tüm sınırları, tüm bağları, tüm engelleri yerle bir edecekti sanki. Bil­mem hangi canlı programda, sunucunun ap­talca söylenmiş bir sözü ile kitleler ayağa kalkmış, televizyon binasının cam çerçevesi alaşağı edilmişti. Ne ilginçti şu insanlar. Sus­mayı ağırbaşlılık, hak aramayı dik başlılık sayan bizim insanımız. Onca adaletsizliğe, onca yoksulluğa, onca yanlışlığa karşın mı­rıldan­maktan öte tepki göstermeyen insan yı­ğınları bir anda alev almış ateşten bir top gibi hedef üzerine yönelmişti.

Spiker haberleri okumaya devam edi­yordu: “… sapık kendisini linç. etmek isteyen hal­kın elinden, güvenlik güçleri tarafından zor kurtarıldı.”, “… köye baskın yapan terö­ristler … va­tandaşımızı öldürdükten sonra kaçtılar.”

Yine içi bunaldı haberlerden. Yine mi­desi bulandı. Öfkeyle televizyonu kapattı.

İnsanları gördükleri sonra yılanlardan nefret etmedi artık. O, içine tiksinti veren korku silindi gitti. Soğukluğu, ona insanlar tarafından yapılan haksızlıkların utanç ate­şinde sımsıcak oldu. Ona dokunmaya hazır­lıklı değildi; ama ilk kez onu uzaklara itmedi. Kaçmadı ondan. Yaşamının tehlikelerle dolu savaşımını düşünüp sempati bile duydu ona. İlk kez düşlerinde yılanlar kovalamadı onu. İlk kez abartılmış, korkunç düşleriyle zehir­lerini vücuduna akıtmak için ayaklarına do­lanmadı yılanlar. Korkulu düşleri si­lindi yılanlardan yana.

Silah seslerinden, kandan ve baruttan yana suçları yoktu yılanların. Evrenin en in­san­cıl nötron bombalarını patlatan, en akıllı roketlerini ölümlerle yükleyip, silâhsız in­sanların üzerlerine gönderenler de onlar değildi. Uzun menzilli silahlarıyla spor niye­tine çoluk çocuk demeden insanları avlayan­ları gördükten sonra yılanlar dost geldi ona. İnsanlığından utandı. Yılanlar ve insanlar üzerine yazılmış öykünün utancını duyumsadı yüreğinin en uzak kö­şelerinde.

Özür dilemek silebilir miydi binlerce yılın ters yüz edilmiş bu yalancı söylemini?..

İnsanlardan korktu bu kez. Yılanlar gözüne dost göründü.

İhtiyar şiiri­nin son dizelerini fısıldadı ona :

” Umutlara değmez kurşun

bir kuş ölür

ve bir kuş uçar yücelerden

dikilir burçlarına düşüncenin

Silahlar gömülür toprağa

yürekler dile    gelir

yıkanır sevginin bengi suyunda.”

 

Sonra çekilip gitti. Bir tutam ışık asılı kaldı karanlık du­varla­rın ötesinde.

 

 

Hakkında Z. Çavuşoğlu

ZEKERİYA ÇAVUŞOĞLU Gümüşhane ilinin Torul ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Trabzon’da tamamladı. Atatürk Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi./ Anadolu Destanı (Şiir), Bir Öpücüğe Barış (Öykü), Gerçekleşen Düş (Masal), Umutlara Değmez Kurşun (Öykü), Sessiz Kalemlerin Öyküsü (Şiir), Gök Yorgan Yer Yatak (Şiir),Türk Dili ve Edebiyatı Bilgileri Kaynak Kitabı, Zamana İliştirilmiş Yazılar, Talya ( şiir), yayınlanmış yapıtları./ Bukalemunlar (özgür yazılar), Güz Yangını(roman), Heceleme(şiir), LYS Edebiyat, Bulmacalarla Edebiyat, basıma hazır yapıtları./ Bir Öpücüğe Barış (Kültür Bakanlığı Öykü Mansiyon Ödülü), Gerçekleşen Düş (İnönü Üniversitesi Masal Yarışması Birincilik Ödülü), Çanakkale Destanı (Çanakkale Turizm ve Tanıtma Derneğinin açtığı yarışmada Jüri Özel Ödülü),1984–1994–1995–1996 yılları öğretmenler arası şiir yarışmaları birinciliği ödüllerini kazandı./ Anadolu Destanı, adlı şiirsel tiyatrosu bestelenerek sahnelendi./ Yine şiirsel tiyatro olarak düzenlediği Çanakkale Destanı, Ata’ya Güzelleme ve Sessiz Kalemlerin Öyküsü sahneye aktarıldı./ 1999 yılında sanata katkılarında dolayı D/AJANS ve Gazi Belediyesi tarafından verilen sanat ödüllerine değer görüldü./ 2013 yılı TRT Çocuk Şarkıları Yarışması’nda, şarkı sözü olarak kaleme aldığı şiir, ilk 10’a girerek finale girmeye hak kazandı./ 2013 Amasya Mihri Hatun Şiir Yarışması’nda ikincilik, 2014 yılında ise mansiyon ödülü kazandı.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

ZAMANA İLİŞTİRİLMİŞ YAZILAR

ŞU SAMSUN’UN EVLERİ–refik baskın “Sanat Sokağı 220 adım. Sanat Sokağı’ndan geçin. Belki burnunuza geçmişten kalan …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir