Anasayfa / Genel / ÂŞIKLIK GELENEĞİ VE SAM­SUNLU ÂŞIK ERDEMLİ İLE BİR SÖYLEŞİ

ÂŞIKLIK GELENEĞİ VE SAM­SUNLU ÂŞIK ERDEMLİ İLE BİR SÖYLEŞİ

 Oğlan doğruldu, ayağa kalktı, çalmak için kılıcının kabzasına yapıştı. Gördü ki elinde ko­puzu var. Bre Kâfir, Dedem Korkut kopuzu hürmetine çalmadım, dedi: Eğer elinde kopuz olmasaydı ağam başı için seni iki parça ederdim, dedi.” Seğrek” hikâyesinden alıntı yaptığımız bu küçük bölüme binlerce yıl yaşayagelmiş tanıdık söyler

Dede Korkut Hikâyeleri, Türk ruhunun, yaşantısının, töresinin aynası gibidir. Onun her sözcüğünde kendinizi bulur, sevinir, yiğitlenir, onunla mutlu olursunuz. Dede Korkut Kitabı’nın” UşunKocaoğlu Seğrek Hi­kayesi’nde,halk şiiri geleneğimizin izlerini gördük. İçten bir yakınlıkla yüreğimiz kabardı, sevgi pınarları çağıldadı, hasretliğimizi giderdik.

Kopuz, yüzlerce, binlerce yıl Türk ruhunun inceliğini ve sanat zevkini Orta Asya’nın kuru bozkırlarında dile getirmiş ulusal bir çalgımızdır. Kutsal saymışızdır onu. Onu çalan kişiyi bağışlamış, kılıç vurmamışız.

Anadolu’ya gelişleri oldukça uzun yıllarını almış. Kopuzlarını da eksik etmemişler yanlarından. Kopuz daha geliştirilmiş, daha yeni düzenleme­lerle biçimlendi­rilerek âşıklarımızın can yoldaşı olmuş, gönüllerindeki sevgi ateşini, en yakıcı yalımlarıyla dile getirmiştir. Kökü binlerce yıl öncesine giden saz ve söz geleneğim­izin günümüzdeki gerçek temsilcileri âşıklardır.

Yazımızda sizlere bu geleneğimizi sürdüren tanınmış, halk âşıklarımızdan ünlü bir adı tanıtacağız. Kars ilinde doğup, çocukluğundan beri Samsun ilini kendine yurt tutmuş üstün yetenekli, bal dilli, Koç Köroğlu sesli bir aşığımız; Âşık Erdemli:

Merhaba Erdemli. yalnız mı geldin yoksa ? Sarıkızı ge­tirmedin mi ?

-Sarıkız olmadan olur mu ? Ben nereye o da oraya. Âşık yârinden, yâreninden ayrılır mı?

İçerde duvara astım. Gerektiğinde sözümüze, sohbetimize ortak olacak tabi.

-Erdemli, seni öncelikle mesleğinle, yetiştiğin çevre ile aile yaşantınla tanıyalım. Daha sonra âşıklık ve şiir üzerine söyleşimizi sürdürürüz.

-Peki. kısaca bahsedeyim.1950’de Kars’ın Göle ilçesinde doğdum. Babam ilkokul öğretmeniydi. Görevi gereği Sam­sun’a taşındık ve yerleştik. Altı yaşından beri de Sam­sun’dayım. Emekli ilkokul öğretmeniyim.

-Peki âşıklık geleneğine nasıl gönül verdin? Önünde sana örnek olabilecek birileri var mıydı?

-Örnek çok yakınımdaydı. rahmetli babam da Türkiye’nin tanınmış halk âşıklarındandı.

Âşık İNANİ. Evimizde saz söz eksik olmazdı. Bu yüzden Türkiye’nin en büyük âşıklarını evimde dinledim. Onları çok yakından tanıdım diyebilirim. Haliyle ben de o havanın içinde gerek ruhen ve gerekse biçim olarak piştim, yoğruldum.

Yani ilk ustan, ilk öğretmenin baban Aşık İnani.

– Evet. Yalnız bu iş, bir duygu, bir yöneliş meselesidir. Yete­nek yoksa ne kadar çalışırsan çalış, ne kadar uğraşırsan uğraş bir şeyler söyleyebilmek çok zor.

– Demek ki ben illa aşık olacağım deyip sıkı bir şekilde çalışmak yeterli olmuyor.

Tabii, dedim ya bir duygu ve yöneliş meselesi. Bu duygu ve istek kaynağı sayesinde şairliğe yönelirsin. Yeteneğin varsa hedefe erersin. Yoksa çabaların bir hevesin tatmini olarak kalır, bir müddet sonra da unutur gidersin. Tanrı “İlmi is­teyene, miükü dilediğime veririm.” demiştir. Bence âşıklık yeteneğini de sonuncuya ekleyebiliriz. Yani Tanrı, âşıklık yeteneğini de dilediği kullarına vermiştir.

-Peki halk âşıklığına ve şiire ilgin ne zaman ve nasıl başladı?

Çok küçük yaşlarda. Sarıkızla da tanışmam o zamana rastlar. (Sarı kız, âşığın bağlamasına verdiği addır.)Babamın şiirlerini ezberler sazımla dile getirmeye çalışırdım. Sarı kıza vurgunluğum derinden oldu. Yakından tanıştıkça onu daha çok sevdim. Dertleştik, söyleştik, seviştik. O, benim duygularımın dili, yüreğimin aynası oldu. O gün bugündür el ele, diz dizeyiz. Sarı kız benim dolmayan dünyamdır. O kadar geniş, o kadar uçsuz bucaksız ki, günlerce, aylarca derdimi döksem, sevgimi, dargınlığımı, her şeyimi ona anlatsam yine de dolmayacak bir dünyamdır o.

Zaten “âşık” sözcüğünde saz ve söz iç içedir. Sen iste­sen de “Sarıkız” senden, sen de ondan ayrı olamazsınız. Bir gün başarılı eserler verebileceğini tahmin ede­biliyor muydun?

-Bu bir ekmeğin pişmesi işine benzer. Fırıncı ekmek verir, hamurun yoğurur, fırınını harlar, ekmeği nar gibi kızartır, satışa sunar. İşte bundan sonra onun görevi bitmiştir. Artık ekmeğin değerini, onu yiyen takdir edecektir.

Ben de bu işte bir fırıncı gibiyim. İçimi döker, duygularımı sazımla dile getiririm. Değer biçmek halkın işidir. Âşıklık geleneğinde başarı denen bir şey yoktur. Daha doğrusu bu iş, ucu bucağı görünmeyen bir denizce büyük ve geniştir. Biz bu denizden damlalar devşirenleriz. Şayet her damla bir başarı sayılacaksa bizim de birkaç damla suyumuz vardır tabii. Ama yine de bunun takdiri halka aittir.

– Şiirlerini nasıl yazarsın? Ne bileyim, daha çok etkilendiğin, duygularının daha coşkun olduğu zaman­lar var mı? Örneğin kimi şairler gece yarısı yataktan fırlayıp, yarı uykuyla yakaladığı dizelerini yazabilmek için güzelim uykularını feda ederlermiş…

-Benim için şiir söylemenin zamanı yoktur. Gece gündüz fark etmez. Uykuda bile söy­leyip, uyandıktan sonra ardını getirdiğim şiirlerim vardır. Ben dünyaya şiir gözüyle bakarım. Duygusal bir yapım vardır. Karıncanın yürüyüşünden, kuşun uçuşundan, rüzgârın uğultusundan hisse kapar, duygulanıp şiirlerimi söylerim. Kendimi hep bir mum gibi görmüşümdür. Bu mumun, ateşlenip yanması lazım. Buna bir sebep lazım ki yansın. Görüştüğüm, şakalaştığım her kişiden bir ses duy­maya çalışırım. Onun söylediği ilginç bir söz ya da hareket beni düşündürür. Ardından bir ışığın varlığını hissederim. Bu ışık bir kıvılcım olup mumu yakar. Yanan mum da etrafını ışığa boğup aydınlatır. İşte böyle, dedim ya, küçük, değişik bir dokunuşla alev alır, şiirimi söylemeye başlarım.

Yani bu işin sence bir zamanı yok. Uykuda, uyanık, okulda, sokakta ya da evde…

-Evet.

-Okul dedim de, öğrencilerin aklıma geldi. Onlardan bahset biraz. Acaba bir halk aşığı öğretmen ile öğrencileri arasındaki uyuşum nasıl oluyor?

-Onlar yarının umududur benim için. Yarının meyve verecek çiçekleridir. Onları yetiştirirken incitmemeye bakarım. Diler­sen onlara seslenişimi şiirle yapayım.

Okumak çok güzel bir iş

Oku yavrum, oku oğlum.

Mutlu olmak için çalış

Oku yavrum, oku oğlum.

 

İşte okul işte kitap,

Sev yurdunu vatana tap

Bugün çalış yarını yap

Oku yavrum, oku oğlum

 

Eksi nerde orda artı,

Bilim dünyasında tartı,

Yaşamanın bir tek şartı

Oku yavrum, oku oğlum.,

 

Atatürk önderin olsun,

Yaşadıkça mutlu kulsun,

İnsanlık adını duysun

Oku yavrum, oku oğlum.

 

Okuyanlar Ay’ı aştı,

Çıkıp uzayı dolaştı.

Bu ERDEMLİ zihnin açtı

Oku yavrum, oku oğlum.

Erdemli, Halk Şairleri genellikle “ümmi” olarak, yani okuma yazması kıt, doğaçtan bir şeyler söyleyen kişiler olarak nitelenir. Sence bu düşünce ne derece doğrudur?

-Tamamen yanlış bir düşünce. Okul görmeyenlerimiz vardır, bu doğru ama aramızda belli bir eğitimden geçmiş kişilerin de varlığını yok sayamayız. Örneğin ben emekli bir öğretmenim. Yani eğitimciyim. Bunu iyi bilmek gerekir. Belli bir kültür bi­rikimine sahip olmayan kişi, yeteneğinin derecesi ne olursa olsun âşık olamaz. Bu kültür birikimini oluşturan bilgilerin kökeni binlerce yıl geçmişlere kadar uzanır. Bu gelenek geçmişten günümüze süzüle süzüle gelmiş, bugünkü şeklini almıştır. Bizler bu geleneğin ve kültürün sürdürücüleriyiz ve bu kültürden nasibimizi almalıyız ki başarılı olalım. Özet ola­rak çoğu halk aşığında mektep medrese diploması yoktur; ama, aşık yine de gayri resmi olan o halk kültüründen nasi­bini almak zorundadır.

 

-Seni şiirlerinde çoğu kez ninenle söyleşirken görüyoruz. Hatta bu şiirlerinden biri Konya Âşıklar Bayramında şiir dalı birincisi oldu galiba.

 

-Evet. Ninem de bu mumu ateşleyenlerden. Onun çalışıp di­dinmesine hayrandım. Öyle güzel duygular içindeydi ki çalışırken. Kutsal bir amaçtı onunkisi. Çocuklarını yetiştirip geleceğe hazırlamak için koca bir ömür vermişti. Pişman mıydı? Yoooo, pişman değildi, aksine mutluydu. Başardığı işten dolayı büyük bir haz duyuyordu. Vücudunun yıpranması, yaşlanıp çökmesi umurunda bile değildi. Zaman geçti eski hareketliliği kay­boldu. Vücuduna ağrılar, sızılar peydahlandı. İşte o zaman eskileri anarak birden “HEY GİDİ GÜNLER” dediğini duyar gibi oldum. Bence o Türk kadınının sembolüydü. O konuşurken tüm çilekeş Türk anneleri konuşur gibiydi. Geçmişe dönüp baktığında çek­tiklerinden mutluluk duyan annelerin ruhuydu onun sözlerinde. Dilersen sözü Hatice Nineye bırakalım.

 

 

 

HEY GİDİ GÜNLER

 

Bu şimdiki yaşlı ben miyim dedim                                    Herkeste bir telaş diller susardı,

Tarlayı gezerken, hey gidi günler.                                   İpini doldu­ran kalkıp asardı,

O anda ömrümü bitecek sandım                                       Bir ağırlık çöker uyku basardı

İşimiz uzarken, hey gidi günler…                                    Tütünü di­zerken, hey gidi günler…

 

Başıma oyalı çember sarardım,                                          Keviği çıkartıp yana koyardım,

Gençliğim var deyip kendim yorardım,                           Çalışmak mutlu­luk, huzur duyardım,

Geleceği düşler hayal kurardım                                          Bir yıllık ömrümü yarı sayardım

Bahçeyi kazarken, hey gidi günler…                                  Hevengi çözer­ken, hey gidi günler…

 

Sabah seherinde kuşlar gibiydim,                                  Tütün sandığında çullar dürüldü

Her şeye yeniden başlar gibiydim,                                 Tütünün iyisi tek tek derildi,

Sıcak bir çorbayı düşler gibiydim                                   Ellerim sarardı, dizim kırıldı

Soğanı ezerken, hey gidi günler…                                    İstifi bozar­ken,hey gidi günler..

 

Umut bir türküydü öyle dilimde,                                    Artık zaman geçti, iyice söndüm,

Sanki çamur mendil, ıslak belimde,                              Hatırıma getirip geçmişe döndüm,

Boynum tutulurdu kazma elimde                                   Böylece gençliğim bir güzel andım

Karığı çizerken,hey gidi günler..                                     ERDEMLİ yazar­ken, hey gidi günler…

 

-Dikkat ettim de her şiirinin bir öyküsü var gibi. Saza dokunmadan önce öykünü anlatıp ardından konu ile il­gili şiirini söylüyorsun.

-Benim her şiirimin temelinde ya ilginç bir kişi, bir söz ya da olay vardır. Hatice Ninem

“Hey gidi günler!”diye ünlendi, yukarıdaki şiiri söyledim. Eh bizde nene çok. Zarife Ninem de kendisini terk edip giden ço­bana kızmış “ Bize bir hırlısı rastlamaz oğul ! ”diye söyle­nince gel de bu söze bir şiir yazma. Sarıkız sağ olsun, o benden he­vesli, dokununca telle­rine aşağıdaki şiir çıkmış oldu.

NE DEMİŞTİ NENEM HATIRLADIN MI ?

Arif meclisine cahil katılmaz

Herkes kendine bey, beylik satılmaz,

Ele akıl verme belki tutulmaz,

 Ne demişti nenem hatırladın mı?

 Bize bir hırlısı rastlamaz oğu

Kayırsan huysuzu belki uslanır.

Senden uzak durur, sana seslenir.

Ne kadar uğraşsan ele yaslanır,

 Ne demişti nenem hatırladın mı?

 Bize bir hırlısı rastlamaz oğul.

Kendi tırnağınla başını kaşı,

Ne ellere taş at, ne de ye taşı.

Çiğ süt emenlerin bilinmez işi,

 Ne demişti nenem hatırladın mı?

 Bize bir hırlısı rastlamaz oğul.

 

Dökülen su geri kabına dolmaz,

Gönül kırılınca değeri kalmaz.

Sana senden iyi başka dost olmaz

Ne demişti nenem hatırladın mı?

Bize bir hırlısı rastlamaz oğul.

 

Kibirli olanın üstüne varma,

Halın sormayanın halını sorma,

Boşuna uğraşıp kendini yorma,

 Ne demişti nenem hatırladın mı?

 Bize bir hırlısı rastlamaz oğul.

 

Fazla yüze gülme dile düşersin,

Hatrın bile kalmaz yalnız yaşarsın,

Dostlar düşman olur sen de şaşarsın

 Ne demişti nenem hatırladın mı?,

 Bize bir hırlısı rastlamaz oğul.

İtibar etme ha saraya köşke,

ERDEMLİ inanma sevgiye aşka,

Kimseye güvenme kendinden başka,

 Ne demişti nenem hatırladın mı?

 Bize bir hırlısı rastlamaz oğul.

-Evet. Sohbetin sonu galiba. Sohbeti yine bir şiirle noktalayalım. Ama benim bildiğim âşık deftere yazmaz, kitaptan okumaz. Gel bu sohbeti doğaçtan söyleyeceğin bir şiir sonuçlasın.

Mademki istedin söz söylememi

Ben diyeyim sen yaz, yaz okusunlar.

Sert ile dokudum yaktım sinemi

Yazıyla resmini çiz okusunlar.

 

Beni bende tanı, özümü bozma

Ben seni bilirim derdimi kazma

Küçücük katreyim uzunca yazma

Tafsilat istemez, öz okusunlar.

 

ERDEMLİ halimle haddim bilirim

Ben de beni arar belki bulurum

Zamanı bilmiyom belki ölürüm

Acele etsinler, tez okusunlar. 

(Erdemli’ye teşekkür etik. Sazı Sarıkız tatlı, sözü hikmet doluydu. Tafsilat istemez dedi, sözü burada kesmek zorunda kaldık. İleride bu geleneği sürdüren diğer halk şairlerinden bahsedeceğimizi söyleyerek söyleşimizi bitirelim.)

Tüm halk şairlerinin şahsında elin, dilin dert görmesin ER­DEMLİ.

Hakkında Z. Çavuşoğlu

ZEKERİYA ÇAVUŞOĞLU Gümüşhane ilinin Torul ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Trabzon’da tamamladı. Atatürk Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi./ Anadolu Destanı (Şiir), Bir Öpücüğe Barış (Öykü), Gerçekleşen Düş (Masal), Umutlara Değmez Kurşun (Öykü), Sessiz Kalemlerin Öyküsü (Şiir), Gök Yorgan Yer Yatak (Şiir),Türk Dili ve Edebiyatı Bilgileri Kaynak Kitabı, Zamana İliştirilmiş Yazılar, Talya ( şiir), yayınlanmış yapıtları./ Bukalemunlar (özgür yazılar), Güz Yangını(roman), Heceleme(şiir), LYS Edebiyat, Bulmacalarla Edebiyat, basıma hazır yapıtları./ Bir Öpücüğe Barış (Kültür Bakanlığı Öykü Mansiyon Ödülü), Gerçekleşen Düş (İnönü Üniversitesi Masal Yarışması Birincilik Ödülü), Çanakkale Destanı (Çanakkale Turizm ve Tanıtma Derneğinin açtığı yarışmada Jüri Özel Ödülü),1984–1994–1995–1996 yılları öğretmenler arası şiir yarışmaları birinciliği ödüllerini kazandı./ Anadolu Destanı, adlı şiirsel tiyatrosu bestelenerek sahnelendi./ Yine şiirsel tiyatro olarak düzenlediği Çanakkale Destanı, Ata’ya Güzelleme ve Sessiz Kalemlerin Öyküsü sahneye aktarıldı./ 1999 yılında sanata katkılarında dolayı D/AJANS ve Gazi Belediyesi tarafından verilen sanat ödüllerine değer görüldü./ 2013 yılı TRT Çocuk Şarkıları Yarışması’nda, şarkı sözü olarak kaleme aldığı şiir, ilk 10’a girerek finale girmeye hak kazandı./ 2013 Amasya Mihri Hatun Şiir Yarışması’nda ikincilik, 2014 yılında ise mansiyon ödülü kazandı.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

ÇİPRAS

Çipras’taki hesaba sarayı da yok bunun/ borcu varmış kasaba bizim kafamız basmaz / Çipras’taki hesaba …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir